• Şakran Kadın Kapalı Cezaevi'nde tutsak Kübra Filiz, Gökçeada'da başlayan yaşamını, Roboskî ile başlayan kimlik arayışını mektupla anlattı: "Kimliksiz, dilsiz yaşadığım yıllar son bulmuş, önümde zorlu ama onurlu bir mücadele başlamıştı. Sonraki yıllar her şeyde büyük bir mahcubiyet ve yeni başlangıçlar gizliydi."
  • Kübra Filiz, “Rêber Apo, sürece biz kadınların öncülük etmemizi istedi. Bu, büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yaşama katılıyoruz. Herkes fikri ve yeteneği oranında güzel bir yaşam için emek vermeli. Yaparsak biz kadınlar yaparız, kadın aklıyla başarılamayacak hiçbir şey yoktur" diyor.

MIHEME PORGEBOL

Türkiye bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu sürecin yasal, siyasal, toplumsal, hukuki ve kültürel anlamda birçok şeyi dönüştürmesi umuluyor. Bu bağlamda, yarım asırdır ayrımcılık, inkar ve imha politikalarıyla ele alınan Kürt varlığının da artık adil bir şekilde hukuki statüye kavuşması için bir süreç yürütülüyor. Kürt varlığının Kürdistan’ı aşan gerçekliği de bunu zorunlu kılıyor. Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutsak bulunan Kübra Filiz’in hikayesi işte buna örnek bir hikaye. Kübra Filiz, İmroz’da, diğer adıyla Gökçeada’da küçük bahçeli bir Rum evinde dünyaya gelir. Onun hikayesi, esasında Kürdistan’ın dışına taşan Kürt gerçekliğinin hikayesi. Türkiye’nin en batısında, denizin ortasındaki küçük bir adadan Kürdistan’ın dağlarına uzanan bir varlık hikayesi… Kübra Filiz, Gökçeada’da başlayan yaşam yolculuğunu anlattığı mektubunda, halihazırda tutulduğu Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki gündelik yaşama, tutsakların siyasal ve güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerine, ayrıca "Barış ve Demokratik Toplum Süreci"ne dair görüşlerine de yer veriyor.

Kimlik arayışı

Filiz, “Coğrafya kaderse eğer, adanın payına düşen neyse ben de nasiplendim ama hayat bana annemin toprağı Feraşîn, babamın toprağı Gevaş'tan da kader bahşetmişti” diye başlayan mektubun devamında şunları anlatıyor:  “Derler ki insan yaşadığı şehre benzermiş. Sonsuz denizin ortasında, etrafı dağlarla çevrili kozmopolit bir yerdir ada. Sınırlı kara parçası dar karakterler, dağlar ve deniz hem coşkun hem de durgun ama engin yürekler yaratıyor. Lozan’la birlikte adaya Türkiye'nin birçok yerinden gelip yerleşen, yerleştirilen aileler olmuş. Adanın yerli halkı olan Rumlarla birlikte yeni bir yaşam inşa edilmiş. Karma bir halkın, siyasi kararların gölgesinde bir medeniyet, bir yaşam kurması zorlu, acılı, sancılı, kısır bir yaşam yaratmış. Ama zaman içerisinde adada yaşayan halklar ortak ve güzel bir yaşam inşa edebilmişlerdir. Sabah ezanlarını duyduğumda namaz kılan insanlara saygıdan uzanmaz, çan sesi duyduğumda uzunca çalıp cenazeye çağırmasın diye ellerimi Tanrı için birleştirip dua ederdim. Her halk kendi kültürü ve yaşam tarzıyla yaşardı. Yaz aylarında turistik amaçla gelenlerin yaptığı mevsimsel kültür taşımacılığı insanı hem renklendirir hem de arayışlara sokardı. Bu arayışlar nasıl yön vereceğini bilmeyen ya içindeki potansiyeliyle kısırlaşır ya da arayışlarının içinde savrulur. Kimlik arayışım eğitim için Ada dışına çıkmamla birlikte güçlendi. Hem potansiyeliyle çürüyen hem arayışlarıyla savrulan biriydim. Önce sol hareketlerle, ardından da Kürt kimliğiyle tanıştım. Bu tanışıklıkta kimliğime hem yaklaşıyor hem uzaklaşıyordum. Arkadaşlarımın dertleri olarak gördüğü toplumsal meseleleri sorun olarak görmüyor, ‘kültüre davet’ eleştirilerini özgürlüğümü kısıtlama girişimleri olarak yorumluyordum. Hemen hemen tüm arkadaşlarım beni bir yanımla hoş görüyor, bir yanımla kabul edilemez buluyordu.”

Aynı kalmadım!

“Üniversitedeki ilk yılımda, 28 Aralık'ta Roboskî'de 34 kişi bombalarla katledilmişti. Asla anlam veremediğim bir olaydı. Durumun çok ağırlığında da değildim. İnsanlar nasıl böyle katledilebilirdi? Aynı ülkede yaşadığım, üstelik aynı köklere sahip olduğum 34 can nasıl katledilebilirdi? Ama demek ki olabiliyordu böyle şeyler! Yoksa yapılan açıklamalar nasıl böylesi yüzeysel olabilirdi ki... Ama ben bu olayın ağırlığını ancak iki yıl sonra yaşayacaktım. 2013'te Gezi'de insanlar sadece ağacını ve şehrini korumak istemişti. Ne inat ne de şovdu. Onca kinle yönelmenin sonu Berkin Elvan'ın şehadetiyle sonuçlanmıştı. Ölemeyecek kadar küçük ve savunmasız bir candı. Ülkenin her yerinden, tüm sanatçılardan, uluslararası hemen her camiadan tepkiler, yürüyüşler, eylemler gerçekleşmişti. Halklar Berkin Elvan'ı çok güzel sahiplenmişti. Peki Berkin’i sahiplenen insanların kaçta kaçı Roboskî’de yiten canları sahiplenmişti? Bunu kendime sorduğum an ne kadar yalnız olduğumu, canımızın ne kadar değersiz olduğunu görmüştüm. Peki bu kadar yalnız ve değersiz biri olarak yaşama kaldığım yerden nasıl devam edecektim? Hayat değişerek ilerlerken ben nasıl aynı kalacaktım? Aynı kalmadım! Daha doğrusu kalmamaya çalıştım. En zorlandığım dönemlerden birini yaşadım. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya çalıştıkça eridiğimi, yittiğimi gördüm. Bir kere farkına vardıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamazdı, olmadı da. Bu yüzden hiçbir şey olmamış gibi yaşamaktan vazgeçtim. Yaşamıma, hayatımdaki tüm insanlara, Roboskî'de katledilen halkıma özeleştirimi doğru yaşamaya çalışarak vermeyi seçtim. Ve zaman içinde kendimle tanıştım. Kimliksiz, dilsiz yaşadığım yıllar son bulmuş, önümde zorlu ama onurlu bir mücadele başlamıştı. Sonraki yıllar gözümün gördüğü, dokunduğum, hissettiğim her şeyde büyük bir mahcubiyet ve yeni başlangıçlar gizliydi. Devrim o kadar büyük, bedel verenler o kadar çoktu ki ben hep borçlu kalıyordum. Bu devrimi yaratan Önderliğe ve şehitlere karşı hep mahcubiyet duymanın, Özgürlük Hareketi'nin geleneği olduğunu da çok sonraları öğrenecektim.”

“Yaşam tam bir mucizedir”

“Mücadele gerekçelerimiz öyle çok, karşılaştığımız zorluklar öyle çeşitli ki bazen birini ele alsak bir diğerine değinmek, paylaşmak, anlatmak istiyoruz” sözleriyle zindan gerçekliğini anlatmaya başlayan Kübra Filiz, “Uğruna şehadetler gerçekleşen mücadelelerde benim payıma düşen de zindandı. 2018'de hapse girdiğimde özünde neyi nasıl yapacağımı bilmiyordum. İki buçuk yıl tekli hücrede tutulduğumdan dolayı neyi nasıl yapacağımı soracağım bir arkadaşım da yoktu. Devrimci çizgiden ve duruştan ödün vermeme ölçüsüyle yaşadım. Sonrasında arkadaşlarımın yanına geçtiğimde 40 yıllık zindan pratiğinin, duruşunun derinliğini görebildim. Hapishaneler Önderlik sahasıdır ve tüm yaşamımız ve duruşumuz bu ölçüye göre ele alınır. Dar, sınırlı ve eziyete dayalı yaşamın kodlarını çözmüş ve sabırlı bir direniş geleneğinin içinde büyümeye başlamıştım. Evet, büyümek dedim. Gözümüzü diktiğimiz değerler kadar büyürüz çünkü. ‘İnsan yaşamı, hakikat algısı gelişkin olanlar için tam bir mucizedir. Yaşamın kendisi büyük heyecan ve coşku kaynağıdır. Yaşamda evrenin anlamı gizlidir. Bu gizi fark ettikçe, zindanda da olsa yaşama katlanmak diye bir sorun olmaz,’ demiş Önderlik. Ben de hakikat algımı geliştirmeli ve kendimi büyütmeliyim” diyor.

Koğuş, oda, hücre, kuyu tipi!

Kübra Filiz: “Zindanlar muhalefetin ezildiği, sistematik olarak öğütülmek istendiği mekanlar olmuştur. Hak ihlalleri ve inceltilmiş eritme, tecrit etme uygulamaları, durumu daha da vahim bir şekle sokuyor. Kürt halkı da zindanlarla fazlasıyla tanıştırılmış bir halktır. Devlet zoru ve zindanlarla karşılaşmayan bir Kürt ailesi sanırım yoktur. Trajiktir ama Kürt’ün yaşam zincirinde zindan halkası mutlaka vardır. Özellikle 2000'lerden sonra hapishanelerde çok farklı düzenlemelere ve uygulamalara geçildi. Modernite merkezli Batı'nın zindan modelleri, insanlık dışı sistemleri uygulandı. Tecrit ve iradesizleştirme politikaları gereği, inşasından uygulamasına kadar yeniden kurgulandı. Koğuş sisteminden oda sistemine, hücrelere, oradan da kuyu tipi hapishaneler inşa edildi. Ve bugün birçok tutsak bu mekanlarda ölümden beter uygulamalara tabi tutuluyor.”

Kumrularla volta atmak çok güzel

Şakran’ın bir pilot hapishane olduğunu vurgulayan Kübra Filiz, “Şakran, hak ihlalleri konusunda mendili elinde halay başıdır diyelim. Bu da bizler için daha güçlü mücadele yürütülmesi demek” ifadeleriyle zindandaki günlük yaşamı anlatmaya başlayan tutsak, satır arasında serçe ve kumrularla arkadaşlıklarını da anlatmadan  geçmiyor: “Sabahları ve akşam üzerleri sporlarımız, yürüyüşlerimiz var. Düzenli ve dolu geçiyor günler. Okumalar ve çalışma programlarımızı yürütüyoruz. Kumru ve serçelerle konuşuyoruz. Günlük istihkaklarını biz sağlıyoruz. Onlarla volta atmak çok güzel.”

Tahliye etmemek için bahaneler yaratılıyor

Mektubunda Kürt kadınlar ve zindan arasındaki tarihsel zemine de değinen Kübra Filiz, şöyle anlatıyor: “Biliniyor, biz Kürt kadın devrimcileri hem sayı hem de yıllar bakımından bu mekanın kıdemlileri sayılırız. Bunun dünyada örneği var mı bilmiyorum. 2021'de devreye konulan kurul sistemleri paralel yargı organları gibi işliyor ve adeta tahliye etmemek için bahaneler yaratılıyor. 30 yılını bitiren tüm arkadaşlarımız kurullar tarafından adeta yeniden cezalandırılıyor; tahliye edilmiyorlar. Hasta tutsaklar tedaviye ulaşamıyor. Hapishanede yaşamını yitiren onlarca tutsak var. Bilinçli olarak aileden uzak hapishanelere sürgünler yapmak, kısıtlı görüşler, her an kesilen haftalık 10 dakikalık telefon görüşleri... Saymakla bitmeyecek hak ihlalleri dizgesi, fiziksel duvarların dışında duvar üstüne duvar yapmak oluyor. Evet, zorluklar var ve çok; ama onların karşısında verilen özgürlük mücadelesi ve gerekçesi de bir o kadar çok ve büyük. Örneğin, 'Barış ve Demokratik Toplum Süreci' başladı ve dışarıdaki insanlar, bu sürecin hapishanelere de yansıdığını düşünüyor. Hayır, yanlış! Hâlâ disiplin cezalarıyla sindirme istemi, sert aramalar, tecrit vb. durumlar çok ciddi bir şekilde devam ediyor.”

Bizler zihniyet devrimcileriyiz

Mektubunda son olarak kadın tutsakların sürece yaklaşımına da değinen Kübra Filiz, “Rêber Apo, sürece biz kadınların öncülük etmemizi istedi. Bu, büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yaşama katılıyoruz. Dışarının koşullarını, neyle karşılaşacağımızı tam bilemiyoruz tabii. Sürece paralel okuma ve araştırmalar yaparak teorik altyapımızı da güçlendirmeye çalışıyoruz. Demokratik, komünalist kişilikler oluşturmada önümüze koyduğumuz çalışmaları tamamlamaya çalışıyoruz. Yaşanan bu tarihi süreçte sorumluluk bilinci olan tüm kadınların, kız kardeşlerimizin, annelerin, gençlerin tarihi sorumlulukla hareket edeceklerine yürekten inanıyorum. Herkes fikri ve yeteneği oranında güzel bir yaşam için emek vermeli. Yaparsak biz kadınlar yaparız, kadın aklıyla başarılamayacak hiçbir şey yoktur, olamaz. Sanırım genel bir çağrı olursa kadınlar sürece daha cesur katkılar sunabilir. Artık eski propaganda dili değil yapıcı, yaratıcı, kucaklayıcı bir üslup olmalıdır. Yoksa dar, marjinal kadro duruşunun dışına çıkılamaz. Bizler zihniyet devrimcileriyiz. Tabii merkezi bir planlamaya da ihtiyaç var; planlamayla hareket etmek sonuç alıcı olacaktır” ifadelerini kullanıyor.

 

Komünalist bir Gökçeada hayali

Olur da süreç umulduğu gibi gider ve beklentiler karşılanırsa, zindandan çıktığında karşılaşmayı beklediği toplum hakkında da “Televizyondan görüyoruz; acelesi olan, hız ve dijital alan tuzağına düşmüş milyonlarca insan, aile... Ekonomik, siyasi, hukuksal vb. sıkıntılar toplumu boğma noktasına getirmiş. Bu durum ise içe dönük şiddeti arttırıyor. Güvensizlik ortamı hakim. Bu da aile ilişkilerinden tutalım komşuluk ilişkilerine kadar bireyciliği körüklüyor. Her gün katledilen onlarca kadın, doğada yaratılan tahribat, hayvana sevgisizlik var. Ur gibi de büyüyor. Betonlaşma; daha büyük, en büyük projeler; pamuk ipliğine bağlı ilişkiler beni kaygılandırıyor. ‘Gelişmişlik’ ölçüleri geriye düşüren projeler oluyor. Sosyalitesi parçalanmış ve yalnızlaşmış birey, güvenlik kaygısı yaşayan kadınlar, gelecek kaygısı yaşayan gençler... Şüphesiz bunlar dünyanın hemen her yerinde yaşanan sorunlar. Ben de bunun bir parçasıyım. Çıkarsam, evet çok zorlanacağım ama asla umutsuz değilim. En dip nokta bazen en büyük çıkış noktası oluyor” diyen Filiz, çıkarsa yapmak istediği şeyler hakkında da şunları söylüyor: “Her arkadaşım gibi ben de demokratik bir toplum için çalışacağım. Bunun için gerekli usulü, yol ve yöntemi geliştireceğim. Ekolojik çalışmaların sürdürücüsü, öncüsü olmak isterim ve umarım bunu başarabilirim. Mezopotamya, demokratik-komünalist yaşamın beşiği. Evet ama dünya örneklerini de incelemek, yereli güçlendiren çalışmaları yerinde gözlemlemek isterim. Tüm gelecek ütopyaları bir adada gerçekleşir. Hepsinde ada metaforu vardır. Gökçeada neden demokratik-komünalist bir ada örneği olmasın ki? Belki de güçlü bir çıkış noktası olacaktır burası. Küçük, model bir ada olur. Bunun için ada halkının da arkadaşlarımın da desteğine ihtiyacım olacaktır. Hep birlikte bir özgürlük adası modeli yaratabiliriz. İnsan her şeyi kazanabilir, yeter ki onun kültürü kazanılsın. Bu şiarla herkesi selamlıyor, inşa çalışmalarında başarılar diliyorum.”