İçimde, en derinlerimde bir yanardağ patlamış da mağmaları bedenimi kavuruyormuş da, düşümde bir uçurumun dibinde böyle yana yana kollarımı havaya kaldırmış bekliyormuşum da… Uyandım. Su içmek için kalktım, mutfağa geçtim.
Dolabın kapağını açınca tenime değen hafif serinlikten utandım. Vazgeçtim su içmekten. İçimdeki alevi daha da büyütmek için bir sigara yaktım.
Günlerdir, haftalardır aklımda, hayalimde Quasimodo dolaşıyor, zıplıyor, beynimin, kalbimin çanlarını çalıyor, uğraştırıyor bu çirkin zangoç. Victor Hugo’nun yarattığı Notr Dame’ın Kamburu Quasimodo güzel Esmeralda’nın kendisine acıyıp su vermesinin sevinciyle bağırıyor, yalvarıyor, çırpınıyor her yanımda “Bana su verdi… Bana su verdi.'' Bize su veren bir özgür Esmeralda yok henüz, bitimsiz aşkımıza rağmen biz halen bağırıyoruz “Bize su verin, bize su verin…”
Çingene kadın Esmeralda çok güzeldi ve özgürdü, Quasimodo kilise kapısına bırakılmış bir kimsesiz, kilisenin tutsağı çirkin, kambur, sigilli bir adam. Ortaçağ karanlığından çıkışın, eleştirinin romanı olan Notr Dame de Paris’i şimdi tekrar okumaya takatim yok, ancak çok net hatırlıyorum ve biliyorum Quasimodoyu. Ortaçağ’ın karanlık, feodal, baskıcı, yasakçı, Engisizyon mahkemelerinde cisimleşen aşağılık sisteminin altında eciş bücüş hale gelmiş ezilenleri temsil eden Quasimodo’nun çığlıklar içinde istediği su bilgidir, özgürlük ateşidir, Esmeralda ona avuçlarıyla içirir. Bilgi yasaklıdır. Çağ korkunçtur. Özgürlüğün kırıntıları bile yoktur ve dünyanın bütün ezilenleri adına sevgili kambur Quasimodo bağırır, “bana su verin!”
Su içmekten utandım. İçimde yangınlar büyütüyorum. Bütün ormanlarımı sarmış yangınlar. Şengal’de susuzluktan serçe yavruları gibi hayata gözlerini yuman çocuklar, bebekler adına bağırmak, dövünerek, yanarak, dönerek bağırmak istiyorum, “Bize su verin!” Ama kelimenin gerçek anlamıyla su! Simgesel değil, su! Bilgiyle olan alışverişimiz başka bir yerde duruyor şimdi, özgürlüğümüz olsa susuz kalmazdık evet ama şimdi öldük, ölüyoruz. Bize su verin! Bizi, Şengalli Kürtleri o kıraç mı kıraç dağda, dağ yollarında susuzluktan öldüren bu çağın karanlığını yaratan ve üzerimize salan bu kötülükler çağının Ortaçağ’dan ne farkı var? Bunu yaratanların Ortaçağ’ın pis feodallerinden ne farkı var?
Bize su verin! Bu susuzluğu yaratan, insanlığa düşman karanlığınızı alın üzerimizden.
Bize su verin! Şengal’de annelerin susuzluktan ölmek üzere olan çocuklarına yanlarında taşıdıkları bıçaklarla kestikleri parmaklarından kan emzirdiklerini yazıyor ajanslar. Bize su verin!
Yeryüzünün bütün lanetlileri adına, bu çağın Quasimodo’su biziz, her inanıştan Kürtler. Bu dünyanın haksızlıklarının çirkin kambura çevirdiği Kürtler, dünyanın geri kalanının üzerine de karanlık çökmesin diye bağırıyoruz; bize su verin!
Dicle-Fırat Havzası’nın en kadim halkıyız. Suyu, ateşi ve ekmeği kutsal bilmişiz. Bizi su ile öldürmeyin. Sularımızın üzerine gereksiz, düşmanca barajlar kurup, keyfinizce baraj kapaklarını açıp bizi su ile boğmayın. Bize su verin! Bu taş çatlatan sıcaklarda çocuklarımızı mevsimlik tarım kölesi olarak çalışmaya mecbur bırakıp, bir parça serinlik uğruna kanallarda, derelerde çocuklarımızı boğmayın. Bize su verin!
Bizi su ile ıslah etmeye kalkmayın. Yaz boyu bir damla yağmuru Şengal’e çok gören ilahi adalet ya da doğa sen de dinle. Sakalar gibi ağızlarında su taşıyan gerillalar yetişmeseydi o dağa, daha kaç bebek ölecekti susuzluktan kim bilir? Oraya yetişen gerillaya da peşmergeye de ne mutlu. Siz öylece seyredin.
Êzîdî Kürtler yollarda. Başka bir yaralı diyara, Roboskî'ye’de sığınıyorlar. Birbirlerinin yaralarını sağaltabilirler mi bir başlarına? İşte neredeyse sonbahar geldi ve önümüz kış. Kışa kadar Şengal’e dönüş mümkün mü? Değil mi? Daha yağmurla, karla, soğukla da öldüresiniz mi var bizi? Peki öyleyse, biz durmayalım haykıralım, Esmeralda’nın, ülkemizin, güzel avuçlarından su içene kadar:
Bize su verin!