Var olan durumun, başka bir hal alması, bir bezginlik, uyuşukluk kötü giden gidişata dur diyememe hali çürümeyi işaret ediyor. İyiye, güzele, doğruya, barışa doğru gidiyorsa buna dönüşüm deniyor.
Ülkenin öte yanında dönüşüm bu yanında çürüme görünüyor. Git gide sahte, yalancı bir hayatın içinde kayboluyoruz. Türk Başbakan Erdoğan ortaya dikilip yalanları arka arkasına sıralıyor; ölenlerin, öldürülenlerin hesabını veremiyor. Yaşadığımız dünyanın, geçmişi, geleceği, günü, gecesi ölüm soluyan bir hal almışken, ölümle yatıp, ölümle uyanıyorken, kod adı Şoreş, Sozdar, Firaz, Nalin, Xunov Zozan, adları; Hüseyin, Cemal, Önder, Vural… Yaşları 17, 20, 23,… Bu taraftakilerin her birine ayrı ayrı duygusal öyküler yazılarak, gözlerimizin içine sokarak flaş haber olarak sunuluyorken, öte taraftakiler ele geçirilen, öldürülen terörist olarak verilirken ve hiçbir savaşta görülmeyen yöntemler kullanılırken, havadan, karadan kesin takipte oldukları, intikam yeminleri sayılırken her bireyin tüyü kıpırdamadan ölü sayılarının göz önünden kayıp gidişini izliyor. Terörist diye nitelendirilen gerillanın, annesi, babası, ailesi ve hiçbir hikayesi hiçbir yakını yokmuş gibi… Yüreğimiz ağzımızda, yalan, yanlış, kesin takip ele geçirilme haberlerini izliyoruz.
Bu tarafın ölüleri, Hüseyin, Cemal, Kemal, Önder, Vural, şehit mertebesine erişti diye kutsanan, oğlunun ölüm haberi ile o saniye ölen analara, "düşmanı sevindirme” yönlendirmeleri ile "vatan sağ olsunla…” Ağlamaya konmuş yasakla, dudaklar çatlak, donmuş ruh haliyle analar boy gösterirken, bu toplumun sağlıklı bir ruh hali içinde olduğu düşünülebilinir mi? Kendini, toplumu mahvedene hayran olur mu? Olursa buna aç sınıfın laneti denmez mi? Bu lanetin adı çürüme olmaz mı?
Oysa çok basit bir dili vardı birlikte yaşamanın, adı "barış” olan, o dil yitirildi. Yitirilen sadece bu dil değil, hep birlikte bir yaşam kurma düşü. Bu düşü çok gördü savaş çığırtkanları. Ölmekle öldürmekle, tüketmekle bir yere varacaklarını sandılar, başaramadılar… Başaramayacaklar, inkar ve imha ile başarı olmuyor, başaracaklarını sanmak; "Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır" diyen Einstein'a inat.
Aptallıkları, uluslararası güç kavgası, Suriye, İran, İsrail vs. den herhangi bir şey çıkmayınca, açık etmeseler de gerillanın haklı savaşını kabullenmek durumunda kaldılar. Şimdi, Kürt halkı ile onun bağrından kopup dağlara giden evlatlarını birbirinden ayırmaya çalışmanın yöntemlerini yaşama geçirmeye çalışıyorlar. Bu yöntemle başarılı olacaklarını sanıyorlar. Diğer taraftan habire ortalığı geriyorlar. Toplumda linç kültürünün oluşmasından medet umuyorlar. BDP binalarına saldırının, "her şehide bir BDP'li öldürelim’in”, dokunulmazlıkları kaldıralımın, "şehitler ölmez, vatan bölünmez”, "kalleşler" söyleminin arkasında yatan, acz ve çürümeden başka ne ola ki!
Acz ve çürümenin karşılığı, ölü seviciliği… Aykırı bir ses çıktığında, barıştan söz edildiğinde, ölümler olmasın dendiğinde; öğretilen ilk şeyin vatan için yapılabilecek en iyi, en yüce şeyin ölmek olduğu öğretilir. O zaman, paranoya ile şizofrenin kesiştiği kavşakta dolanır ölüm. Ölü sevicidir devlet, toplumun acılarına bile yön verir, algılarını değiştirir, ölü sevici hale dönüştürür, "hain saldırı”, "şehitlik” mertebesi ile toplumu çürütür. Çürüyen bir toplum ne yapıyorsa öyle yapılıyor bugün. Çürümeseydi, önünden sıra sıra geçen taputları öylece izler miydi? Oğlu ölen bir baba, vicdanı olan bir baba; "vereceğin en güzel babalar günü hediyesini verdin…” der miydi, sonra da "helal sana”yla alkışlanır mıydı? Yoksa oğlu ölen analar elele tutuşup "vatan sağolsun” yerine oğlum, oğullarımız sağolsun demez miydi?