Hükümetin yeni yasa önerisiyle,  çözüm sürecinde önemli bir aşamaya geçilmiştir. Bunun önemini kavramadan yapılacak yüzeysel tartışmalar, eleştiriler-suçlamalar havada kalacak ve havanda su dövmekten öte geçmeyecektir.

Şimdiye kadar, her türlü muhalefeti her yöntemle ezme, susturma, kan kusturma ve betonlama dışında bir yöntem bilmeyen bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız. İlk defa bu yasayla, Kürt siyasi hareketiyle görüşmeler, müzakereler  meşrulaşacaktır.  Görüşmeler artık Başbakana bağlı devlet memurları tarafından gayri resmi olarak değil, bizzat TBMM kararıyla hükümet tarafından yapılacaktır.
İkincisi, bunun bir devlet politikası olduğu yasa gerekçesinde açık olarak ifade edilmiştir. Zaten aksi mümkün değildi. Türkiye’de, ne AKP ne de başka bir parti böylesine önemli ve ağır bir sorunun çözümünde kendi kafasına eseni yapamaz. Zaten süreç en başta da devlet içinde verilen ortaklaşa bir kararla başlamıştır, her MGK toplantısında ele alınmıştır.
Hükümetin sunduğu yasa teklifi “Terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” adını taşıyor. İçeriğinde de eleştirilecek birçok nokta var. Her ne kadar yasanın adı bile eski savaş diliyle ve umut kırıcı olsa da içeriğine, eski deyişle “Zarfa değil mazrufa” ve işlevine bakmak gerekiyor. Süreç ilerledikçe hükümetin-devletin bu kemikleşmiş dili de düzelecektir. Yoksa çözüm olmaz.
Dünya ve bölge hızla değişiyor. Soğuk savaş dönemi sona ereli yirmi seneyi geçti. Soğuk savaş dengelerine dayalı dünya düzeni yıkıldı. Hala daha soğuk savaş dönemi politikalarını sürdürmek isteyenlerin hiç bir şansı kalmadı.
“Emperyalistler bölgeyi paylaşıyor” diyerek statükoyu sürdüreceğini zannedenler yanılıyor. Emperyalistlerin bölgeyi paylaşma ve kendi çıkarlarına göre düzenleme niyetleri herkesin bildiği sırlardandır. Ama bir de bölgenin ezilen halklarının yüz yıldır bastırılmış özgürlük çığlıkları vardır. Artık bu çığlıklar bastırılamıyor, bastırılamayacak.
Yüz yıldır var olan statükoyu halklar özgür iradeleriyle mi belirledi? Hayır.
Birinci Emperyalist Paylaşım savaşının galipleri olan Fransa ve İngiltere, bölgeyi cetvel kalemle bölüp paylaştılar. Arap coğrafyası yirmiden fazla devlete bölündü. Her birinin başına bir uşaklarını tayin ettiler. Önceden ikiye bölünmüş olan Kürdistan dörde bölündü, paylaşıldı. Bölge halklar hapishanesine döndü. Her türlü itiraz kanla bastırıldı.
Arap baharıyla birlikte halkların itirazı yeniden güç kazandı. Arap halklarının güçlü devrimci-demokratik örgütlenmeleri olmadığı için direnişleri saptırıldı, etkisiz hale getirildi. Ama süreç daha bitmiş değil. Arap baharından çok daha gelişmiş ve ileri olan bir Kürdistan baharı yaşanıyor. Bastırılamayan, ezilemeyen Kürdistan Özgürlük Hareketi bütün dünyaya bir çözüm sürecini dayattı. Süreç sadece TC devleti ve bölge devletleriyle değil, dolaylı da olsa bütün dünya devletleriyle sürüyor.
Süreci AKP’nin oyunu ya da aldatmacası, seçim manevrası olarak görmek son derece yanlıştır. Öyle olsa bile artık geri dönüşleri çok zor olur. AKP iktidarı yıkılsa bile yerine gelecek olan hükümetler de bu devlet politikasını sürdürmek zorunda kalacaktır. Elbette AKP ve devlet Kürtlerin tam eşitliğine ve özgürlüğüne dayalı bir çözümü bahşedecek değildir. Önemli olan silahların susması ve barışçı demokratik çözüm ve müzakere yolunun açılmasıdır. Bu da yeni ve kitlesel mücadelenin yükseltilmesiyle başarıya ulaşabilir. Süreç AKP ve devlete güvenerek değil, halkın gücüne güvenerek-dayanarak başladı. AKP ve devlete güvenerek değil, halkın mücadelesine güvenerek başarıya gidecek.
Süreci başlatan Sayın Abdullah Öcalan, paket için “Yasanın Meclis’e gelmesi tarihi bir gelişmedir” diyorsa bunu iyi anlamak gerekiyor.