- Cumhuriyet tarihinde ilk kez, son Kürt isyancıların idamını, sürgününü ya da bütünüyle tasfiyesini değil, belirli koşullar altında siyasal yaşama katılımını düzenleyen bir hukuki çerçeve tartışılıyor.
TUNCAY YILMAZ
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürt isyanları/direnişleri karşısındaki refleksi neredeyse hiç değişmedi. Koçgirî'den Şêx Seîd'e, Agirî'den Dêrsim'e kadar her isyan/direniş, aynı siyasal mantıkla karşılandı: Bastırmak, dağıtmak, tasfiye etmek ve bir daha tekrarlanmasını imkânsız hale getirmek.
Askerî harekâtlar geldi.
İstiklal Mahkemeleri, Divan-ı Harb-i Örfi kuruldu.
İdamlar geldi.
Sürgünler geldi.
İskân politikaları geldi.
Olağanüstü yasalar geldi.
Hiçbir zaman isyanı yürüten siyasal öznenin demokratik siyasal yaşama katılmasını düzenleyen bir hukuki düzenleme gelmedi.
Devlet, önce askeri zaferini ilan etti; hukuk ise o zaferi kalıcılaştırmanın aracı oldu.
Koçgirî bastırıldıktan sonra hukuk konuştu.
Şêx Said idam edildikten sonra Takrir-i Sükûn konuştu.
Agirî dağıtıldıktan sonra iskân politikalarını konuştu.
Dêrsim yakılıp yıkıldıktan sonra Tunceli Kanunu konuştu.
Hukuk, çatışmayı siyasete dönüştürmenin değil, askeri sonucun idari ve hukuki tahkim edilmesinin aracı olarak kullanıldı.
Tam da bu nedenle bugün TBMM'ye sunulan "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi", bütün eksiklerine rağmen Cumhuriyet tarihindeki önceki düzenlemelerden farklı bir yerde duruyor.
Olumsuzlukları
Bu farklılığın nedeni, öncekilerden daha demokratik olması değil. Tam tersine, teklif baştan sona güvenlik bürokrasisinin damgasını taşıyor.
Süreci Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) koordinasyonuna bırakıyor.
Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) değerlendirmesini belirleyici hale getiriyor.
Cumhurbaşkanlığı bünyesinde oluşturulacak kurullara geniş takdir yetkileri veriyor.
Meclis'i ve toplumsal denetimi ise büyük ölçüde sürecin dışına itiyor.
Dünyadaki başarılı barış süreçlerinde gördüğümüz hak temelli geçiş adaleti anlayışından oldukça uzak yani.
Yasanın önemi
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Cumhuriyet tarihinde ilk kez devlet, bastırıp tasfiye edemediği bir Kürt isyanının ardından, o hareketin siyasal kadrolarının belirli koşullar altında demokratik siyasal yaşama katılmasını hukuki bir zemine oturtmaya çalışıyor. Bu noktada yapılabilecek en yanlış değerlendirme, bu değişimi devletin ya da siyasal iktidarın demokratikleşme iradesiyle açıklamaya çalışmak olacaktır.
Cumhuriyet'in egemen bloku kendi isteğiyle bu noktaya gelmedi.
Yarım yüzyılı aşan savaş boyunca denemediği yöntem neredeyse kalmadı.
Olağanüstü hâller ilan edildi.
Köyler boşaltıldı.
Katliamlar yapıldı.
Faili meçhul cinayetler gerçekleştirildi.
Sınır ötesi operasyonlar yapıldı.
Kayyum rejimi kuruldu.
Binlerce siyasetçi, gazeteci, belediye başkanı, sendikacı ve hak savunucusu yargılandı.
Bütün bu stratejilere rağmen Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilemedi.
Silahlı mücadele, devletin istediği biçimde sona erdirilemedi.
Kürt siyasal iradesi dağıtılamadı.
Bir lütuf değil
Bugün gelinen nokta, devletin demokratikleşmesinin değil, çözemediği bir sorunu yeni yöntemlerle yönetme arayışının ürünüdür. Tam da bu nedenle bu yasa, egemen blokun lütfu değil, yarım yüzyılı aşan Kürt Özgürlük Mücadelesi'nin; onunla buluşan emek ve demokrasi güçlerinin, feminist ve sosyalist hareketlerin yarattığı yeni güç dengesinin siyasal alandaki yansımasıdır. Devlet, ilk kez kendi koşullarını dayatmaya çalışarak da olsa, askeri yöntemlerle çözemediği bir meseleyi siyasal ve hukuki araçlarla yönetmeye yeltenmek zorunda kalıyor.
Çözüm yasası değil
Tam da burada ikinci bir yanılgıya düşmemek gerekir.
Bu yasa, Kürt sorununu çözmüyor.
Eşit yurttaşlığı güvence altına almıyor.
Yerel demokrasiyi geliştirmiyor.
Anayasal güvence üretmiyor.
Yasada demokratik siyaset temel bir hak olarak değil, güvenlik kurumlarının onayına bağlı bir istisna olarak tanımlanıyor.
Bu nedenle eleştirilmesi gereken çok yönü var ama bütün bunlar, tarihsel gerçeği değiştirmiyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez, son Kürt isyanını yürüten Hareket'in kurucu ve yönetici kadrolarının idamını, sürgününü ya da bütünüyle tasfiyesini değil, belirli koşullar altında siyasal yaşama katılımını düzenleyen bir hukuki çerçeve tartışılıyor.
Dünya deneyimleri
Dünya örnekleri bize şu deneyimleri sunuyor:
Kuzey İrlanda'da IRA'nın siyasal temsilcileri parlamentoya girdi.
Güney Afrika'da ANC'nin liderleri yeni rejimin kurucu aktörleri oldu.
Kolombiya'da FARC silah bıraktıktan sonra siyasal parti olarak parlamentoda temsil edildi.
Bu ülkelerde egemenler yenemedikleri eski savaşçıları sonsuza kadar siyasal hayatın dışına itmeyi değil, onları demokratik rekabetin içine çekmeyi hedefledi.
Türkiye'deki teklif ise bu uluslararası deneyimlerin oldukça gerisinde, çünkü demokratik katılımı evrensel bir siyasal hak olarak değil, güvenlik bürokrasisinin gözetiminde ve yürütmenin takdirine bağlı, geri alınabilir bir izin mekanizması olarak kurguluyor.
Yasada olmayan cevap
Tarih bazen böyle de ilerler.
Önümüzdeki asıl soru şudur: Kürt halkının ağır bedeller ödeyerek açtığı bu siyasal alan, demokratik cumhuriyete doğru genişletilebilecek midir, yoksa güvenlikçi devlet aklı tarafından yeniden daraltılıp denetim altına mı alınacak?
Bu sorunun cevabı Meclis'teki yasa metninde yazmıyor.
O cevap, bundan sonra Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle Türkiye işçi sınıfının, kadın hareketinin, sosyalistlerin, Alevilerin, gençlerin ve bütün demokrasi güçlerinin birlikte kuracağı siyasal iradede yazılacaktır.