Şehir ve kasaba yerelleri, mahalli örgütlenmeler, meclisler ne kadar güçlü olursa, devlet o kadar güçsüzleşir. Bu, devlet organlarına, merkezi yönetim mekanizmalarına daha fazla insan seçmekten çok daha faydalı bir iş.

Babamın “özgürlükçü belediyecilik“ veya „komünalizm“ ve Abdullah Öcalan’ın da “demokratik konfederalizm“ olarak adlandırdığı şey. İşte bu iktidarı devletten geri almayı hedefleyen türde bir siyaset. Çünkü geleneksel siyaset işe yaramadı.

 

SERAP ŞEN / FRANKFURT

 

Gazeteci, yazar ve editör Debie Bookchin ile kapitalizm krizi, yerel örgütlenmeler, öne çıkan-çıkması gereken siyaset türünün ne olması gerektiğinden Rojava’ya uzanan geniş yelpazede bir söyleşi gerçekleştirdik. Aynı zamanda ünlü yazar-düşünür Murray Bookchin’in kızı olan Debie Bookchin, esas krizi yerel meclislerin çözeceğinin altını çiziyor. Sol örgütlenme taktiklerini, sol söylemleri mükemmelen taklit eden sağın yükselişiyle ilgili Bookchin, „Bizim farklı yapmamız gereken şey, insanları merkezileşmiş iktidar yapıları organlarına seçmeye odaklı olmamamız lazım. Yapmaya çalışmamız gereken tam da bu merkezileşmiş iktidar odağını ortadan kaldırmak olmalı“ diyor. Devletin içsel olarak şiddete dayandığını ve halkları elden aldığının da altını çizen Bookchin, „Devlet organlarına daha çok insanı sokma mücadelesi verme yerine, belediyeleri güçlendirerek, yerel yönetimleri güçlendirerek, yetkileri devletten aşağıya doğru indirme ve bu belediyeleri konfederasyon haline getirme mücadelesi vermemiz gerekiyor. Solun gitmekte olduğu yerin bu olduğunu düşünüyorum“ diye belirtiyor. „Rojava’nın bize öğreteceği çok şey var“ diyen Bookchin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Kapitalizmin krizi derinleşirken, yerel özyönetim pratikleri bize nasıl fırsatlar sunuyor?

Bu sorunun çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü solda, özellikle de benim en yakından bildiğim ABD ve İngiltere’de, kendimizi iki kutup arasına sıkışmış bulduk. Bir tanesi sokak protestoları, diğeri işte birini meclise seçmek için oy verdiğimiz geleneksel temsil siyaseti. Aslında bir üçüncü taraf da ekleyebiliriz. Kişinin siyasetten tamamen elini ayağın çekmesi, ‘ben artık siyasetle ilgilenmeyeceğim, kooperatifler kuracağım, mahallelerde bakımevleri kuracağım, mültecilerle dayanışacağım’ demesi. Ve bu durumda eksik olan şeyin, bu üçünde de olmayanın, halkın gerçek anlamda yetkilendirilmesi olduğunu düşünüyorum. Bunun ise ancak yerel seviyede, bu işte bahsettiğim tarzda yerel, özyönetimli meclislerle sağlanabileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla yerel meclislerin çok ama çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunlar bizim komşularımızla, topluluğumuzdaki insanlarla yüz yüze konuşmamıza imkan veriyor. Bunlar bizim yalnızca topluluklarımızı daha iyi hale getirmek için neler yapabileceğimize dair stratejiler oluşturmamıza ve yerel topluluklarımızı daha iyi hale getirmek suretiyle de iktidarı merkezden geri alıp nasıl yerele getirebileceğimizi düşünmemize imkan vermekle kalmıyor, aynı zamanda  siyasetin içeriğini de yeni baştan yaratmamıza, tanımlamamıza imkan veriyor.

Siyasetin esasen kendimiz için yaptığımız bir şey olması gerekiyor. ABD ve Avrupa’da ise biz siyaseti başkalarının bizim için yaptığı bir şey sanıyoruz. Bunun sona ermesi lazım çünkü işe yaramadığını gördük. Seçim sandığına gidiyor, oy veriyorsunuz ve oy verdiğiniz kişi inşallah sorumlu davranır diye umuyorsunuz çünkü uzaktaki birine oy veriyorsunuz, kongredeki, meclisteki. Gerçek siyaset bu değil, siyasetin yerel topluluklarda yapılması lazım. Gündelik yaşamın içinde yapılması lazım. Yerel meclisler üzerinden siyasetin ademi merkeziyetçileştirilmesi… İşte meclisler bize bunun imkanını veriyor. Bu yüzden bunun şu an kritik önemde olduğunu düşünüyorum. Üzerinde çalıştığım ve giderek daha fazla yaygınlaşmasını umduğum şey ki yaygınlaşıyor, buna belediyecilik diyoruz, bu tür siyaset Avrupa’da ve ABD’de büyüyor.

Örneklendirebilir misiniz?

Mesela; Barcelona en Comu, biliyorsunuz toplumsal hareketlerden yükseldi. Bu belediyecilik hareketi ve seçilmelerine rağmen, şehir meclisine, belediye meclisine insanları seçmelerine rağmen, hala güçlü bir meclis sistemini işletmeyi sürdürüyorlar. Bu meclislerde farklı mahallelerden insanlar toplanıyor, konuşuyorlar, hayallerini, arzularını dillendiriyorlar ve şehir meclisindeki temsilcilerine iletiyorlar. Şehir meclisindeki insanlar kendilerini temsilciden ziyade delege sayıyorlar. Yani seçilen ve sonra kendine göre kararlar alan biri değil, seçenlerden sorumlu, onların iradesinin tecellisi için çalışan biri. Yalnızca Barcelona’da değil, İspanya’da da böyle yerel mahalli meclisler kurulan başka şehirler de var.

İtalya’da da görüyorsunuz, mesela Bologna’da Coalizione Civica bu türden bir belediyeci siyaset yürütüyor. Babamın „özgürlükçü belediyecilik“ veya „komünalizm“ ve Abdullah Öcalan’ın da „demokratik konfederalizm“ olarak adlandırdığı şey. İşte bu iktidarı devletten geri almayı hedefleyen türde bir siyaset. İşte bu türden bir siyaset ABD’de ve Avrupa’da büyümeye devam ediyor. Çünkü geleneksel siyaset işe yaramadı.

Elbette bunun büyük zorlukları var, mesela en büyük zorluklardan biri Batıda insanların “zamanlarının olmadığını” düşünmesi, zaman bulamaması. “Gidip toplantılarda oturamam” diyorlar, dolayısıyla bu bir sorun. Bu yüzden insanların katılmasını sağlayacak daha fazla yollar bulmalıyız. Sadece toplantıda oturmakla sınırlı kalamaz. Belki de arkadaşlarımızla da bir araya gelmek, akşam yemeği yemek, eğitim toplantısı yapmak, bir kitap okumak, sonra üzerine tartışmak, sonra da böyle başka gruplarla, topluluktaki başka arkadaş gruplarıyla bağ kurmak için konfederasyonlar oluşturmak, bunun için uğraşmak gerekiyor. Radikal siyasetin ABD’de ve Avrupa’da bu yönde ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Aşırı sağın yükselişi ile bu türden siyasetin bağını, yani sistemin krizine şu an yanıt üretir gibi görünen sağa karşı, bu siyasetle nasıl karşı konulabilir…

Evet, bundan 30-40 yıl önce sağ, solun bugün yapması gereken şeyi yaptı. ABD’nin dört bir yanında tüm küçük kasabalara gitti, buralarda örgütlenme çalışmaları yürüttü.

Çay Partisi Hareketi de sanırım böyle örgütlendi?

Aynen. Su komisyonlarına girdiler, okul komisyonlarına girdiler, tüm küçük yerel meclislere girdiler, bu meclislerde adım adım güç biriktirdiler. Aslında yaptıkları şey tam da solun yapması gereken şey. Ama solcular, nedenini bilmiyorum, kitle gösterilerine gitmeyi bir şekilde daha eğlenceli buldular, daha tatmin edici buldular herhalde. Bu demek değil ki gösterilere hiç yer yok bu tür siyasette, tam tersine, bazen gösteriler olmak zorunda, gösteri yapmanın gerektiği durumlar var. Bazen gerçekten sokağa çıkmaya mecburuz, sokağa çıkmamız gerekir. Ama devlet ile sokak arasındaki bu ikiliğin de belediyecilik politikalarıyla kırılması lazım. Sağ bunu yapma konusunda çok başarılı oldu. Bu sayede çok da para toplamayı başardılar. İnsanları çeşitli makamlara seçmek için başarılı para toplama kampanyaları yürüttüler. Bizim farklı yapmamız gereken şey, insanları merkezileşmiş iktidar yapıları organlarına seçmeye odaklı olmamamız lazım. Yapmaya çalışmamız gereken tam da bu merkezileşmiş iktidar odağını ortadan kaldırmak olmalı.

Çünkü devlet, bu merkezi yapı içsel olarak şiddete dayanıyor, haklarımızı elimizden alıyor. Devlet tüm eşitsizliklerin temsilcisidir. Özellikle de kadına yönelik eşitsizliklerin, kadına yönelik şiddetin ardındaki eşitsizliklerin. Toplumun bir bütün olarak acı çekmesine neden olan eşitsizliklerin, toplumsal ilişkileri mahveden hiyerarşilerin, doğa ve çevre ile ilişkilerimizi mahveden eşitsizliklerin ve şiddetin temsilcisidir devlet. Devlet organlarına daha çok insanı sokma mücadelesi verme yerine, belediyeleri güçlendirerek, yerel yönetimleri güçlendirerek, yetkileri devletten aşağıya doğru indirme ve bu belediyeleri konfederasyon haline getirme mücadelesi vermemiz gerekiyor. Solun gitmekte olduğu yerin bu olduğunu düşünüyorum.

Amerika’da bu nasıl bir yere varacak gerçekten heyecanlı görmeyi bekliyorum. Şu an Amerika’da güneyde Mississippi eyaletinde bulunan Jackson’da işbirliğine dayalı, kooperatiflere dayalı bir ekonomi modeli üzerine ama aynı zamanda topluluktaki insanları siyasi olarak güçlendirme üzerinde çalışıyoruz. Trump seçildiğinden bu yana ülkenin dört bir yanından birçok örgütlenmenin ortaya çıktığını görüyoruz. Tabi ki ayrı ayrı bu meseleler üzerine de ortaya çıkıyor. Örneğin göçmenler meselesi. Trump yönetimi altında, göçmenlerin, mültecilerin vs. zulme uğratıldığını görüyoruz. Bunlar sembol meseleler haline geldi. İşte bu örgütlenmeler bu sembol meseleleri alıp bunları insanların zihninde bir araya getirmeye çalışıyorlar, insanları eğitiyorlar. Mesele sadece insanları evlerinden zorla çıkarılmaktan veya sınır dışı edilmekten nasıl koruyacağız meselesi değil, bunların hepsinin birbiriyle alakalı meseleler olduğunu görüyorlar. Ve bunlarla mücadele etmemizin yolu toplum olarak, topluluklar olarak yerel mahalli meclislerde bir araya gelmemiz, yerelde güçlenmemiz, yerelin gücünü artırmamız gerekir.

Bu mücadele tarzının aşırı sağın yükselmesi, faşistleşme süreçlerinin önünü almada rolü ne olabilir? Çünkü sol örgütlenme taktiklerini, sol söylemleri mükemmelen taklit ediyorlar.

Evet, evet, bizden epeyce şey aldılar. Üstelik dilimizi de alıyorlar. Hak diyorlar mesela, yaşam hakkı. Kürtaj karşıtlığını yaşam “hakkı” üzerinden tartışmaya sokuyorlar. Ve bunun esas anlamı kadınların bedenleri üzerindeki kontrol haklarını ellerinden almak oluyor. Dolayısıyla evet, bizden fikirler alıp kendilerine, kendi siyasetlerine alet etme konusunda çok başarılılar. Ve evet, bu sağ dalga merkeziyetçileşmeyi, merkezi iktidarın, devletin güçlenmesini de besliyor. Eğer sağın yükselişi ve merkeziyetçiliği beslemesi konusunda bu türden yerel mücadeleler ne yapabilir diye spesifik öneriler isterseniz, bunun da tek yolu yine yerel mahalli meclislerin güçlendirilmesi olacaktır. Şehir ve kasaba yerelleri, mahalli örgütlenmeler, meclisler ne kadar güçlü olursa, devlet o kadar güçsüzleşir. Yani devlet organlarına, merkezi yönetim mekanizmalarına daha fazla insan seçmekten çok daha faydalı bir iş bu. Yani bu demek değil ki ortada daha iyi bir aday varsa gidip oy vermeyelim, gerçekten de Trump bir felaket yani, keşke Sanders olsaydı.

Örneğin, şimdi Frankfurt’tayız. Bunun burada Frankfurt’ta Batı Alman Yeşiller Partisi ile nasıl yaşandığını görebiliriz. 1980’ler ortasında bir anti parti, bir parti karşıtlığı olarak başladı, çok radikal bir gündemi vardı, ekoloji, ormanı kurtarmak, trafiği değiştirmek... Tamamen anti-otoriteryen. Ardından gelen on yıllar içinde Yeşiller Partisi meclise girdi, ki bence bu hataydı ve kesintiye uğratmaya, değiştirmeye çalıştıkları sistemin parçası haline geldiler. Bence bundan çıkarmamız gereken sonuçlar var. Bu siyaset tarzı, dünya çapında, bir işe yaramıyor. Ve bu zaman alacak olsa bile, belediyecilik siyasetini yapmamız lazım. Yavaş yavaş çalışmalı, özen ve dikkatle, deneyerek, her zaman mükemmel kararları veremeyerek belki ama deneyerek ilerlemeliyiz. Bazen konsensüse ihtiyacımız varmış gibi gelebilir ama aslında çoğunluk oyu yeterlidir. İşte bunları yol boyunca öğrenmemiz gerekiyor. Ama bu öğrenme süreci boyunca da kendimizi baştan yaratıyoruz, yeniden keşfediyoruz, öznelliğimizi, aktörlüğümüzü, özneliğimizi yeniden buluyor ve sahipleniyoruz. Yani bir anlamda yeni insanlar haline geliyoruz.

Bu öğrenme, eğitim sürecinin kritik olduğunu düşünüyorum, bir anlamda başarılı bir belediyecilik siyaseti için kritik. Bu arada bu jineoloji çok önemli ve heyecan verici bulduğum şeylerden biri. Bizim kadınlar olarak yeni insanlar olmamıza, özgür kadınlar olmamıza imkan veriyor, çünkü dünyayı yeniden yorumluyoruz. Ve bu dünyayı yeniden anlama, inceleme pratiği üzerinden aslında bir nevi bizim daha fazla özneleşmemize, kontrolü ele almamıza, toplumu yeni bir vizyonla şekillendirmemize imkan veren bir karakter oluşturma sürecine girmiş oluyoruz.

Zaman algımızı da yeniden değiştirmemiz gerekiyor sanırım, “yavaş yavaş” yapmayı öğrenmemiz gerekiyor?

Çok doğru. Hepimiz sürekli arkamızdan ittiriliyormuş gibi davranıyoruz. Toplum arkamızdan ittiriyormuş gibi. Üret üret üret, sürekli üret… Ve bu tempoda her şeyin alt üst olduğunu düşünüyorum. Fizyolojimiz alt üst, psikolojimiz alt üst, üzerimizdeki bu ağır baskılar, bu gürültülü kent yaşamı ile anksiyete problemleri ile yaşayan insan sayısı… Ve şimdi sürekli endişeli oldukları için ilaç kullanan çocukların sayısındaki artış dikkat çekici. Bu çılgınlık, bunu durdurmamız gerekiyor. Kendi bedenlerimizi, psikolojimizi ve kendi siyasetimizi geri almamız gerekiyor.

Rojava ile ilgili gözlemleriniz üzerinden sorarsam, orası özelinde bu özgürlükçü belediyecilik siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özgün yanları var mı? Ne tür katkıları olabilir?

Rojava konusunda yorum yapmak için en ideal insanın ben olmadığımı söylemeliyim. Çünkü ne yazık ki hiç Rojava’da bulunmadım, çok gitmek isterim ama kimse beni oraya giden delegasyonlardan birine dahil etmedi, davet etmedi maalesef. Umarım bir gün davet edileceğim. Ve böylece çok istediğim gibi gidip kendi gözlerimle görebileceğim. Dolayısıyla birebir tanık olmadığınızda yorumda bulunmak zor.

Öte yandan Rojava sistemi biraz karmaşık. Bir yanda tabandan yükselen meclisler, konseyler var ama bir yandan da üstte bir yapı da var. Dolayısıyla, birebir gözlememiş olduğum için söyleyebileceğim şey, bu iki sistemin bir şekilde - umuyorum ki - birlikte çalışıyor olması ve insanların, toplumların seslerinin duyulduğunu hissetmesi. Öbür yandan da liderlik konumundaki insanların tavsiyelerde bulunması ve bu yukarıdan gelen tavsiyelere, kararlara karşı çıkılabiliyor, tartışılabiliyor olması, bir diyalog olması. Nazan Üstündağ gibi Rojava’ya giden insanlardan bildiğim üzere, bu tür diyaloglar sürekli olmakta. Kesintisiz bir tartışma süreci olduğu, insanların birbirlerinden öğrendiği, fikirleri tartıştığı bir süreç. Umarım konsey sistemi güçlenmeye devam eder. Kararlar giderek artan şekilde yerel seviyeden doğru yapılmaya başlanırsa güzel olur doğrusu.

Ayrıca biliyorum ki Rojava’nın 96 maddelik bir toplumsal sözleşmesi var. Kadın temsilinin seçimle gelen tüm organlarda yüzde 40 olmasını öngörüyor. Bu çok önemli bir şey, Rojava’dan öğrenmemiz ve kendi hareketlerimizde uygulamamız gerek. Bence yüzde 50 olmalı. Barcelona’da da bu var, sanırım İspanya’daki tüm yerel mahalli yönetimci, belediyeci hareketlerde bu yüzde 40 oranında. Bu çok önemli bir başlangıç. Rojava gelişmeye devam edecek ve öyle de olmalı zaten. Unutulmaması gereken nokta tek bir kimsenin, tek bir şahsiyetin devasa bir gücü elinde tutmaması ve siyasetin profesyonelleşmemesi gerektiği. Yani rotasyonlar olmalı, bir pozisyonu 2 seneden uzun tutmamalı insanlar, değişmeliler. Ama bunu zaten yaptılar Rojava’da diye biliyorum. Dolayısıyla bize öğretecekleri çok şey var diye düşünüyorum.

Demokratik konfederalizm ve Rojava pratiği içindeki kadınların tüm dünyadaki kadın mücadeleleri açısından nasıl bir yol sunduğunu düşünüyorsunuz?

Kadınların durumunda bugün hiç olmadığı kadar şiddetli şekilde yaşanan kötüleşme; tüm kadınlar için bir silahlanma çağrısı, birbirleriyle ağlar kurmaya, ilişkiler geliştirmeye, deneyimlerini paylaşmaya, dayanışmaya, uluslararası bir kadın hareketini nasıl kurabileceğimiz üzerine düşünmeye başlama çağrısı aslında. Bunlar enternasyonel meseleler, dolayısıyla enternasyonel ele alınmaları gerekiyor. Rojava bunların öncülüğünü yapmış durumda. Dolayısıyla Rojava’daki kız kardeşlerimizden öğrenmek dünyanın geri kalanındaki kadınlar için inanılmaz önemli.

Bunları yaparken gösteriler de yapacağız ve şu an bir devletler sistemi içinde yaşadığımız için, bazen lobi de yapıyor olacağız. Çünkü biliyorsunuz ABD ve Almanya’nın şu an Erdoğan üzerinde bir nevi gücü var, kriz durumlarında ulaşabildiğimiz herkese, sempati besleyen herkese ulaşmaya çalışacağız ama mutlaka özgürlükçü belediyecilik, yerel mahalli örgütlenme, özyönetim, kendi delegelerimizi seçme, meclisler kurma şeklinde de hareketimizi geliştireceğiz.

İlk başta söylediklerinize geri dönersek, eksik olan halkayı tamamlamak için spesifik önerileriniz neler?

Babam bunu çok vurgulamıştır, ayrıca Abdullah Öcalan da vurguluyor, eğitim inanılmaz önemli. Öğrenmemiz gerekiyor, tarihi okumaya, geçmişin hatalarından kaçınmak için ders çıkarmaya çalışmaya, kendimizi eğitmeye, özgürleştirici olan, hayal gücümüze en iyi kendini ifade olanağı yaratacak, bedenlerimize özünde insan olma imkanı tanıyacak yeni toplumsal oluşumları nasıl oluşturabileceğimizi öğrenmeye belirli miktarda zaman ayırmamız gerekiyor. İşi, emeği, tüm bu şeyleri dönüştürmemiz gerekiyor. Ev içindeki emeği, evin dışında harcanan emeği… Kendimizi bu konularda eğitmek zorundayız, bu da tarihi okumak, tarihi anlamak, birlikte konuşmak, tartışmak demek. Daha önce de söylediğim gibi, babam çalışma grupları yapmanın çok büyük destekçisiydi, tüm hayatım boyunca evimize gelen insanları, okumalar yapmalarını, babamın onlara eğitim verdiğini, herkesin birbirini eğittiğini hatırlıyorum. Bunu hepimizin yapması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla ilk başta söylediğim şeye geri dönerekten, taban örgütlenmelerinin temel olması gerektiğini düşünüyorum. Demokratik siyasetin, eğitimlere, birbirini eğitmeye dayanan siyasetin, prefigüratif siyasetin önemli olduğunu düşünüyorum. Savunduğumuz değerleri önce kendimiz hayata geçirmeye başlamalıyız.

 
 

#MeToo ayrıcalıklar hareketi

 

Bu soruya hem evet hem de hayır cevabı vereceğim. Evet, önemli bir hareketlenme var, #MeToo da öyle oldu ama örgütlü bir harekete dönüştüğünü düşünmüyorum. Maalesef bir yönüyle bu bir “ayrıcalıklar hareketi.” Kendi başlarına gelen saldırıların, cinsel tacizlerin, cinsel saldırıların, hiyerarşik ilişkiler yüzünden, patriyarka yüzünden, kadınlara yönelik çok daha uzun, geniş ve tarihsel ve devlet tarafından dayatılan ve kapitalizmde daha da yoğun olan bir şiddet sürecinin parçası olduğunu keşke daha önce anlayabilseydiler. Gerçek şu ki #MeeToo hareketi bu tür alakalar kurmuyor, meselenin bu yönlerine bakmıyor. Radikalleşebilir mi? Elbette. Elbette büyük bir adım ama tek bir adım. Radikalleşebilirler mi sorusu açık bir soru.

 
 

Debie Bookchin kimdir?

 

Amerikalı sosyalist tarihçi, düşünür, teorisyen ve yazar Murray Bookchin’in kızı olan Debie Bookchin gazeteci, yazar ve editör kimliği ile tanınıyor. Bir dönem Bernie Sanders’in basın sekreterliğini de yapmış olan Bookchin The New York Times, The Boston Globe, The Atlantic, The Nation gibi birçok gazetede ve çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Aynı zamanda eşi olan Jim Schumacher ile birlikte “The Vırus and The Vaccine”-”Virüs ve Aşı” kitabını kaleme aldı.