AKP döneminde yapılan görüşmeler de aynı kısır döngüye takıldı. Son çözüm süreci, geçmiştekilere göre en güçlü ve umut veren yeni bir süreç oldu. Kimse çözüm sürecinin kolaylıkla sonuca ulaşacağını beklemiyordu. Ama kimsenin de başka bir seçeneği yoktu. Bugün de bu sürecin söylenenden daha yavaş gitmesinin tedirginliği yaşanıyor. Çünkü bütün iddialarına rağmen, AKP Hükümeti statükocu kalıpları terk edip çözüm yolunda açıkça adım atmıyor. Sorunu zamana yayıp çürütmeyi ve tasfiyeyi dayatıyor. Bu durum da yarayı kangrenleştiriyor, çözülmez hale getiriyor. Halkların çözüm umudu çürütülürse ortaya çıkan enkazı temizlemek çok daha zor olacaktır.
Sorunun özü demokrasi dışı, tekçi cumhuriyet anlayışıdır. Bu anlayış sadece Kürt halkını değil, tüm farklılıkları baskı altına alıp sindirmeye asimile etmeye dayanır. Cumhuriyetin 90 yıllık tarihi budur. Bunca katliam, askeri darbeler, zulümler hep bu tekçi-anti demokratik cumhuriyeti egemen kılmak için yapılmıştır. Ama açıkça görülüyor ki bu çare değildir.
12 Eylül faşist darbesi bu tekçi anlayışın en son kanlı müdahalesidir. Bu faşist darbe 33. yılında hala lanetle anılıyor. Ama egemen olan sistem de bu rejimin anayasasına dayanıyor. Bütün faşist yasa ve kurumlarıyla bu sistem can çekişmekte olsa da yaşıyor. Can havliyle saldırıyor. Faşist 12 Eylül darbesinin anayasa dediği paçavra bütün gerici-ırkçı zorbalıkların hukuki zeminidir. Bu anayasanın gölgesinde iktidar olanlar, bu anayasaya sığınıp seçim kazananlar demokrasiden söz edemez.
Başbakan son dönemlerde diline sandığı doladı. Anayasa demokratik değilse, seçim ve siyasal parti yasaları demokratik değilse, halkın temel insan hakları anayasa güvencesinde değilse, o rejime demokrasi denemez. O rejimin sandığı da demokrasinin göstergesi değildir. Unutmayalım ki adı cumhuriyet olan nice rejim vardı. Oralarda sandıklardan yüzde yüze yakın oy çıkartan liderler vardı. Şimdi hepsi tarih oldu. Başbakan kızsa da, demokrasi sadece sandık demek değildir. Hele hele yüzde on barajıyla, seçim yasasına dayanan bin bir hileyle halkın oyları gasp ediliyorsa, o hileli bir sandıktır. Yüz otuz bin oy alan Hatip Dicle zindandayken, onun yerine 20 bin oy alan birisini milletvekili tayin etmek demokrasi sahtekarlığıdır, kalpazanlıktır. Sandık, demokratik seçimler sonucunda halkın eğilimlerini tam olarak meclise yansıtmıyorsa bu demokrasi değil, sahtekarlık demektir.
Zaten bugün, 12 Eylül sisteminin ürünü ve mirasçısı olan AKP, bu sistemi ayakta tutmaya çalışmaktadır. Kenan Evren’in açıkça silah zorbalığıyla yaptığını, kozmetik demokrasiyle yapmaya çalışmaktadır. Bunun içindir ki artık sadece Kürtler değil, tüm ezilenler ayaklanmaya başlamıştır. Gezi Parkı direnişiyle kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılan direnişler bunu gösteriyor. Bu direnişleri polis zulmüyle bastırmak ve ezmek olanaksızdır. Halkın özlemleri sistemin çelik cenderesine sığmıyor, bu cendereyi kırıyor. AKP ve ulusalcılar işlerine gelince, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganını çok kullanırlar. Bugün, halklarımızın buna en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemdir. Bu ilkenin gerçekleşmesi herkese, tüm ezilenlere, en geniş ve gerçek demokrasi ile olabilir. Demokrasi olmadan barış, barışçı çözüm olmadan da gerçek bir demokrasi olamaz.
Tüm ezilenler bunun bilinciyle ve özlemiyle ayağa kalkmış bulunuyor. Tüm ezilenlerin ortak mücadelesiyle 12 Eylül sistemi temelinden sarsılıyor. Artık ayakta kalması çok zordur. AKP, bu sistemi ayakta tutmaya çalışmak yerine halkın sesine ve özlemlerine kulak verirse çözüm süreci daha hızlı ilerleyecektir. Çözümsüzlükte inat etmek, inat edenleri de bitirir. Halkların dileği kanlı bir çöküş ve bitiş değil, tüm ezilenlerin özgürlüğüne dayanan yeni bir başlangıçtır. İyi değerlendirilirse bunun bütün şartları vardır.
Çözüm ve demokrasi
‘İnsanlık çözebileceği sorunları önüne koyar.” Türkiye’nin demokrasisiz, güdümlü cumhuriyet rejimi tıkanalı on yıllar oldu. Bu rejime tepki olarak halklarımız on yıllardır direniyor. Kürdistan Özgürlük Hareketinin silahlı direnişi uzun yıllardır sürüyor. Bu birikimlerin sonucu olarak soruna görüşmelerle çözüm bulmak seçeneği masaya geldi. Aslında 1989-93 sürecinden beri gizli-açık, doğrudan ya da dolaylı olarak görüşmeler yapılıyor. Ama her seferinde hem dış güçler hem de devlet içindeki statükocular çözümü engelleyip savaşı dayattı. Ancak dayatılan savaş çözüm olmayınca, yeniden görüşmelere dönüldü.