
Resmi ulus-devletler mevcut sınırlarını halen koruyorken, Demokratik Özerklik sisteminde Kürdistan’ın dört parçası arasında nasıl ve ne düzeyde bir ilişki ağı kurulabilir? Bir konu da Kürtlerin birlikte yaşadığı diğer halk kesimleriyle anlaşmazlıklar ortaya çıkmaz mı?
Şunu söyleyelim ilkin, Demokratik Özerklik ile halklar arasında sorun olmaz. Toplumlar doğal oluşlardır, doğal oluşlarda birbirine saygı vardır, doğanın hiçbir bileşeninde diğerini yok etme, başkasına yaşam hakkı tanımama yoktur. Doğadaki ilişkilenme tarzı daha çok karşılıklı beslenme anlamına gelen simbiyotik ilişkilenme biçimidir. Doğa kendini yok etmez. Toplumlar da öyledir. Anormal olan, doğal olmayan egemenlerdir. Kendi doğalarına uygun gerçekleşen toplumlarda egemenlik de çıkmaz. İşte bu nedenle egemenler toplumun doğal haline müdahalede bulunurlar, onları kendi çıkarları temelinde pek çok açıdan istismar ederler. Halklar arasında yer yer böylesi sorunlar çıkmıştır, çıkar. Ama Kürt halkının kendisini üzerine kurmuş olduğu yaşam felsefesi, mücadele etme tarzı tamamen istismara kapalıdır.
Toplumun özü olan komünal demokratik yaşama bağlıdır. Bu zihniyeti de Demokratik Ulus olarak adlandırıyor. Bu ulus anlayışı sadece etnisiteye dayanmıyor, etnisiteyi yok saymıyor, ama ona aşırı vurgular yaparak milliyetçiliğe de düşmüyor. Ne onu her şeyleştiriyor ne de hiçleştiriyor. Özerk olabilmek için gerekli olandır etnisite, ama aynı zamanda bir diğer gereklilik daha vardır, o da yaşamın kendi doğasına uygun olması gerekliliğidir. Vurguları da buna yönelik yapar daha çok. Bu nedenle Kürtler kendi olma mücadelesini yürütürlerken, asla milliyetçi yaklaşmıyorlar, tersine tüm toplumlar için milliyetçiliğin her türden hastalığını ortadan kaldıracak bir duruş içinde oluyorlar. Bu nedenle toplumlar içinde sorun olmaz, nitekim Kürtlerin gerçekleştirdiği bir halk devrimi olan Rojava’da böylesi bir sorun olmuyor, tersine büyük bir kaynaşma, bir olma hali oluyor.
Devletlere gelince, mevcut durumda devletler bir realite, onları görmezden gelmek olmaz. Ama her şeyi de onlara göre, onların çizdiği sınırlara göre ele almak hiç olmaz. Bizim derdimiz şudur, halklar özerkliklerini kursunlar, halklar Ortadoğu’da sınırları anlamsızlaştırsınlar devletlerin engeller çıkarabilmesi mümkün olmaz. Devletleri böyle ceberut kılan toplumun örgütsüzlüğüdür. Bu nedenle biz bu konuda devletlerin yaklaşımının nasıl olacağını değil de toplumların ne kadar demokratik özerliklerini kuracaklarına bakıyoruz. Tüm toplumsal sorunların çözüm anahtarı olarak Demokratik Ulus ve haliyle Demokratik Özerkliği görüyoruz. Mevcut durumda da Kürtler sömürgeciliğin ve kapitalist modernist güçlerin oluşturduğu soykırım rejiminin sınırlarını anlamsızlaştırmışlardır. Bugün KCK örgütlenmesi herhangi bir parçanın değil, demokratik ulus zihniyetli tüm Kürtlerin toplumsal örgütlülüklerinin ifadesi oluyor.
Devlet kurma amacı taşımayan bir Demokratik Özerklikle, Kürtlerin uluslar arasıalanda, örneğin BM veya AB nezdinde nasıl bir statüsü olabilir? Ya da böyle bir statü amaçlanmalı mıdır?
BM ve AB ulusların bir birlikteliği değil, ulus-devletlerin kurduğu bir birlikteliktir. Yedi bin yıldır gerilemiş, kapitalist modernite döneminde de dibe vurmuş bir gerçeklik yaşatılıyor. Egemenlerin yaptığı tanrılığa soyunmadır. İnsan, toplum mühendisliği tanrısal işlere kalkışmadır. Diller, kimlikler yasaklanıyor, var olan şey yok sayılıyor vb. Elbette ki tüm bunları yapanlar bunlar da olsa, bahsettiğiniz kurumlarda tanınmış olmanın Kürt sorununun çözümü açısından kimi yararları olurdu. Ama niçin tanısınlar ki? Acaba uğraştığımız temel toplumsal sorunların asıl yaratıcıları kim? Acaba kapitalist modernite Ortadoğu’yu kendi doğasında bıraksaydı, devletin, uygarlığın bizzat yaratıcısı olduğu halde Ortadoğu’nun dolayısıyla, Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Farsların ve diğer halkların durumu böyle olur muydu? Sadece buralar da değil, Amerika’da, Afrika’da ve aslında dünyanın tümünde yapılanları biliyoruz. O nedenle de dediğimiz gibi elbette ki bir özeleştiri temelinde Kürtlerin statüsünün tanınması sorunun çözümü için katkı sunardı. Ama asıl arayışında olduğumuz şey gerçekten de toplumun bir formu olan ulusların demokratik temelde dünyasını kurabilmektir, ulus-devletlerin dünyasında yer almak değil.
Kürdistan’ın her parçasında ciddi bir yoksulluk sorunu var. Demokratik Özerk Yönetimler açlık, yoksulluk, barınma hatta sağlık gibi temel ekonomik sorunlara nasıl çözüm getirecek bunun sistemi nasıl oluşturulacak?
Biliyorsunuz Kürdistan büyük tarihçi Gordon Childe’nin ‘insanlık tarihinin en büyük devrimi’ diye nitelendirdiği neolitik devrimin yaratıldığı coğrafya. Bir doğa vergisi olan bu topraklar insanlığı besledi, insanların sayısının artmasını sağladı. İnsanlık bugün bile hala neolitiğin ürünleriyle yaşıyor. Kürdistan bir tarım ve hayvancılık ülkesi. Geleneği de buna uygun. Ama bugün endüstriyalizm hakim kılınmış durumda. Ekonomik sorunlar beslenme sorunudur. Ama bugün doymayan bir insan yaratılmış. Kapitalizm daha fazla satabilmek için doymayan bir toplumsal gerçeklik yarattı, hiç ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaçmış gibi görünen o kadar şey var ki. Tabi bu ihtiyaçları karşılamak için de para gerekiyor, zira bu ihtiyaç malları endüstri ürünü oluyor. Halbuki insanların geçmişte paraları yoktu, ama beslenme, barınma gibi temel sorunları da şimdiki gibi yoktu. Bu nedenle bahsettiğiniz sorunlar egemenler tarafından daha fazla kar amacıyla ortaya çıkarılmış sorunlar. Bunlardan kurtulabilmek için her şeyden önce yapılması gereken zihniyet, bağlantılı olarak algı değişimidir. Beslenme, ihtiyaç, ekonomi, para, tarım, hayvancılık, köy, şehir vb gibi son derece yaşam düzenleyici veya dağıtıcı kavramlar üzerinde kafa yorarak, kesin bir algı değişikliğine gitmek gerekir. Bu sorunlar da dahil tüm sorunların çözümü için öncelikle gerekli olan doğru zihniyet, doğru düşünce. Bu olmazsa doğru iş de çıkmaz. Gerekli olan sadece kapitalistler gibi davranmamak, onların çizdiği sınırlarda gezinmemektir.
Kürdistan’da temel bir sorun da eğitim olarak gözüküyor, Kürtlerin tarih ve kültürüne bağlı bir eğitim sistemi olmadığı gibi yüz yıldır Kürtlüğü inkar eden bir eğitim anlayışı var. Demokratik Özerklikle birlikte Kürtlerin eğitim politikası hangi çerçeveye oturtulacak?
Kürtlüğün inkarı cumhuriyetle başlar. 1925 yılı Kürt soykırımının başladığı yıldır. Ondan önce böylesi bir soykırım politikası yoktur. Kürtlerin her açıdan özerkliğinin tanındığı bir dönemdir. Bu yönüyle o beğenilmeyen Osmanlı ve imparatorluk gerçeği, Türkiye Cumhuriyeti’nden ve ulus-devletten hiç kıyaslanamayacak düzeyde daha esnek ve çokludur. Eğitime gelirsek, bu konu en hassas konudur. Bunun gerekli olup olmaması tartışılacak bir husus değildir. Kendi olmak isteyen, kendi olarak kalmak isteyen Kürtlerin bunu garantiye almalarının tek yolu kendi eğitimlerini bizzat kendilerinin yapmasıdır. Eğitim toplumsal kültürün yeni nesle aktarılmasıdır. Yani kendi varlığını sürdürme anlamına geliyor eğitim. Kendi çocuklarını kendi öz-erkliğine uygun eğitemeyen toplumların kendi olarak kalmaları düşünülemez bile. Yani bu kadar hayatidir, boşuna ‘kırmızı çizgi’ denmiyor. Toplumun en değerli varlıkları olan çocuklarını, dolayısıyla toplumun geleceğini gasp etme arzusundan başka bir şey değildir. Kapitalizm, özelleştirirsek Kürdistan’daki sömürgecilik mevcut eğitim sistemiyle kendini geleceğe taşırıyor, geleceğini garantiye alıyor, toplumun geleceğini ondan çalıyor. Kürtlerin bunu kabul etmesi, kendi eğitimini yapamaması Kürtler açısından yok oluştur.
Devlet okulları Kürtçe eğitim verse, Kürtlerin buna yaklaşımı ne olur?
Öyle sadece Kürtçe dilinde eğitimin verilmesinin kabulü de yetmez. Mevcut okul sistemi kapitalist modernitenin ve sömürgeciliğin sistemidir. Bunu kuranlar egemenlerdir ki bunlar toplum düşmanıdır. Deyim yerindeyse şimdiye kadar Türkçe olan hakaretleri, küfürleri, inkarı bundan sonra Kürtçe okursak daha mı iyi olur? Bizim derdimiz sadece eğitimin hangi dille yapıldığı değildir, en az bunun kadar önemli olan neyin, nasıl verildiğidir de. Biz toplum ve Kürtler olarak egemenlikçi ve soykırımcı sistemin müfredatını esas almak zorunda değiliz. Özcesi onların insanlık açısından utanılası kafalarından çıkan eğitim sistemlerini esas almak zorunda değiliz. Sorun sadece dil sorunu değildir. Zaten mevcut durumda başta olmak üzere Fethullahçılar Kürtçe ile işler yapılıyor. Asimilasyonun bu defa da Kürtçe yapılmasına Kürtler ancak kendi alternatif eğitim sistemlerini kurarak engel olabilir ve kendi olmayı başarabilirler.
Nasıl ki yaşamın her alanına dair devletçi sistemin dışında olmayı esas alıyorsak en çok da eğitim alanında bunu esas alacağız, alıyoruz. Mesela bizim hareket olarak yaptığımız eğitim, bir bütün olarak eğitim sistemimiz hiç mi hiç onlarınkine benzemiyor. Acaba hiç düşünülüyor mu, bu özgürlük hareketi kapitalist modernitenin bu topyekûn saldırısına karşı nasıl ayakta durabiliyor ve nasıl her geçen gün daha da güçleniyor, toplumsallaşıyor? Bunun cevabı eğitim sistemimizdir. Eğitimle biçim alıyoruz, ruhsallık ediniyoruz. Edindiğimiz o yeni ruhsallık bedenimizi yönetiyor ve bizi cesur, iradeli, güçlü ve bilinçli kılıyor. Bu kadar başarılı olduğunu ispatlamış bir eğitim sistemimiz dururken, onların o cahil üretme çiftliklerine dönüşmüş olan okul sistemlerini neden esas alalım ki? Ortada gelişen insanlıktan ziyade sistemin eğitim sistemiyle fethedilen, ele geçirilen bir insanlık gerçeği var. Biz ne buna ortak oluruz ne de kendimizden, ‘xwebûn’dan vazgeçeriz. Sömürgecilik kendisini inkar edebilir mi, kendisini bitirir mi? Onu bitirecek olan biziz, toplumdur. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Kürt halkı, belki de en fazla bu konuda devletten hiç beklemeyecektir. Çünkü eğitim işi toplum işidir, kendi olarak kalma işidir ve bunu bizzat Kürtler ve toplum olarak biz kendimiz yapacağız. Çocuklarımızı, dolayısıyla da geleceğimizi soykırımcı rejime teslim etmeyeceğiz.
Demokratik Özerk Kürdistan’da halkın güvenliği nasıl sağlanacak?
‘Nasıl sağlanacak?’tan öte, nasıl sağlanıyor demek belki daha doğru. Çünkü Demokratik Özerklik olacak olan bir şey değil, olmakta olan bir şey, yaşanmakta olanın kendisi. Kürtlerin soykırım rejimine karşı aldığı nefes bile mücadele ile oluyor ve bu özerk olma içindir. Yani kendi olmak ve kendi kalmak için soykırım rejimine karşı amansız bir mücadele içinde oluyor. Acaba gerçekten de şu an Kürdistan’da halkın güvenliği nasıl sağlanıyor? Hakkında yok etme kararı verilmiş bir halktan bahsediyoruz. Bunlar içi boş laflar veya propagandalar değil. Bakın Kürt çerçileri hakkında halkı şehre bağımlı olmaktan çıkardıkları, para ile alış veriş yapmadıkları ve köylü ile ilişkilerini Kürtçe yaptıkları gerekçesiyle Abidin Özmen’in raporunda bunların kökünü kazıma önerisi yapılıyor ve bu uygulanıyor. Gerçekten de bugün bunlara ne oldu? Nerede eski çerçiler? Şunu demek istiyorum, çerçiyi bile nasıl yok edeceğini bu kadar ince eleyip sık dokuyarak düşünmüş olan bir soykırım rejimine karşı acaba bugün bu halk nasıl yaşıyor? “Muhayyel Kürdistan Burada Meftundur” deyip, Kürtleri ve Kürdistan’ı betonlamadılar mı? Evet, bunları yaptılar. Kürtlerin kökü derinde, neolitikte. Kürtler bu kültürün doğurucusu ve sürdürücüsü. Dolayısıyla hiyerarşik devletçi sistemle özsel bir sorunu yaşıyorlar. Toplum hep direndi, direniyor ama kapitalist modernite icadı soykırım rejimi de bitirmek istedi, istiyor. Dolayısıyla Kürt ve Kürdistan tarihi, bozulmaya, başkalaşmaya, yok olmaya karşı bir öz savunma tarihidir.
Öze dönüş hareketidir
Bugün de özgürlük hareketi tam da bir öz savunma hareketidir. Özgürlük hareketinin her türden edimi öz savunma kapsamındadır. Özgürlük hareketi başta Kürtler olmak üzere tüm toplumsal kesimin, yani toplumun devletçi sisteme karşı öz-ünü savunma hareketidir. Özgürlük Hareketi hiyerarşik devletçi sistemin sadece Kürdistan üzerindeki sömürgeciliğine karşı değildir, onun köküne karşıdır. Kürt egemenliğine de karşıdır, hatta bununla da yetinmiyor kişiye, örgüte sirayet etmiş yönlerine de karşıdır. Bu öz bozma sistemine karşı öze dönüş hareketidir. Dolayısıyla özgürlük hareketinin bugün tepeden tırnağa toplumun özünü savunmaya çalışan, yabancılaşmaya karşı duran bir hareket olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kapitalist modernitenin sistem olarak hareketimize, Önderliğimize ve özgür Kürt’e saldırmasının nedeni bizim de farklı bir sistemi temsil ediyor oluşumuzdur. Biz iktidarcı-devletçi sistemin karşı kutbunu yani toplumu temsil ediyoruz, tüm eksikliklerimize rağmen. Öz-savunmadan da dar anlamda kendi fiziki varlığını korumayı anlamıyoruz. Ruhsallığını, doğasını yitirmiş birer madde yığını olmamak için mücadele ediyoruz. Kendi doğamıza, özümüze uygun kalmak ve yaşamak istiyoruz. Bu çerçevede Kürtler için söylersek, enerjisi ve maddesiyle, ruhu ve bedeniyle Kürt halkının kendi olmasını, kendi kalmasını öz savunma olarak ele alıyoruz. Evrensellikle bağlantılı bir şekilde kendi tekilliğini yaşayabilmeyi öz savunma olarak görüyoruz. Bu nedenle öz-ünü savunma işleri salt askeri yönle ele alınarak daraltılmamalıdır.
Askeri yönü hangi kapsamdadır, Kürtlerin bildik anlamda savunma sistemleri nasıl oluyor ya da olacak?
Şimdi Kürtlerin ulus-devletçi sömürgecilikle bir arada yaşamasının asgari koşulu, bu devletlerin Kürtlerin öz kimliğini ve özgürce yaşama biçimlerini anayasal ve yasal güvence altına almalarıdır. Yani Kürtleri bir toplum ve halk olarak tanımak, ona saygı duymak, Kürtlerin kendi kimlikleri temelinde kendilerini ifade etme ve örgütlenme haklarını tanımalılar. Kürtlerin bunun ötesinde bir şeye rıza gösterme lüksü yoktur. Eğer Kürtler bir halk olarak var olacak ve kalacaksa bu şarttır. Eğer devletler de istikrar içinde yaşamak istiyorlarsa bunu yapmak zorundalar. Mevcut durumda Kürtlerin bir istemi olmasa da maalesef Kürtler devletlerle yaşıyor.
Nasıl bir arada yaşayacaklar?
Savunma işleri bağlamında söylersek, bunu iki açıdan ele almak mümkün. Birincisi dış savunmadır. Dışa karşı ortak savunma olur. Bu zaten hep olmuş olandır, tarih boyunca. Sorun olan ve çözülmesi gereken ise iç savunmadır. Biz toplum olarak iç güvenliğimizi devletlere, egemenlere bırakacak değiliz. Egemenlerin toplumların başına getirdikleri ortada. Toplumu savunmasız bırakarak ne hallere düşürdüklerini tüm tarih gösteriyor. Bunun da ötesinde Kürtlerin durumu çok daha farklı. Soykırım rejimi uyguladığı fiziki soykırımı, her türden baskıyı bu adına ‘güvenlik güçleri’ dedikleri güvenilemeyecek güçlerle yaptılar. Kuramsal olarak da baktığımızda her oluş kendini savunur, başkası tarafından güvenliği alınan varlık, zayıftır. Hiçbir toplumun başkası tarafından güvenliğe alınmaya ihtiyacı yoktur. Bu güvensiz dünyayı bu özden sapmış egemenler yarattılar. En büyük güvence toplumun kendisidir, onun komünal-demokratik yaşamıdır. Ahlaki ve politik duruştur. Dolayısıyla Kürtlerin kendi iç güvenliğini egemenlere özelde de soykırımcı sömürgeciliğe bırakmaları söz konusu bile olamaz. Kürtler kendi iç güvenliklerini kendileri tutacaklardır. Tabi bunun önünde ulus-devletlerce konulmuş çok büyük engeller var. Devletler toplumun kendisi olmasını isterler mi? Bu nedenle ulus-devletlerin kendi yasalarında gerekli değişikleri yaparak Kürtlerin iç güvenliklerini kendilerinin almasının yolunu açmaları gerekir. Eğer bu olursa, şu an farklı pozisyonda olan gerilla güçleri de buna uygun bir değişikliği yaşar.
En güvenlikli yer Rojava
Rojava’daki güvenlik sorunu hangi yönteme göre yapılıyor? Toplum öz savunmayı yeterli uygulayabiliyor mu?
Bakın eğer Kürtler bugün kendilerini, hatta Rojava’daki diğer tüm hakları korumasaydılar, kesinlikle kırımdan geçilirlerdi. Kürtler orada Suriye devletinin sınırları içinde yaşıyorlar. Dolayısıyla düz mantıkla ve devletçi literatürle söylersek, devlet onları da korumalı, güvenliklerini almalıydı. Baas rejiminin Kürtleri inkar eden tutumunu bir yana bırakalım, Kürtleri savunmaya çalışsaydı bile savunamazdı. Çünkü kelin ilacı olsa önce başına sürer misali kendisini bile koruyamıyor, toplumu nasıl koruyacak? Ontolojik olarak toplumlar devletlere karşı korunur, devletler toplumları korumaz. Bugün Ortadoğu’da suç oranının en az olduğu yer Rojava, en güvenlikli yer Rojava, en iradeli, en özgür, en özerk yer Rojava. Bunu yaratan da toplumun yediden yetmişe, kadınıyla erkeğiyle kendi güvenliğini kendisinin alıyor olmasıdır. Orada bir devlet yok, ama en güzel işleyen yer de orası. Rojava vesilesiyle devleti, devletleşmeyi her şeyin dermanı olarak gören yaklaşımlar da yeniden ele alınır belki. Toplumdan ve insandan daha büyük bir güç mü var?
Serhildanların yükseldiği her dönemde metropollerde Kürtlere ve dostlarına karşı saldırılar gelişiyor. Bu alanlarda milliyetçi-ırkçı çevrelerin saldırıları kaynağını nereden alıyor? Bu saldırılar nasıl önlenebilir?
Evet, saldırılar hep oldu, oluyor. Sadece metropollerde de değil, Kürdistan’da da soykırımcı sistemin vurucu güçleri devreye konuldu, konuluyor. Bu saldırıların hiçbiri öyle spontane gelişen saldırılar değil. Soykırım rejiminin planlamaları ve politikaları çerçevesinde olan saldırılar. Gerek Kürdistan’da gerekse Anadolu’da saldırtılanlar sadece ırkçı, milliyetçi çevreler de değil. Örneğin Kürdistan’da daha çok şimdilerde Hüda-Par üzerinden bunu yapıyorlar. Polislerle birlikte yapıyorlar. Kaldı ki kendisi zaten soykırım rejiminin özgür Kürt’e karşı geliştirdiği bir imalat. Şimdi burada anlaşılması gereken devletin sadece görünen yüzüyle değil kendisiyle ilişkisi yokmuş gibi göstermeye çalıştığı kesimler üzerinden de topluma, demokratik çevrelere, Kürtlere saldırıyor oluşudur. Saldırıların soykırım rejimiyle olan doğrudan bağı görülmediğinden, devletten saldırıları engellemesi ve bu saldırganlara karşı toplumu savunması isteniyor. İşte bu en büyük aldanmadır. Saldırtan zaten özel savaş rejimi.
Nasıl ki özel savaş rejimine karşı, onun görünen saldırılarına karşı savunmaya geçiliyorsa, en az onun kadar bu sivil gibi göründüğü halde soykırım rejimiyle direkt bağlantılı saldırılara da en etkili cevap verilmek durumundadır. Kürt ve Kürdistan’ın varlığı öz savunmasız olmaz. Öz savunma da kimden gelirse gelsin her türden saldırıya karşı olur. Bu konuda güneş kadar net, ateş kadar yakıcı olmak gerek.
DİLAN ŞEVAL/BEHDİNAN