
Kürt direnişi gelişip siyasi ortamı zorladıkça Kürt sorunu üzerine basın-yayın organlarında tartışmalar yoğunlaşıyor. Kimisi “Kürt sorunu”, kimisi “Terör sorunu” diyor. Kimisi de bu sorunu Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ile birleştiriyor. Ne dense de ülkemizin temel sorunlarının tartışılıyor olması elbette iyi ve önemlidir.
Yaşamımızı zorlayan sorunların tartışılıyor olması elbette iyidir, fakat bunların sadece siyasal ortam zorlandığında yapılması doğru değildir. Bir de sadece tartışma düzeyinde kalıp çözüm aşamasına ulaşmaması zorlayıcı olmaktadır. Dahası bir tekrar ve usandırıcılık ortaya çıkarmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki, sadece zorlanma olduğunda tartışma ile yaşanan çözümsüzlük arasında bağ vardır. Sadece siyasal ortam zorlandığında sorun tartışmaya getirildiği ve tartışmalarda siyasetin yaşadığı zorlanmanın aşılması hedeflendiği için bir türlü sorunun çözüm yolu bulunamamaktadır.
Peki Kürt sorununun çözümünü kimler, niçin engelliyor? Kimlerin engellediğini anlayabilmek için TV ekranlarındaki tartışma programlarına bakmak yeterlidir. Neden sorunun çözülemediğini de bu tartışmalarda ortaya konan görüşler göstermektedir.
Sorunun çözülebilmesi için, her şeyden önce sorunun ortaya doğru ve tam konması gerekiyor. Fakat çok tartışılmasına rağmen, egemen siyaset tarafından Kürt sorunu doğru ve tam bir biçimde ortaya konamıyor. Birinci engel burada ortaya çıkıyor.
Kürt sorununa yaklaşım ve tanımlamada AKP ile CHP ve MHP arasında özünde ciddi bir fark yok. Farklılık söylemde ve biçimde ortaya çıkıyor. Sorunu CHP ve MHP açıkça çarpıtır ve inkar ederken, AKP kapalı ve hileli bir tarzda çarpıtıp inkar etmektedir.
Kürt sorunu ve bundan doğan direnişi bir türlü kendi doğallığı ve içeriği temelinde ortaya konamamaktadır. Aşırı şoven-milliyetçi çevreler Kürt sorununu bile inkar etmektedir. Sorunu Kürt sorunu olarak değil de, “Terör sorunu” veya “PKK sorunu” olarak ortaya koymaktadırlar.
AKP’liler ise, geçmişte “Kürt sorunu” demelerine rağmen, şimdi “Kürt kökenli vatandaşların sorunu” veya “PKK sorunu”, “Terör sorunu” olarak ifade etmektedirler. AKP’nin tutum ve ifadesi gelişen direniş karşısında daha da netleşmiş durumdadır.
Egemen siyasetin Kürt sorununa yaklaşımdaki ortak ve belirgin bir tutum da “PKK ile Kürt sorununu birbirinden özenle ayırma” noktasında ortaya çıkmaktadır. “PKK sorunu ayrı, Kürt sorunu ayrı“ denmektedir. PKK sorunu bir “Terör sorunu” olarak ortaya konup ifade edilirken, her nedense burada ayrım yapan aynı çevreler soruna “Kürt sorunu” demektedirler.
Yani sorun tanımlanırken “Kürt sorunu” değil, bir “Terör sorunu” veya “Kürt vatandaşların sorunu” denmesine rağmen, Kürt sorunu ile PKK’nin birbirinden ayrılmasına çalışılırken “Kürt sorunu” deyimi kullanılmaktadır.
Sorunun varolmasının ve bir türlü çözülememesinin esas nedeni, bu tür gerçeği saptıran ve olguyu ifade etmeyen tanımlar olmaktadır. Çünkü sorunun yukardaki tarzda ortaya konuşu, her şeyden önce olguyu, yani Kürtlerin bir halk olarak varlığını inkar etmektedir.
İkinci olarak, Kürtlerin de bir halk olarak özgür ve demokratik yaşam hakkı bu biçimde reddedilmektedir. Zaten sorunun “Kürt sorunu” olarak tanımlanmamasının esas nedeni budur. Çünkü Kürt halkının varlığı kabul edilse ve Kürt sorunu bu temelde ortaya konsa, o zaman çözüm yolu olarak Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam hakkı kabul edilmek zorunda kalınacaktır.
Üçüncü olarak, PKK direnişine “Terörizm” denmesi ve Kürt sorunundan ısrarla ayrılmaya çalışılması da buna bağlıdır. Yoksa PKK mücadelesine nasıl “Terörizm” denecektir? “Kürt sorunu” kabul edilse, o zaman PKK’ye de “Özgürlük Hareketi” demek gerekecek. Kürt sorunu ile PKK direnişi birbirine işte bu düzeyde bağlı ve iç içedir.
Kürt sorununun çözümündeki ikinci engel ise, sorunu Kürt sorunu olarak görüp bilenlerin bile bunu ifade edememesi ve gerçeği bu biçimde ortaya koyamamasıdır. Bu durumu TV ekranlarındaki birçok tartışmacı da açıkça ifade etmektedir. Çünkü “Kürt sorunu” demek yasaktır ve ağır cezai yaptırım öngörmektedir. Her ne kadar Başbakan Tayyip Erdoğan “İnkarcılık kalktı” dese de, kalkan “Kürt kökenli vatandaş” deyimi üzerindeki yasaktır ve bunu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ifade etmesi önündeki engeldir. Yoksa Kürt gerçeği ve bunun ifade edilmesi üzerindeki yasaklama devam etmektedir.
Böyle olunca, başta ifade ettiğimiz tartışmaların durumu daha iyi anlaşılıyor. Eğer “Kürt sorunu” demek ve bu temelde çözüm aramak yasak ise, o halde daha ne tartışılıyor? Belliki Kürt sorunu üzerine tartışmalar açık değil, tersine ezop diliyle oluyor. Yani Kürdü ve direnişini inkar etmek serbest, bunların varlığını ifade edip sahiplenmek ise yasak! Peki özgür tartışma ortamı nerede? Özgür olmayan bir tartışma nasıl çözüm yolu üretecek? Zaten üretemiyor da!
Burada Kürt sorununun çözümünü kimlerin engellediği de net ortaya çıkıyor. Her ne kadar “Türk toplumu hazır değil” dense de, bu doğru değildir. Aslında hazır olmayan ve engel oluşturanlar Kürt sorununa yukarda belirttiğimiz biçimde yaklaşanlardır. Bunun da birinci olarak mevcut siyasal oligarşi, ikinci olarak da siyasal ve ekonomik oligarşi ile işbirliği yapan medya olduğu açıktır.
Gerçekten de bugün başta Kürt sorunu olmak üzere ülkemizin temel sorunlarının çözümü önünde siyaset kurumu, yani partiler ve meclis engel oluşturmaktadır. Sorunların çözüm kurumu olması gereken siyasal alanın bir çözümsüzlük alanı haline gelmesi ülkemizi en çok zorlayan ve tehlikeler içine sürükleyen durumdur.
Cemil Çiçek başkanlığındaki Meclis’in durumu açıktır. Sorunlar rahatça tartışılamamaktadır bu kurumda. Milletvekilleri “Dokunulmazlığın kaldırılması” ile tehdit edilmektedir. AKP, CHP ve MHP gerçeği de ortadadır. Siyasal çözüm gücü olması gereken partiler, siyasal çözüm önünde engel durumundadır.
Açıkça görülüyor ki, siyaset kurumu tam bir siyasal oligarşi haline gelmiştir. Resmi ideolojiyi esas alıp devlet terörüne icazet veren kurum durumundadır. Ülkemizi sorunlar içinde boğup çıkmaza sokan birinci güç budur. İkinci güç ise, siyasal oligarşinin yardakçısı durumundaki Mehmetçik medyadır. Burada medyanın rolü de küçümsenmemelidir. Üslûbu ve anlayışıyla egemen medya, resmi ideolojiyi dikte eden ve devlet terörüne çanak tutan tehlikeli bir psikolojik savaş aracı durumundadır.
Dolayısıyla akşamları TV ekranlarını dolduran sözde tartışmalar hiçbir çözüm yolu göstermemektedir. Her akşam aynı şeyi tekrarlayan ve çözümsüzlük vaaz eden orta oyununa benzemektedir. Toplumda fazla ilgi ve heyecanla karşılanmamaktadır.
Özgürlükçü ve demokratik güçlerin, aydın, siyasetçi ve medyanın bu gerçekleri görerek, çözümsüzlük ortamında toplumu bunaltan siyaset ve medya oligarşisine karşı daha etkili bir mücadele yürütmesi şarttır.