- Monarşiden ulus-devlete, reel sosyalizmden liberal demokrasiye uzanan tarihsel birikim, iktidarın el değiştirse de merkezileşme eğilimini koruduğunu ortaya koydu.
- Demokratik modernite, bu tarihsel sürekliliği siyasal sistemlerin ötesine geçerek iktidarın örgütlenme biçimi üzerinden sorgulayan yeni bir paradigma olarak şekillendi.
- İktidarın el değiştirmesinden çok, siyasal karar üretiminin toplumsallaşmasına odaklanıyor. Eşbaşkanlık, belediye koordinasyonu, meclisler ve komünler, halkalarını oluşturuyor.
- Toplumsal yaşamın her düzeyinde geliştirilen kurumsal mekanizmalar, siyasal karar alma süreçlerini yeniden toplumun ortak iradesine dayandırmayı amaçlıyor.
UMUT YILMAZ
İngiliz tarihçi ve siyasetçi Lord Acton, kendisi gibi tarihçi olan Mandell Creighton’a yazdığı mektupta, “İktidar yozlaşmaya meyillidir; mutlak iktidar mutlaka yozlaşır” der. Bu tespit, insanlık tarihin
in en köklü meselelerinden birine işaret eder. İktidar, uygarlığın her evresinde yeni biçimler kazanarak varlığını sürdürmüş; toplumsal yaşamı örgütleyen temel güçlerden biri haline gelmiştir. Bu nedenle iktidarın nasıl ortaya çıktığı, hangi tarihsel uğraklardan geçerek bugünkü biçimine ulaştığı ve hangi mekanizmalarla sınırlandırılabileceği sorusu, siyasal düşüncenin en temel tartışmalarından biri olmayı sürdürüyor.
Klan ve kabile topluluklarının anasoylu yaşam düzeninin çözülmesi, ataerkil sistemin tarih sahnesine çıkışını ifade eder. Bu tarihsel kırılmayla birlikte erkek egemenliği iktidarın eksenine yerleşti; hiyerarşi derinleşti, tahakküm kurumsallaştı ve devletli uygarlığın temelleri atıldı. Kadının köleleştirilmesiyle başlayan bu süreç, insanın insan üzerindeki egemenliğini siyasal ve toplumsal hayatın kurucu ilkesi haline getirdi.
Erkek-devlet ekseninde gelişen derebeylikler, imparatorluklar, hanedanlıklar ve prenslikler, iktidarın tarih boyunca aldığı en görünür biçimlerdi. Toplum, bu yapıların içinde hükümdarın iradesine tabi kılındı; insan, kralın kulu, kölesi ve mülkü olarak görüldü. Bugünün dünyasından bakıldığında kavranması güç görünen bu siyasal düzen, yüzyıllar boyunca hayatın olağan akışı olarak kabul edildi.
18. yüzyılın son çeyreği, iktidar anlayışında köklü dönüşümlere sahne oldu. Amerikan Devrimi, anayasal yönetim fikrini güçlendirdi. Fransız Devrimi, egemenliğin kaynağını tanrısal hakka dayanan hükümdardan alıp ulusa devreden yeni bir siyasal anlayış geliştirdi. Avrupa’nın hanedanlıkları bu dalga karşısında sarsıldı; mutlak monarşiler çözülmeye başladı ve ulus devletler, modern çağın başat siyasal örgütlenme biçimi haline geldi.
Sanayi Devrimi ile birlikte sermaye birikimi hızlanırken sınıfsal eşitsizlikler derinleşti. Kapitalist modernitenin yarattığı sömürü düzeni, işçi sınıfını ve ezilen toplumsal kesimleri yeni bir toplumsal düzen arayışına yöneltti. Bu arayış, 1917 Sovyet Devrimi ile tarihin en büyük siyasal kırılmalarından birine dönüştü. Marx’ın düşüncesinin ilk kapsamlı devlet deneyimi olan reel sosyalizm, eşitlik ve sömürüsüz bir yaşam idealini milyonlarca insan için güçlü bir umut haline getirdi. Buna rağmen reel sosyalizm, iktidarın merkezileşmesini aşacak toplumsal mekanizmaları geliştiremedi. Devlet, devrimin geçici bir aracı olmaktan çıkıp siyasal yaşamın belirleyici merkezi haline geldi; bürokrasi giderek güç kazandı. Bu haliyle iktidar ortadan kalkmadı, farklı bir örgütlenme biçimi içinde yeniden üretildi. İnsanlığın özgürlük arayışı açısından büyük bir umut olan bu deneyim, demokratik modernitenin yeni bir paradigma arayışına yönelmesinin de en önemli tarihsel gerekçelerinden biri oldu.
Yönetme iradesinin paylaşımı
Monarşiden ulus-devlete, reel sosyalizmden liberal demokrasiye uzanan bu tarihsel birikim, iktidarın el değiştirse de merkezileşme eğilimini koruduğunu ortaya koydu. Siyasal rejimler, meşruiyet kaynakları ve yönetim biçimleri değişse de karar alma süreçleri belirli merkezlerde yoğunlaşmaya devam etti. Demokratik modernite, bu tarihsel sürekliliği siyasal sistemlerin ötesine geçerek iktidarın örgütlenme biçimi üzerinden sorgulayan yeni bir paradigma olarak şekillendi. Bu nedenle geliştirdiği kurumsal modeller, yönetme iradesinin nasıl paylaşılacağı sorusuna cevap arıyor.
Demokratik modernite, tarih boyunca iktidarı yeniden üreten kurumsal gelenekten farklı bir yönelim ortaya koydu. Bu paradigma, kadın özgürlüğünü demokratik toplumun kurucu ilkesi olarak kabul ederken, yönetim anlayışını da merkeziyetçilikten kolektif iradeye doğru dönüştürmeyi hedefledi. Kadınların siyasal yaşamın asli öznesi haline gelmesi ile yönetme iradesinin paylaşılması, aynı kurumsal zeminde buluştu. Eşbaşkanlık modeli, bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçiren ilk ve en görünür kurumsal adım olarak demokratik siyasette yerini aldı.
Uygulayacak siyasal kültür
Ne var ki, yeni bir kurumsal modelin ortaya çıkması, onu mümkün kılacak siyasal kültürün de aynı anda dönüşeceği anlamına gelmez. Tarih boyunca yeni kurumlar, uzun süre eski siyasal alışkanlıkların etkisi altında varlıklarını sürdürdü. Eşbaşkanlık modeli de bu bakımdan istisna değildir. DTP’nin 2005'te eşbaşkanlığı siyasal yaşama taşıması, önemli bir tarihsel eşik oluştururken, tek kişilik makam anlayışının izleri uzun süre kurumsal pratiklerde yaşamaya devam etti, ediyor. Eşbaşkanlığın ilk yıllarında yaşanan birçok deneyim, sorunun modelin kendisinden çok, onu eski yönetim kültürü içinde anlamlandırma biçiminden kaynaklandığını ortaya koydu. Bu nedenle eşbaşkanlığı, aynı masada iki kişinin oturması ya da yetkilerin şeklen paylaşılması olarak kavramak, modelin kurucu mantığını gözden kaçırmak anlamına gelir.
Eşbaşkanlık örneği üzerinden
Aradan geçen zamana rağmen eşbaşkanlığın yarattığı dönüşümün tamamlandığını söylemek güçtür. Eşbaşkanlık etrafında bugün dahi süren tartışmalar, modelin çoğu zaman biçimsel bir düzenleme olarak algılandığını gösteriyor. Bu durum, yalnızca topluma yeterince anlatılamamış olmasıyla açıklanamaz. Aynı zamanda eşbaşkanlığı hayata geçiren siyasal kadroların da bu modeli hangi tarihsel ve kuramsal zeminde kavradıkları sorusunu gündeme getirir. Yeni bir paradigmanın kurumsallaşması, onu ortaya çıkaran düşünsel zeminin de aynı ölçüde içselleştirilmesini gerektirir. Aksi halde yeni kurumlar, eski siyasal kültürün anlam dünyası içinde yeniden üretilir; eşbaşkanlık da ortak yönetim iradesini kuran bir model olmaktan çıkarak, biçimsel bir yetki paylaşımına indirgenir.
Eşbaşkanlığa ilişkin en yaygın yanılgı, onu salt yetkinin paylaşılması üzerinden tanımlamaktır. Demokratik modernite ise yönetme iradesinin kaynağını, tekil özneden kolektif siyasal akla taşır. Yönetme iradesi, tek bir öznenin bilgi, deneyim ve siyasal değerlendirmesiyle şekillenen bir süreç olmaktan çıktığında, karar alma mekanizması da farklı toplumsal deneyimlerin ortak bir siyasal akıl ürettiği zeminde yeniden kurulur. Bu nedenle eşbaşkanlık, yönetme iradesinin tek bir özne etrafında yoğunlaşmasını engelleyen; karar üretimini ortaklaşma, müzakere ve kolektif sorumluluk temelinde örgütleyen kurumsal bir mekanizma olarak ortaya çıkar. Tek merkezli yönetim anlayışında karar, temsil ve sorumluluk, aynı iradede yoğunlaşırken; eşbaşkanlık bu süreci ortak siyasal üretimin kurumsal zemini haline getirir.
Yerel yönetimlerdeki karşılığı
Demokratik modernite, hiçbir kurumsal düzenlemeyi tek başına yeterli görmez, çünkü iktidarın yeniden merkezileşmesi, demokratik siyasetin sürekli gözetmek zorunda olduğu yapısal bir risktir. Bu nedenle demokratik kurumlar birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan ve ortak yönetim anlayışını derinleştiren bir bütün olarak tasarlanır. Yönetme iradesinin mümkün olduğunca geniş bir siyasal zeminde paylaşılması, demokratik modernitenin kurumsal arayışını sürekli kılan temel ilkedir.
Bu kurumsal arayışın yerel yönetimlerdeki karşılıklarından biri, belediye koordinasyonu mekanizmasıdır. Kolektif yönetim iddiasının iki eşbaşkanın ortaklığıyla sınırlı kalması, iktidarın bu kez iki kişilik bir merkez etrafında yeniden kurulması riskini ortadan kaldırmaz. Demokratik yerel yönetim anlayışı, bu nedenle karar alma sürecini eşbaşkanların ötesine taşıyan belediye koordinasyonu mekanizmasını geliştirdi. Belediye eşbaşkanları, seçilmiş belediye başkan yardımcıları, daimi encümen üyeleri ve belediye meclisi eşsözcülerinden oluşan bu yapı, belediyeye ilişkin kararların daha geniş bir seçilmişler bileşimi içinde tartışılmasını ve ortaklaştırılmasını amaçlar. Yönetme iradesi, bir makamın yetkisi olmaktan çıkarak kolektif siyasal sorumluluğun konusu haline gelir.
Seçilmişlerle sınırlı kalmıyor
Belediye koordinasyonu, kolektif yönetim anlayışını seçilmişler düzeyinde kurumsallaştıran önemli bir mekanizmadır. Bununla birlikte demokratik modernitenin ufku, karar alma süreçlerinin seçilmişlerle sınırlı kalmadığı, toplumun doğrudan siyasal özne haline geldiği bir yönetim anlayışında hayat bulur. Mahalle meclisleri, komünler ve diğer toplumsal örgütlenmeler, bu yönelimin en önemli araçları olarak öne çıkar. Karar alma süreçleri, seçilmişler düzeyinden toplumsal zemine doğru genişledikçe, yönetme iradesi de giderek daha güçlü biçimde toplumsallaşır. Demokratik modernitenin kurumsal arayışı, siyasal karar üretimini toplumun bütününe yayarak kendi kendini yöneten demokratik bir toplumsallığın kurumsal zeminini oluşturmaya yönelir.
Yeniden toplumun ortak iradesi
Klandan ulus devlete kadar iktidar, farklı tarihsel biçimler altında giderek daha fazla merkezileşen bir gelişim çizgisi izledi. Devlet biçimleri, yönetim modelleri ve ekonomik sistemler değişse de siyasal karar üretimi, çoğu zaman dar bir yönetici çevrenin elinde toplandı. Demokratik modernite ise iktidar sorununa yeni bir yaklaşım geliştirerek bu tarihsel eğilimi tersine çevirmeyi hedefliyor. Bu yaklaşım, iktidarın el değiştirmesinden çok, siyasal karar üretiminin toplumsallaşmasına odaklanıyor. Eşbaşkanlık, belediye koordinasyonu, mahalle meclisleri ve komünler bu anlayışın birbirini tamamlayan kurumsal halkalarını oluşturuyor.
İktidarın tarihi, aynı zamanda toplumdan uzaklaşan karar süreçlerinin tarihidir. Demokratik modernite, bu tarihsel yönelimi tersine çevirmeyi hedefliyor. Toplumsal yaşamın her düzeyinde geliştirilen kurumsal mekanizmalar, siyasal karar alma süreçlerini yeniden toplumun ortak iradesine dayandırmayı amaçlıyor. Böylece demokrasi, yalnızca bir yönetim biçimi olmaktan çıkar; toplumun kendi kendini yönetme kapasitesinin kurumsal ifadesi haline gelir.