
Fakat geçtiğimiz hafta içinde entegre stratejinin çok vahşi ve tehlikeli bir uygulamasıyla yüz yüze geldik. İçlerinde PKK kurucularından Sakine Cansız’ın da yer aldığı üç devrimci Kürt kadını Fransa’nın başkenti Paris’te ateşli silahlarla vurularak katledildi. Son derece profesyonel bir şekilde örgütlenip uygulandığı anlaşılan cinayete ilişkin Fransız makamlarınca henüz aydınlatıcı bir açıklama yapılmış değil.
Tıpkı Roboskî katliamı gibi Paris katliamı da Kürt halkını topyekûn ayağa kaldırdı. Özellikle böyle bir katliamla ürkütülmek istenen Kürt kadınlarının katliama karşı gösterdiği büyük tepki, bu oyunu daha ilk anda bozmak için yeterliydi. Türkiye, Avrupa ve dünyanın demokratik güçleri de bu alçakça katliam karşısında sessiz kalmadı. Özgürlük şehitlerine sahip çıkarak Kürt halkı ve kadınıyla dayanışmasını gösterdi.
Biz de bu kahraman evlatlarının kaybı nedeniyle Kürt halkının ve Kürt kadınlarının acılarını paylaşıyoruz. Diyarbakır Zindan Direnişinin başeğmez kadını Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’i saygıyla anıyor, anılarının halkımızın ve kadınların özgürlük mücadelesinde yaşatılacağını belirtiyoruz.
Doğal olarak geçtiğimiz haftanın gündemini belirleyen olayın Paris katliamı olduğu rahatça anlaşılıyor. Bu olayın önümüzdeki haftaların gündemini belirlemeye ya da en azından etkilemeye devam edeceği görülüyor. Olay neredeyse Kürt sorununun çözümüyle özdeş bir düzeye gelmiş bulunuyor.
Çünkü, olayın Kürt direnişine karşı yürütülen topyekûn saldırının bir parçası olduğu tartışma götürmüyor. Genel kanı, Paris katliamının İmralı’da başlatılan yeni görüşme sürecine karşı bir provokasyon olduğu yönünde, dolayısıyla “Barışa ve çözüme karşı bir komplo” olarak değerlendiriliyor.
Paris katliamı olayı tartışma gündemine de tümüyle oturmuş bulunuyor. Bu noktada bazı AKP yöneticilerinin ve AKP yandaş basınının tutumu dikkat çekici oldu. Özellikle AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in herkesten önce basının önüne çıkıp “Olay örgüt içi hesaplaşmadır” demesi Kürt halkı ve demokratik güçler nezdinde büyük tepkiyle karşılandı.
Bunu bir biçimde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da desteklemesi, dikkatleri PKK’ye karşı savaşı yürüten AKP Hükümeti üzerine çekti. Zaten AKP böyle bir olayın birinci sorumlusu konumundaydı. Hüseyin Çelik’in sanki bilgisi varmış gibi ve telaşla olayı PKK’nin üzerine yıkmak istermiş gibi konuşması AKP şüphesini daha da arttırdı. Kürtler katliamdan AKP’yi sorumlu tutar hale geldi.
Fakat olayın İmralı’da başlayan yeni görüşmelere karşı provokasyon niteliğinde olması ve görüşmeleri de AKP’nin başlatması Kürtlerin bu ithamının anlaşılmasını zorlaştırdı. Çünkü katliamın İmralı görüşmelerini sabote etmeye dönük olduğu genel kanıydı ve AKP de kendi başlattığı girişimi sabote etmek istemezdi.
Şimdi bu zor bulmaca tartışılıyor. Fransız polisinin olayı aydınlatmada gecikmesi bu tür tartışmaları daha da derinleştiriyor ve sürdürüyor. Daha çok tartışılacağa ve görüş ileri sürüleceğe de benziyor. Bazı AKP yöneticilerinin, Hüseyin Çelik’in açıklamalarında ısrar etmesi, olayda AKP şüphesini daha da güçlendiriyor. Burada önemli olan, bu şüphe ile olayın provokatif karakterini bağdaştırabilmektedir.
Kuşkusuz yeterli bilgi olmazsa insan net bir şey belirtemez. Fakat bu olayın arkasında AKP yöneticilerinin olmasıyla olayın İmralı görüşmelerine yönelik provokasyon niteliğinde olması pek bağdaşmaz da değildir. Çünkü bu tür olaylar bir anda yapılamaz, hazırlık ve örgütleme gereklidir. Yine bu tür olayları tek bir istihbarat gücü yapmayabilir, birçok güç iç içe ve birlikte de yapabilir.
Eğer üzeri örtülmezse, büyük ihtimalle görülecektir ki, olay birden çok örgütün ve çıkar şebekesinin işidir. Olayın arkasında derin AKP’nin olması çok güçlü ihtimaldir. Fakat olayı isteyen, kararlaştıran ve yaptıran AKP olurken, büyük ihtimalle olayın zamanını belirleyen ise başka bir güçtür. Bu, NATO Gladiosu olabileceği gibi, bazı Fransız çevreler de olabilir. Böyle bir kirli ortaklık, yukarıda ifade ettiğimiz çelişik durumu da anlaşılır kılmaktadır.
Paris katliamı İmralı görüşmelerini nasıl etkiler? Sabote mi eder, yoksa çözümün önünü mü açar? Kuşkusuz bu sorulara şimdiden net cevap verilemez. Aslında bu soruların tek bir doğru cevabı da yoktur. Katliamın süreç üzerinde nasıl etkide bulunacağı, biraz da sürecin yönetilmesi tarzıyla ve katliamın üzerine gidişle bağlıdır.
İmralı görüşmelerinin barış ve Kürt sorununun çözüm gücü olabilmesi, Paris katliamının etkisinden çok, özellikle AKP’nin görüşmelere ciddi ve samimi yaklaşıp yaklaşmayacağına bağlıdır. Çünkü, görüşmelerin kamuoyuna yansıdığından bu yana AKP yöneticilerinin sarfettiği söz ve davranışlar güven verici değildir. Geniş çevreler AKP’nin samimi yaklaşmadığı kanaatindedir.
Bu nedenle, bir yandan Paris katliamının etkisini tartışırken, diğer yandan da AKP’nin yaklaşımlarını tartışmak ve değerlendirmek gerekir. Gerçekten de AKP yaklaşımları Kürt sorunu açısından çözümleyici midir? AKP, sorunu çözüp barışa ve demokrasiye ulaşmak mı istiyor, yoksa sorunu kullanıp kendi iktidarını güçlendirmeye mi çalışıyor? Kürt sorununu mu çözmeyi hedefliyor, yoksa Kürt direnişini çözmek, böylece Kürt soykırımını sürdürmek mi istiyor? Bu soruların cevabı net değildir.
AKP’nin söz ve davranışları samimi ve çözümleyici gözükmemektedir. Dolayısıyla İmralı görüşmelerini en başta sabote eden AKP’nin bu söz ve davranışlarıdır. Neden? Çünkü AKP, Kürt sorununun çözümünün ilk şartını kabul etmemektedir. Yani Kürt sorununu kabul etmemektedir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözleri çok açıktır. “Benim için Kürt sorunu bitmiştir” demiştir. Her fırsatta sorunun “Terör sorunu” olduğunu söylemektedir. Sorunu doğru tanımlamayan ve kabul etmeyen, o sorunu nasıl çözecek?
AKP’nin Kürt sorunu karşısındaki bu inkarcı tutumu, aslında Kürt varlığı karşısındaki inkarcı tutumundan kaynaklanmaktadır. AKP gerçek anlamda Kürt halkının varlığını kabul etmemekte, örtülü bir inkarcılık yürütmektedir. AKP, Kürtleri bir “Halk”, bir “Ulus” olarak görmemektedir. Kürtler için “Kürt kökenli vatandaşlar” demektedir. Dolayısıyla Kürt sorununu, Kürt halkının varlığı ve demokratik hakları sorunu olarak görmemektedir.
Oysa barışın ve Kürt sorununun çözümünün ilk şartı, Kürtlerin bir ulus olarak varlığını kabul etmek ve Kürt sorununu da bir ulusal sorun olarak görmektir. AKP böyle bir anlayış edinmedikçe asla Kürt sorununun çözüm gücü olamaz. Dolayısıyla da İmralı görüşmeleri önündeki en büyük engel olur.
O halde AKP’den çözüm bekleyenler, öncelikle AKP’den çözümün bu ilk şartına yaklaşımına bakmak ve mümkünse AKP’yi bu ilk şartı kabul eder hale getirmek için çalışmalıdır.