O günden beri devlet az gitti-uz gitti, dere tepe düz gitti, nice çöl ve göl, nice dağ-tepe aştı ama... Gele gele “Biz onlardan cumhurbaşkanı bile yaptık, daha ne istiyorlar?”dan, “Bırak bölücü terör örgütünün ağzını sana yapılmayan ne var bunu söyle? Batıda olup da sende olmayan ne var?” noktasına gelebildi. Yani henüz bir arpa boyu yol alınabilmiş değil. Devlet ve devleti yönetenler hala “nato kafa-nato mermer”… Vesayet rejimi denilen şey atla deve değildir. İşte bu iki cümle vesayetin en veciz ve değişmez ifadesidir. Bunu söyleyenlerin beyinleri aynıdır, genleri-kodları-şifreleri aynıdır. Temel amaçları da “Halkın iradesini tanımamak, bu iradeyi ezmektir.” Eşit ve özgür bir ilişkiyi değil, bir tarafın üstünlüğüne dayanan ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, veren-alan, sahip-köle ilişkisini temel alır. Bu nedenle şimdiye kadar yapılan görüşmeler dönüp dolaşıp gelip hep bu noktada tıkanmıştır.
Bugün bir kez daha silahların susması-ateşkes-diyalog konusu gündemdedir. Aslında bu çok da zor değildir. Ama öncelikle tarafların iradesi tanınmalı ve her anlamda eşit bir müzakere süreci başlamalıdır. Bu eşitliğin ilk adımı da Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılarak muhataplarıyla her anlamda eşit düzeye gelmesi olacaktır. Bu olmadan müzakere olmaz. Görüşmelerin-müzakerelerin halka açık olması tercih edilse de, her türlü provokasyona-sabotaja karşı taraflar gizli-dolaylı müzakere yollarına elbette başvurabilirler. Burada sorun biçimden çok yapılan-yapılmak istenen işin özüdür.
Devlet ve AKP ağızlarına sakız ettikleri “bölücülük-terör-silahı bıraksınlar” laflarını hemen bir köşeye bırakmalıdır. Bu sözlerle bir yol alınsaydı şimdiye bütün sorunlar çözülürdü. Kürt halkı tarihini unutmadı. Bütün detaylarıyla yeniden yeniden öğreniyor. Devletin anlaşma vaatlerine inanan Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın hazin sonunu ve son sözlerini her Kürt ezbere biliyor. Durum bu iken AKP’nin “Eli kanlı terör örgütüyle görüşme olmaz” bahanesi tam bir sahtekarlık ve çarpıtmadır. Kürtler 90 senedir kendilerini toplu katliamlarla yok etmeye çalışan, darağaçlarıyla, faili meçhullerle nice evladını katleden eli kanlı devleti iyi tanıyorlar. Sadece AKP dönemindeki katliamlara, katledilen çocuk sayısına bakalım. Yıldönümü yaklaşan Roboskî katliamının faillerinin korunduğunu hatırlayalım. Kürtler bu devlet ve bu AKP ile görüşme ve müzakereye cesaret ediyorlarsa, devlet de zahmet edip Sayın Öcalan, PKK ve KCK ile müzakere etmek zorundadır. Sayın Demirtaş’ın “Sizinle müzakere ederiz ama önce silahları bırakın” ifadesi müzakerenin ruhuna terstir.” sözleri gerçeğin en kısa ifadesidir. Bu aşamada yapılacak ilk iş görüşmelere başlanabilmesi için karşılıklı ateşkes olabilir.
TBMM zeminindeki görüşmelerin başlayabilmesi ve başarılı olması için ise dokunulmazlıkların kaldırılması, BDP’nin kapatılması değil tam tersine farklı görüş ve eğilimlerin TBMM’ye tam olarak yansıması için gerekenler yapılmalıdır. Bu da seçim barajının ve siyasi partiler yasasındaki anti demokratik hükümlerin acilen kaldırılmasını gerektirir.
Değişen dünya ve bölge şartlarında ne kadar risk-engel olursa olsun Kürdistan halkı özgürlüğünü kazanacaktır. Yeni bir Ortadoğu şekillenecekse bu halkların köleliği üzerine olamaz. Zaten bu yenilik değil eskinin bir başka biçimde sürdürülmesi demektir ki mümkün değildir.
AKP ise bu değişim döneminin şartlarını Kürtleri bir kez daha ezmenin fırsatı olarak değerlendirmek istiyor. Bu amaçla son derece gözü kara hamlelerini yapıyor. Ama AKP Diyarbakır İl başkanının sözleri onları uyarmalıdır. İl başkanını görevden almakla gerçekleri değiştiremezsiniz. Kendi il başkanının düşünce özgürlüğünü tanımayan bir AKP lideri bütün halka demokrasi ve özgürlük vaat edebilir mi? Etse de kim inanır?
Kimse kendisini kandırmasın. “Herkese eşitlik-özgürlük ve en geniş demokrasi”den başka çözüm yok. Hala başka çözüm icat etmeye kalkışanlar kendilerini de, halklarını da helak ederler.
Göle su gelene kadar kurbağanın gözü çatlarmış. Ama biz çaresiz kurbağalar değiliz, insanız. Özlemlerimiz, bilincimiz ve umutlarımız dipdiridir. Göle su gelmesini beklemiyoruz. Göle bilinçli çalışmamızla-mücadelemizle su getirmeye çalışıyoruz. Kör kuyularla dolu arazide, kan ter içinde taze su kaynağına ulaşanlar, o suyu göle getirmesini de başaracaklardır.
Çözüm kolay ama...
Türkiye 20 senedir patinaja devam ediyor. Çözüme çok yaklaşıldığı zannedilen 93 baharı çok kısa sürdü. O günden beri her hükümet –her lider kendine göre bir çözüm projesinden söz etse de gerçekte bir şey değişmedi. Devletin “Kara ve Kırmızı kaplı kitapları”ndaki politika körü körüne uygulandı. Bu politika 90 yıllık inkar-imha politikasıydı, aynı politikanın değişik ambalajlarla sürdürülmesiydi. Ama halk o parlak ambalajların içinden neler çıktığını çook gördü, yemiyor, inanmıyor.