
Türk faşist devlet güçleri, 2 hafta önce Büyükada’da toplantı halinde olan Af Örgütü, insan hakları savunucuları ve yöneticilerine bir operasyon gerçekleştirmişti.
10 insan hakları aktivisti, 13 gün gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye çıkartılmış, 6 insan hakları aktivistini “Silahlı terör örgütüne yardım etmek” suçlamasıyla tutuklatıp hapse göndermişti. Tutuklanan insan hakları ve demokrasi savunucu arasında Alman vatandaşı aktivist Peter Steudtner de bulunuyor.
Şu anda Peter Steudtner ile birlikte ‘terör örgütüne yardım’ suçlamasıyla 9 Alman vatandaşı, Türkiye’deki cezaevlerinde tutuluyor. Bundan önce Deniz Yücel’in tutuklanması, Alman kamuoyunda gündemine gelmişti.
Alman hükümeti en üst düzeyde devreye girerek Türk diktatöründen gazeteci Yücel’in serbest bırakılmasını istemişti. Fakat bu girişimlerde herhangi bir sonuç alınamadı. Şimdi de Peter Steudtner, kaynayan krizin tuzu biberi olmuş durumda. Bu tutuklamadan sonra Alman basını, Türk diktatörüne yönelik oldukça töleranslı davranan Başbakan Angela Merkel hükümetini eleştiriye tabi tuttu. Sadece eleştirmekle yetinmeyen basın, doğrudan Merkel’e yönelttiği sorularla da Türk devletinin şantaj politikası gündeme getirip, tutuklanan Alman vatandaşlarının bu şantaj politikasının enstürümanları yapılmak istendiğini de vurguladı.
Bilinir, Türk-Alman krizi, 15 Temmuz “Kontrollü Darbe” girişiminden sonra yaşanmaya başladı. Türkiye’deki “Allah’ın Lütfu” darbe kalkışmasında sonra NATO gibi kurumlarda çalışan bir kısım asker ve Türk bürokrat, Almanya’ya iltica başvurusunda bulundu.
Türk diktatörü, iltica başvurusunda bulunanların darbeye karıştıklarını öne sürerek Almanya’dan bunların kendilerine iade edilmesini istemişti. Diktatörün bu istemi kabul görmeyince bir gerilme yaşandı. Her iki taraf da çeşitli atraksiyonlar geliştirdi. Diktatör, Alman yöneticilerini Nazizmle suçladı. Alman vekillerin “İncirlik olmadı, Konya’ya gidelim” talebi de reddedildi.
Konya’nın reddi, atraksiyonların zirvesi oldu. İşte tam da burada Steudtner ve tuz diyalektesi oluşmuş, bu zamana kadar Almanya tarafından “tolere” edilen diktatörün pratiğinin artık tolere edilmesinin sınırı aştığı SPD Genel Başkanı Martin Schulz tarafından dillendirilmeye başlandı.
Martin Schulz, dillendire dursun bizde kendi cephemizden son 4-5 yıldır Türk diktatörünün Alman hükümeti tarafından “tolere” edilmesinin, hoşgörülen pratik-politik uygulamalarını irdelemek istedik. Bugüne kadar tolere edilen diktatörün uygulamaları neydi ve ne karşılığında tolere ediliyordu? Alman basını ve demokratik kesimlerin sorması gereken sorular şimdi bunlardır.
Kendi cephemizden bizi, demokrasiyi ve özgürlüklerimizi ilgilendiren ve Almanya tarafından tolere edilen diktatörün uygulamalarını özet bir şekilde dile getirmek istiyorum.
1- Alman devleti, Ortadoğu stratejisi gereği, enerjiye ulaşmanın yanı sıra mülteci sorununun ve Türkiye’deki sermaye kesimlerinin çıkarlarına öncelik verdi. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürüten, Kürt halkının haklı mücadelesi karşısında Türk egemenlerini memnun edecek bir tutum aldı.
Türkiye’nin en temel sorununda Almanya’nın sadece çıkar gözeterek meseleye yaklaşması, onun bu soruna yönelik söylemini baştan ipotek ettirmesi demektir. Bu ipotekli yaklaşım, Almanya’yı Kürt sorunu karşısında ikinci bir taraf konumuna gelecek kadar geriletmiştir. Onu, Kürt halkına yönelik yürütülen savaşın fiziki olmazsa da politik destekçisi konumuna düşürmüştür.
2- Mültecilerin durdurulmasına ilişkin Türk diktatörüyle yaptıkları anlaşmanın selameti için diktatörün insan hakları ve hukukuna yönelik saldırılarını görmezden gelmiştir. Özellikle demokratik ve ileri kesimlere yönelik saldırıların arttığı ve HDP mitinglerinde MİT denetimli DAİŞ bombaları patlatıldığı bir süreçte Merkel İstanbul’a giderek diktatörlüğü tolere etti.
3- Türk istihbarat teşkilatının söylem ve talepleri doğrultusunda Almanya’da kültürel çalışmalar yapan Kürt kurum ve kuruluşlarını illegalize etmeye çalışmış, demokratik eylem ve etkinlikleri terörize etmek çabasına girmiştir. MİT’in yönlendirmesiyle de Alman polisi, bir çok Kürt’ü takibata almış, Kürt siyasetçilerini tutuklayıp uzun süreli hapse attırmıştır. Öyle ki kimi Alman yöneticiler, Türk gazetelerine verdikleri demeçlerde bunu övünç gerekçesi dahi yaptılar. (Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maizière’ın Hürriyet’teki demeci buna örnektir.)
4- Almanya, Türk devletinin Kürtlere yönelik ırkçı politikalarını da tolere etmekten geri durmadı. Türk diktatörünün Kürdistan’da yürüttüğü soykırım saldırılarına sessiz kalmakla yetinmemiş, diktatörün Kuzey Kürdistan’da yürüttüğü düşmanlığı ve ırkçılığı, sınırların dışına taşıran pratiklerine politik destek verdi. Bu çerçevede insanlığın onurunu ayakta tutan YPG ve YPJ’nin flamalarını yasaklamış, Kürtlerin Rojava’da kendilerini çete saldırılarına karşı koruyup kaderlerine sahip çıkmalarının karşısında durmuştur.
Thomas de Maizière adeta Türk diktatörüne nazire yapar bir dille “Ben PKK yasağını daha da genişlettim” diyerek diktatörün teşekkürüne mazhar olmaya çalışıyor.
5- Kürt kentleri, Almanya’nın reorganize ettiği tank ve toplarla yıkıldı, yüzlerce insan bodrumlarda yakılırken aynı süreçte Almanya’da Kürt siyasetçiler yargılanıp hapsedilmişti. İncirlik krizinin aşılması için Kürtler açıktan pazarlık konusu haline getirildi. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, krizin çözümü için Türkiye’ye hareket ederken Kürtlerin demokratik faaliyetlerinin sınırlanacağı açıklaması yapmakta herhangi bir sakınca görmedi. Bunlar hoşgörülen ve desteklenen diktatörün desteklenmesidir.
Tüm bunlara rağmen Türk diktatörü memnun edilemedi. Gelinen süreçte diktatör artık Kürtlerle yetiniyor, kendisine ve uygulamalarına yönelik eleştiri yapan her kesimi hedefliyor, ‘terörist’ ilan ediyor.
Bugüne kadar Türkiye’nin her dediğini yerine getiren Alman devletinden, Kürtler konusunda gösterdiği işbirliğinin aynısını iktidar mücadelesinde yenilgiye uğrattığı Gülenciler ve benzeri kesimler için de istedi.
Almanya bu isteği karşılamayınca da şantaj politikasını devreye soktu. Hedef sadece PKK değil, demokrasi ve özgürlüktür. Yarın öbür gün, demokrasi ve özgürlük talep eden her kesimi ‘terörist’ diye tanımlayıp, bunların bertaraf edilmesi için işbirliği talep edecek. Nihayetinde olan da budur. Bunları bilmek için müneccim olmak gerekmiyor. Alman hükümetlerinin demokrasi ve özgürlük sorunundaki demogojiyi aşmayan pratiği ve tutarsızlığı, onları Türk diktatörüne mahkum etmiş, bağımlı hale getirmiştir. Şimdi bu bağımlılığın kendisi için tehlikeli bir noktaya vardığının farkına varıp, derinleşmesini engellemeye çalışıyorlar. Bu çabalarında umdukları sonucu elde edecekleri mi? Onu zaman gösterecek.
Öyle anlaşılıyor ki, ilişkiler biraz daha gerilecek ama bir kırılmanın yaşanmasına da izin verilmeyecek.
Şimdilik diktatörlük lehine gelişen bağımlı politikayı, belli bir seviyede tutma gayreti içine girecekler. Zaten Konya krizine yönelik ilk açıklamalardan sonra gösterilen yumuşama, yine MİT faaliyetlerinin deşifre edilip bir sonuca vardırılmadan üstünün örtülmesi, bir denge arayışı olarak görülebilir.
Sevgili Murat Çakır hocamın yazdıklarında sıklıkla altını çizdiği gibi umuda kapılıp bundan demokrasi ve özgürlükler lehine bir gelişme beklenmemeli. Fakat her çelişkinin ve çatışmanın halklara bir takım avantajlar yarattığının bilincinde olarak, söylemi örgütlenme ve eylemselliğin propagandasını yapmaktan da geri durulmamalı.
Sonuç olarak, toplumsal mücadeleler tarihinde de görüldüğü gibi diktatörlükle ilişki kuran her yapılanma ve siyasal kurum, diktatörlüğün yarattığı siyasal ve toplumsal çökmenin etkisinden kurtulamaz.
Çürüme mutlaka ilişki içinde olanlara sirayet etmiştir. İşte Alman siyaseti ve siyasetçileri de bu çürümenin sonuçlarını yaşıyor. Çürümenin kokusu bastırılamayacak kadar ağırdır.
*Kenan Baştu, Almanya’da tutuklu bulunan Kürt siyasetçilerden biridir. Baştu, JAV Sehnde Cezaeevi’nde tutuklu bulunuyor.