Cizre'den de ölüm haberi geliyor:
TBMM'den ise kanlı sinyaller geliyor. MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu, Kürdistan için şöyle dedi: "O topraklar kanla alınmıştır yine kanla geri alınacaktır."
Neyin nesi bütün bunlar?
Eğer demokratik güçler, "çözüm süreci" adı verilen "görüşmelerin selameti" bakımından taleplerini sürekli "minimize" etmeyi bir "müzakere" yöntemi olarak görürlerse, karşı taraf da bu demokratik güçleri, iyice "minimize" etmek için işte böyle yapar. "Minimize olmamak" için, "İmralı masasındaki" garabete son vermek şart.
Bu garabet, tutuklayan, öldüren ve kan dökmekten söz eden güçlerin karşısında barışı, özgürlüğü ve demokrasiyi savunan insanın "esir" tutulmasıdır.
Kürt kamuoyu ve Kürdistan'ın dostları bu "garabete" "görüşmelerin selameti" adına razı oldukları sürece, Belediyelerdeki halk iradesi de "tutuklanır", halkın çocukları da öldürülür ve Türk Meclisi'nin bir partisinden "kan dökme" kararları da açıklanır.
Siyasi mücadelenin pek çok deneyle kesinleşmiş kanunları var. Bunların başında "maksimalist" ve "minimalist" uçlardan birine yuvarlanmanın siyasette yenilgiye yol açtığı ile ilgili kanundur. "Maksimalist" tutum "ya hep ya hiç" tutumudur. Bu tutumun sahibi, "hedef her şeydir, yürünecek yol hiçbir şey" der. Sonuçta hiçbir zaman "hedefe doğru uzanan yolda yürümeyi öğrenemez." Öğrenemeyince de hiç bir zaman hedefine varamaz. Maksimalizm, gerçekte maksimum minimalizmdir.
"Minimalist" ise, "hedef hiç bir şey, yol her şey" der. Öyle dediği için, "hedefi belirsiz yol çizer", giderek yürüdüğü yolun "kime, nereye, hangi hedefe" çıktığını bilemez hale gelir. O, "yürüyeyim de nereye gidersem gideyim" dediği için, devlet onun ayağının altına, onu cehenneme götürecek" yollar döşer.
Bu "gerçekçi olmayan devrimcilik" ile "devrimci olmayan gerçekçilik" siyasi mücadelede mutlak yenilgiye yol açar.
Bu iki yanlışın alternatifi "devrimci gerçekçiliktir". Devrimci gerçekçi, önce hedefini saptar. Sonra ona giden yolu döşer. Attığı her "minimal" adımla, "maksimum" hedefine doğru yürüdüğünü bilir ve bunu da milyonlara böyle anlatır. Milyonlar, atılan küçücük adımların "değerini", o adımların "değerli" oluşundan değil, asıl "değerli olan hedefe" götürdüğü için benimser.
PKK Önderi ile ilgli izlenen siyasi doğrultunun hedefi "Öcalan'a özgürlüktür".
O hedefe giden yol, "Öcalan'ın şartlarının iyileştirilmesi", "medyayla ilişkilenmesi", birden fazla "heyetle özgürce görüşmesinin" sağlanması, Avukatlarıyla görüşebilmesi, özgürce görüşlerini açıklayabilmesi gibi adımlarla döşenmektedir.
Eğer, "Öcalan'a özgürlük" hedefi, arada sırada akla gelen bir şey olur, usulen dile getirilen bir talep olursa, bu İmralı'daki "görüşmeleri" zayıflatır. "Müzakerede eşit söz, oy, karar" hakkı özünde zedelenir. Öcalan'ın durumu ile hükümetin durumu "eşitlenmedikçe", İmralı "görüşmeleri" amaca ulaşmayacaktır. Eşitsizler arasında "barış" ya olmaz, ya da "haksız ve onursuz barış" olur.
O halde, İmralı görüşmelerine nasıl bakmak gerekir?
Bana kalırsa şöyle: Müzakere sürecinin nasıl bir seyir takip ettiği, PKK Önderi Öcalan'ın bu süreç boyunca durumunun "özgürlüğe" doğru gidip, gitmediğiyle ölçülebilir. Çünkü ancak böylece Kürdistan halkının "her bir somut hakkının" kalıcı mı, yoksa sallantılı mı olduğu ortaya çıkar. Öcalan'ın özgürlüğüne gitmeyen yol, bilelim ki, "PKK'siz ve halk iradesiz çözüm" demektir. Bunun "inkar ve imha" yolundan gitmekten farkı yoktur; Öcalansız, PKK'siz ve halk iradesiz "en büyük kazanım", Öcalanlı, PKK'li, halk iradeli "en küçük kazanımın" yanında sıfır değerdedir.
O nedenle Öcalan'a özgürlük talebi, çözüm sürecinin kilit talebidir.