Pazartesi günü HDP’nin Adana ve Mersin il binalarına yapılan saldırı AKP’nin savaş konseptinin bir parçasıdır. Bu saldırıları AKP’den bağımsız ele almak çok yanlış bir değerlendirme olur. Saldırıların sorumlusu kesinlikle AKP’dir. Saldırılar iktidar delisi Erdoğan ve hegemonya peşinde koşan AKP’nin savaş politikalarının bir sonucudur. AKP, Ağrı provokasyonu ile neyi amaçladıysa HDP’nin seçim bürolarına ve il binalarına yaptığı saldırılar ile de aynı şeyi amaçlamaktadır.

HDP’ye saldırıların talimatını veren Erdoğan ve AKP’dir. “HDP baraj altında kalırsa süper olur. HDP’nin barajı aşmasını,  demokrasi adına büyük bir tehlike olarak görüyorum” diyen ve bu anlayışı savunan bir AKP, HDP’ye karşı sonucu katliam da dahil her türlü saldırının talimatını vermiş oluyor. Akdoğan, AKP’nin hegemonyasının yıkılmasını, demokratik siyasetin etkili olmasını, demokrasi açısından bir sorun ve tehlike  olarak görüyor. Ultra faşizmi bu kadar açıktan savunan Akdoğan ve partisi, HDP’yi saldırıların hedefi haline getiriyor. 

Erdoğan ve Akdoğan başta olmak üzere AKP’nin bütün yetkilileri HDP’yi zayıflatmanın ve hatta tasfiye etmenin çabası içindeler. Çözüm sürecinin temel aktörlerinden biri olan bir partiyi tasfiye etmeye çalışmak ne anlama geliyor? HDP gibi demokratik legal siyaseti esas alan bir partiyi ortadan kaldırmaya çalışan bir iktidar, PKK ile Kürt sorununu çözebilir mi? Ovada siyaset yapan bir partiyi düşman ilan eden, tasfiye etmek için gözü kara her türlü saldırıyı yapan bir siyasi iktidar, PKK’ye siyaset yapmanın yollarını açabilir mi? 

AKP’nin HDP’ye yaklaşımını çözüm sürecine yaklaşım olarak görmek lazım. Bu yaklaşım AKP’nin çözüm sürecini nasıl araçsallaştırdığını, Önder Apo’nun barış ve demokratik çözüme dönük ortaya koyduğu sınırsız çabaları nasıl istismar ettiğini, hegemonik iktidarı için nasıl rezilce ve alçakça bir siyaset yürüttüğünü çok açık bir biçimde ortaya koyuyor. AKP’nin süreci araçsal ve taktiksel ele alma durumu olmasaydı tam da böyle bir süreçte İmralı’da resmi müzakereleri başlatırdı. Bırakalım müzakereleri şu anda Önder Apo ağır bir tecrit durumunu yaşıyor. 

Bu seçim süreci AKP’yi suçüstü yakalattı. HDP’nin parti olarak seçime girmesi Erdoğan’ı ve AKP’sini savunmasız bıraktı. Yalçın Akdoğan’ın, “HDP barajı aşarsa demokrasi için büyük tehlikedir” sözü, AKP’de somutlaşan faşizmin ve inkarın düzeyini ortaya koyarken, aynı zamanda bu faşizmin seçimlerde zafer kazanması halinde Türkiye’nin başına daha ne büyük belaları getireceğinin de işaretleri oluyor. 

Akdoğan’ın çığırtkan ifadelerinde tamamen deşifre olan ve çöken aldatma-oyalama siyasetinin, neden olduğu büyük bir panik ve saldırganlık vardır. Erdoğan ve Akdoğan’ın yüreğine çöken darbe korkusu esas olarak yaptıklarının yol açtığı sonuçlardan duydukları korkudur. Erdoğan ve AKP Kürt sorununun demokratik çözümünü reddederek, müzakereye gelmeyerek, legal demokratik siyasete saldırarak, IŞİD ile işbirliğini sürdürerek darbe mekaniğini sürekli devrede tutmuştur. HDP’yi baraj altında bırakma çabaları bu darbeci zihniyetin bir sonucudur. Darbenin HDP’nin baraj altında kalmasıyla pratikleşeceği kesindir. Şu anda içinde bulundukları bu panik halleri, mutlak hegemonik iktidar tutkusunun, bu tutkuyu yaratan milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin zehirlediği krizli ve bunalımlı bir zihniyetin, serseri bir ruh halinin sefilâne durumudur.

Türkiye’yi darbeler ülkesi olmaktan çıkaracak tek şey, HDP’nin seçimlerdeki zaferidir. HDP’nin yüksek bir oy oranıyla barajı geçmesi, Erdoğan’ın başkanlık hayallerinin son bulmasına, AKP’nin hegemonyasının yıkılmasına yol açacak   Türkiye’yi büyük bir beladan ve darbeden de kurtaracaktır. 

AKP aynı savaş politikasını Rojava’da da yürütmeye devam ediyor. Bir haftayı aşkın bir zamandır Türkiye’nin Suudi Arabistan ile yaptığı anlaşma, her iki ülkenin IŞİD ve benzeri güçlere destek ittifakı ve Türkiye’nin Suriye’ye girme planları tartışılıyor. Bu tartışmalar içinde Türkiye’nin ABD ile anlaştığı ve Musul müdahalesine dahil olacağı, Irak’ta savaşacağı yarım ağız bir dille ifade ediliyor. Bütün bu tartışmaların içinde Genelkurmay Başkanı Necdet Özel sağlık gerekçesiyle aniden izne ayrılıyor. Ve derken bu kez de ordu içindeki paralel yapı ve ordunun Irak’taki savaşa girmek istemediği yönündeki tartışmalar gündeme oturuyor. 

AKP özellikle son bir yıldır Türkiye’yi büyük bir savaşın içine koydu. AKP’nin ordu ile çelişki ve çatışmasını da bu eksende değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu süreçte Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır” sözlerini de bu tehlikeli planın ana ekseni olarak ele almak lazım. AKP orduyu hem içerde PKK’ye karşı ve hem de dışarda; Rojava’da, Suriye ve Irak’ta Kürtlere, Alevilere, Asuri-Süryanilere, yoksul Araplara karşı savaştırmak istiyor. AKP’nin Suriye BAAS rejimine karşıtlığı, ciddiyetten ve hakikatten uzak sadece demogojik bir söylemdir. 

Erdoğan AKP’si baştan itibaren içinde yer aldığı bölgesel savaşta çok daha aktif rol oynamak için geçmişte ordu ile yaptığı on üç yıllık sözleşmesini yenilemek istiyor. Ordu içinde bu yeni konsepte direnen kesimleri de tasfiye etmeye çalışıyor. Bölge ve dünya gerçeklerini tersinden okuyan AKP içte ve dışta yaratacağı bu büyük kaosla ayakta kalacağının uydurukça hesaplarını yapıyor. Bu hesapları gerçekleştirmek için de kendi kurduğu yeni gladyoyu kullanıyor.    

Erdoğan AKP’si gelmiş geçmiş tüm hükümetlere rahmet okutturacak kadar tehlikeli bir özel savaş hükümetidir. AKP’nin gerçek anlamda bir Türkiye, ülke ve millet kaygısı yoktur. Tüm bu söylemlerin hepsi birer demogojidir, aldatma siyasetinin basit enstrümanlarıdır. AKP’nin tek bir kaygısı var ve o da  hegemonyasını kaybetmekten duyduğu büyük korkudur. Erdoğan ve ulemasının başkanlık sistemini bu kadar fanatikçe savunmasının anlamını da bu noktada aramak gerekiyor. 

Erdoğan’ın ve Akdoğan’ın kafasındaki başkanlık sistemi, Hitler’i mumla aratacak düzeyde zalim, kurumlaşmış dehşet bir faşizm ve diktatörlük modelidir. AKP’nin on üç yıllık iktidarı döneminde faşizmin en zalim yüzünü yansıtan yüzde 10 barajını düşürmemesinin, MGK’yi, YÖK’ü kaldırmamasının ve 12 Eylül faşist anayasasını adeta ağzında sakız gibi çiğneyip fakat ona hiç dokunmamasının, aksine kendi iktidar çıkarları temelinde en iyi bir biçimde kullanmasının nedeni de budur ve adeta saplantı haline getirdiği bu büyük diktatörlük sevdasıdır. % 10 barajını gözü gibi koruyarak bugüne getiren ve bugün de ona tapınan AKP, Evreni cebinden çıkarmıştır. Kenan Evren’in cenaze törenine katılmayarak Evrenciliğini gizlediğini düşünmek, sadece ve sadece göz boyama hesaplarıyla meşgul olan küçük aklının perişan refleksidir. 

Erdoğan, “Milletin Kâbe’si AKP’dir” derken din, iman tanımayan bu faşizan karakterini çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Bayrak gibi mitinglerde dalgalandırılan Müslümanların kutsal Kitabı Kur’an-ı Kerim Erdoğan’ın şahsında AKP’nin sınır tanımaz faşizmini, IŞİD’ciliğini gözler önüne seriyor. Kobanê’de, Rojava’da, Güney Kürdistan’da  Kürtlere karşı savaşan IŞİD’in,  silahların namlusuna Kuran-ı Kerim sayfalarını yapıştırmasının anlamı ne ise Erdoğan’ın Kürdistan mitinglerinde Kuran-ı Kerim’i saygısızca  havada sallamasının anlamı da odur. 

Erdoğan Suudi Arabistan ve Katar ile anlaştı, Suriye’de IŞİD’i, Cephet El Nusra’yı ve Ekrar El Şam’ı destekleme, birleşik bir Fetih ordusu kurma kararı aldı. Erdoğan bu kararla aklınca hem Rojava’daki demokratik özerk yapıyı ortadan kaldırmayı ve hem de Suriye’de hegemonyasını tesis etmeyi amaçlıyor. 

AKP Rojava’daki ve Suriye’deki savaşın en aktif bileşenidir, hatta baş aktörüdür. Erdoğan’ın, “Kobani düştü, düşecek” haykırışı Kürt düşmanlığının sınır tanımaz aymazlığını ortaya koyuyor. Bu aymazlık Türkiye’yi derin bir savaşın içine çekmiştir. Tırlarla Suriye’de IŞİD’e taşınan silahlar AKP’nin Kürtlere karşı savaşı ne düzeyde gözü kara yürüttüğünün somut bir örneğini oluşturuyor. Fakat AKP’nin Kürt düşmanlığı sonucu IŞİD ve El Nusra ile geliştirdiği işbirliği-ittifak ve HDP’yi tasfiye planları eninde sonunda Türkiye’nin başına Hiroşima’nın başına düşen atom bombası gibi düşecektir. Şu anda AKP Türkiye’yi büyük ve tehlikeli bir savaşın içerisine sokmuş durumdadır. Bu gerçekten hareketle Suriye’nin Türkiye’nin Vietnam’ı olacağı tespiti yerinde bir tespit olmakla birlikte,  Türkiye’nin de bir Vietnam olacağı gerçeği yanlış bir tespit olmayacaktır. Bu tespitleri tersine çevirecek tek güç şu anda HDP’dir. Ve HDP’nin seçimlerdeki zaferidir. 


BESÊ HOZAT