• Şerat’ın hikâyesi Karayazı’nın dağlarında başladı ve yine dağlarda sona erdi. Aradaki yıllar; üniversite, mücadele, yıkılmış şehirler, ölümler ve söylenememiş sözlerden ibaret.

 

Karayazı’da dağın eteklerinde çobanlık yaptı; 90’ların şiddet ve karanlığının gölgesinde büyüdü Şerat Mervan (Şerat Kanat)*. Yıllar sonra Karayazı’nın dağlarından İstanbul’a geldi; betonun, kalabalığın ve insanı kendi içinde kaybettiren büyük şehrin içine. Yıldız Teknik Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde 2004'te yollarımız kesiştiğinde, köyünden taşıdığı dünyayı hâlâ üzerinde taşıyordu. Büyük şehrin rekabetçi ve mesafeli ilişkileri içinde yaşasa da insanlarla kurduğu bağda, köy hayatının doğrudanlığı, paylaşma kültürü ve açıklığı belirginliğini koruyordu.

Kürdistanlı öğrenci hareketi

Tonoz Kafe’nin hemen solundaki merdivenlerden çıkınca ulaşılan küçük alan, diğer sol-sosyalist öğrenci gruplarının esprili bir ifadeyle “Kandil Tepesi” adını verdiği, Kürdistanlı öğrencilerin buluşma noktasıydı. Burada Kürdistan’ın siyasal gündemi ve özgürlük mücadelesi konuşuluyordu. Üniversite, bu gençler için yalnızca bir eğitim alanı değil, Kürdistan’ın sömürgeci gerçekliğiyle karşılaşılan bir mücadele alanıydı. O dönemde Kürdistanlı öğrenci hareketinin siyasal görünümü bugünkünden oldukça farklıydı. 2002-2010 yılları arasında BAGEH ve ardından YÖGEH, YDGM, DYGM gibi bağımsız gençlik örgütlenmeleri etrafında şekillenen hareket, inkâr ve zor siyaseti karşısında kendi politik alanını yaratmaya çalışıyordu. Aynı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi'nin kadroları da devrimci mücadele ile demokratik siyaset arasında yeni bir siyasal zemin arıyordu. Legal alanda meşruiyet arayışı sürerken Kürtlük adına atılan sıradan bir kamusal adım, bir toplantı, bir afiş ya da kimliğin açıkça ifade edilmesi dahi siyasal müdahalenin konusu olabiliyor; alan sürekli daralıyordu. Legalite ile illegalite arasındaki bu ince çizgide aynı kişi, bir gün öğrenci, ertesi gün şüpheli; bir yerde yasal siyaset yapan genç, başka bir yerde örgüt üyeliğiyle suçlanan bir “terörist” olabiliyordu.

Bu koşullarda Kürt toplumunun siyasal ve kamusal alandaki örgütlenme ihtiyacı büyük ölçüde genç kuşağın ve kadınların omuzlarına biniyordu. Siyasal ve ekonomik iktidar mekanizmalarında son derece sınırlı bir temsil alanına sahip bu toplumda DEHAP ve DTP gibi legal yapılarla birlikte basın-yayın, kültür, eğitim ve mahalle çalışmaları yürütülüyor; metropollerin yoksul Kürt mahallelerinde meclislerden kadın ve gençlik çalışmalarına kadar farklı örgütlenme biçimleri geliştiriliyordu. Böylece siyaset, yalnızca seçim dönemlerinde oy istemekten ya da parti binalarında yürütülen faaliyetlerden ibaret kalmıyor; Kürdistan’dan koparılarak metropollere savrulmuş insanların gündelik hayatına yeniden nüfuz eden bir toplumsal örgütlenme biçimine dönüşüyordu.

Bu ortamın içindeki Şerat

Şerat’ın üniversite yılları işte bu siyasal atmosferin içinde geçti. Şerat, katı dogmaların ya da ezberlenmiş sloganların insanı olmadı. “Kandil Tepesi”ndeki politik tartışmaların, örgütsel meselelerin ve memleketten gelen ağır haberlerin arasında bile gündelik hayatın basit tarafını kaybetmezdi. Onu tanıyan herkesin hatırladığı o mahcup gülümseme, politik kimliğinin önüne geçecek kadar belirgindi. Konuşurkenki çekingenliği ve karşısındakine peşinen kötülük atfetmeyen hâli, yanında bulunan insanların kendilerini savunmak zorunda hissetmemesini sağlardı. Mesele, olup bitenlere karşı kayıtsız olması değildi; politik öfkesini insanlara karşı bir üstünlük duygusuna dönüştürmezdi. Kendini başkalarından daha değerli görmeye, ilişkileri bir güç mücadelesine çevirmeye ya da sürekli haklı çıkmaya ihtiyaç duymazdı. Onun dünyasında dayanışma, büyük politik cümlelerden çok; yan yana durmanın, elindekini paylaşmanın ve karşısındakine güvenmenin gündelik hâlinde yaşardı.

Bu tarafı, gündelik hayatın içindeki küçük köylü sakarlıklarında da kendini gösterirdi. Milyon kez uyarılmasına rağmen altı her seferinde yanık, ortası kupkuru kalan o inatçı pirinç pilavı; kalkmakta olan İETT otobüsünün peşinden koşup kapıya yetiştiğinde dışarıdan eliyle kapıya vurarak çıkardığı o çocuksu “tık tık” sesi… Büyük politik tartışmaların ve ağır hayat koşullarının arasında Şerat’ın içinde hâlâ şehrin törpüleyemediği bir köy çocuğu vardı. Onu bugün hatırladığımızda, söyledikleri kadar bu küçük anların da aklımızda kalmasının nedeni belki buydu.

Üniversiteden sonra Şirnex

Üniversite bittikten sonra hayatın önüne koyduğu daha yabancı bir role geçti. Bir yapı denetim firması kurmak üzere Şirnex’e taşındı. İnsanlarla kurduğu ilişkide güveni, paylaşmayı ve dayanışmayı esas alan Şerat için ticaretin hesabı başka türlü işliyordu; o dünyanın içinde tutunamadı. Esenyurt’un yoksul mahallelerine sığınmış ailesinin en büyük evladı olmanın yükü ise omuzlarında görünmez bir kafes gibi duruyordu. Ailesine ekonomik olarak bir nefes aldıramamanın sessiz mahcubiyetini özel sohbetlerinde hep içten bir sızıyla taşıdı. Yine de geçim sıkıntısı ve ticaretteki başarısızlık, onu kendi dünyasından koparmadı. Kürtçe dil çalışmalarına ağırlık verdi, lokal eğitimler yürüttü, partiyle bağını canlı tuttu. İnsanlarla kurduğu ilişkide olduğu gibi politik yaşamında da emek ve dayanışmadan vazgeçmedi. Sonra 2015 geldi.

Büyük kötülük ile karşılaşma

Diyalog sürecinin sona ermesiyle Cizîr'i de içine alan şehir çatışmaları başladı. Devlet güçlerinin saldırıları sırasında kentler kuşatıldı, mahalleler yıkıldı, evler vuruldu ve çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Şirnex ve Cizîr, Kürt siyasal tarihinin en ağır yıkımlarından birinin yaşandığı merkezlere dönüştü. Şerat’ın o dönemde tam olarak ne yaptığı hiçbir zaman bütünüyle bilinemedi. Bildiğimiz, büyük bir umutla kurduğu evinin ve iş yerinin bombardıman ve yıkımlarla enkaza dönüşmesiydi fakat onu asıl paramparça eden, gördükleriydi: Evlerin mahremiyetine giren askerlerin mutfaktaki tabaklara dışkılayıp buzdolaplarına bırakması, sokaklarda sürüklenen cansız bedenler, duvarlara ve odalara kazınan ırkçı yazılar, evlerdeki düğün fotoğraflarına kadar uzanan cinsel aşağılama. Bu, yalnızca fiziksel bir yıkım değildi. Şerat’ın dünyasında ilk kez kötülük, tek tek insanların davranışından çıkıp örgütlenmiş bir güce dönüşmüş hâlde karşısına çıkmıştı. Şerat’ın kırıldığı yer tam da burasıydı. Karayazı’dan taşıdığı dünya, insanlarla araya mesafe koymadan yaşayabileceği bir dünyaydı. Şimdi ise insanın en mahrem alanına kadar girebilen, evin içindeki eşyadan geçmişine ait fotoğraflara kadar uzanabilen bir şiddetle karşı karşıyaydı.

Eski gülümseme silindi

Şirnex’ın isli enkazından çıktığında yalnızca evini ve iş yerini kaybetmiş değildi. Dünyayla kurduğu temel bağ da kırılmıştı. Yüzündeki eski gülümseme silindi; küçük şeylerde bulduğu neşe kayboldu. Günler ağırlaştı, hayatın içindeki sesler giderek uzaklaştı. Dünya onun için yalnızca kararmadı; anlamını ve rengini de yitirmeye başladı. Üstelik Şerat’ın kız kardeşi de ondan bir iki yıl önce dağlara gitmişti. Şerat’ın gidişinden yaklaşık iki yıl sonra kız kardeşinin şehadet haberi geldi. Şerat o sırada dağlardaydı. Haberi ne zaman ve nasıl aldığı bilinmiyor. O gün yanında kim vardı, ilk duyduğunda ne yaptı, kız kardeşinin ardından ne söyledi; bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz, kız kardeşinin şehadetidir. Bu acıyı nasıl taşıdığını ise artık kimse bilemez.

Bir de kimsenin tam olarak bilmediği başka bir sevgi vardı hayatında. Platonik bir aşkla sevdiği, yanında bulunduğu zaman tek bir kelime söylemeye bile çekindiği başka bir Kürdistan savaşçısı da dağlara gitmişti. Bu defa ölüm yoktu fakat insan bazen ölüm olmadan da bir hayat ihtimalini kaybedebilir. Sevdiği insan hayattaydı ama onunla birlikte kurulabilecek hayat artık mümkün değildi. Şerat’ın söyleyemediği sözler vardı. Belki de hiçbir zaman söylemeye cesaret edemeyeceği sözler. O yakınlık, yaşanamamış bir hayat gibi içinde kaldı.

Sınırı geçme kararı

Bütün bunların ardından Şerat sınırı geçmeye karar verdi. Kararını bilen birkaç yakın arkadaşı, biraz daha beklemesini, kendisine zaman tanımasını istediler. Onu mücadeleden vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Sadece böylesine ağır bir dönemin ardından hayatının geri kalanını değiştirecek bir kararı hemen vermemesini söylüyorlardı. Şerat ise kararını vermişti. Cizîr'ın o kavurucu sıcağında, kaçakçıların izini takip ederek sınırın öte yakasına geçti. Attığı son SMS “Sınırı geçtim, her şey yolunda” şeklindeydi. Sonra uzun bir sessizlik başladı. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti. Şerat’tan bir daha haber alınamadı. Çocukluğunun başladığı dağlara bu kez başka bir hayatın yükünü taşıyarak gitmişti.

Adı o listenin içindeydi

Yeniden 2025'te başlayan çözüm tartışmaları ve ardından gelen silahsızlanma süreci, yıllardır süren ayrılığın sona erebileceğine dair bir ihtimali yeniden gündeme getirdi. Dağlarda yaşayanlar için başka bir hayatın mümkün olup olmadığı konuşulmaya başlandı. Yıldız Teknik’ten yoldaşlarının zihninde de Şerat’ın adı yeniden canlandı. Belki yaşıyordu. Belki bir gün geri dönecekti. Belki İstanbul’un kalabalığı içinde, Beşiktaş’ın eski sokaklarından birinde, yüzünde o utangaç köylü gülümsemesiyle yeniden karşımıza çıkacaktı fakat geçtiğimiz haftalarda, şehadetleri o güne kadar açıklanmamış 500’den fazla gerillanın yer aldığı nihai liste yayımlandı. Şerat Mervan’ın adı da o listenin içindeydi. Şerat’ın 17 Eylül 2023’te Qendîl'de şehit düştüğünü işte o gün öğrendik.

Cevaplarını artık bilmeyeceğiz

Şehadetinin 2023’te gerçekleşmiş olması kadar ağır olan başka bir şey vardı: Biz onun şehadetini iki yıl sonra öğrenmiştik. Yas da bu yüzden geç geldi. İnsan bazen birini öldüğü gün değil, onun artık geri dönmeyeceğini öğrendiği gün kaybediyor. Şerat için o gün geldi. Yıllardır bir yerlerde yaşadığına dair ihtimali taşıdığımız insanın, aslında çoktan susmuş olduğunu öğrendik. Ardında açıklanmamış yıllar, tamamlanmamış konuşmalar ve cevabını artık kimsenin veremeyeceği sorular kaldı. Kız kardeşinin şehadetini nasıl karşıladığını, sınırı geçerken ne düşündüğünü, son yıllarında hangi gökyüzüne baktığını, son kez ne zaman güldüğünü artık bilemeyeceğiz.

Belki bir insanın ardından yapılabilecek en dürüst şey, bilmediğimiz yerleri hikâyelerle doldurmamaktır. Şerat’ın hayatında ise bilmediklerimiz kadar gerçekleşmemiş ihtimaller de vardı: Söylenmemiş bir sevgi, dönülebileceği düşünülen bir şehir, yeniden karşılaşılacağı sanılan insanlar. Hayat bazen büyük olaylarla değil, gerçekleşmemiş ihtimallerle eksilir.

Şimdi onun adı, yıllar sonra yayımlanan bir listenin içinde yeniden karşımıza çıktı. Oysa bizim için Şerat hiçbir zaman yalnızca bir isim olmadı. Bir zamanlar aynı kampüste yan yana yürüdüğümüz, aynı merdivenlerden çıktığımız, aynı masalarda oturduğumuz bir insandı. Sonra hayat bizi farklı yönlere savurdu. Biz burada kaldık; o başka bir yola gitti. Zaman ilerledi. Biz ise onun bir gün çıkıp gelebileceği ihtimalini taşımayı sürdürdük. Meğer bazı ayrılıklar, insan farkına varmadan çok önce tamamlanıyormuş.

Yarım kalan hikâyen yaşayacak

Şero, sana söyleyemediğimiz çok şey kaldı. Senin de söyleyemediğin, belki hiç söylemeye fırsat bulamadığın şeyler gibi. Şimdi senden gelecek başka bir mesajı beklemiyoruz. Geriye yalnızca yıllar sonra öğrenilmiş bir veda ve içimizde yerini bulamayan bir sessizlik kaldı. Rahat uyu bizim biricik Şero’muz. Senin yarım kalan hikâyen, bizim yürümeye devam ettiğimiz yollarda yaşayacak. Değişen yalnızca yollar ve zamanlardır; özgürlük arayışı, onu taşıyan insanlar oldukça devam eder.

* Kürdistan Öğrenci Hareketi: 2002–2010 dönemi yoldaşları