Ortadoğu’da devlet, sermaye ve ulusal sorun-1
- Ortadoğu’nun geniş bir bölümünde etnik ve sınır bölgeleri bir tür “iç çevre” haline gelmiştir: Bu bölgelerin insan gücü, doğal kaynakları ve coğrafi konumu merkezi ekonomik yapılara dahil edilirken, yatırımlar, altyapı ve kalkınma olanakları orantısız biçimde başka bölgelerde yoğunlaşmıştır.
- İran, Irak, Türkiye ve Suriye’de yaşayan Kürtler ortak tarihsel ve kültürel bağları paylaşsa da her ülkenin küresel politik ekonomideki farklı konumu nedeniyle siyasal ve ekonomik deneyimleri aynı değildir. Her ülkedeki Kürt sorunu, devletin kendine özgü bir krizini yansıtır.
- Türkiye’deki Kürtlerin aksine, İran’daki Kürtler kültürel alanın dışında bırakılmayıp İran dokusunun parçası kaldı. Ancak bu süreklilik siyasal veya ekonomik eşitlik sağlamadı. Kürt bölgeleri yetersiz altyapı, yüksek işsizlik ve ekonomik dışlanmayla karşı karşıya kalmayı sürdürdü.
Majid Maleki Meighani
Kürt sorunu çoğu zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve ardından Kürtlerin yaşadığı bölgelerin dört modern devlet arasında bölünmesi üzerinden açıklanır. Bu anlatı tarihsel açıdan önemli olmakla birlikte, günümüzdeki krizi anlamak için tek başına yeterli değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar yalnızca haritayı yeniden şekillendirmedi; aynı zamanda henüz çözüme kavuşmamış siyasal bir meseleyi, kendileri de eşitsiz devletleşme ve küresel kapitalizme eklemlenme süreçlerinden geçen devletlerin içine taşıdı.
Sıklıkla gözden kaçırılan bir nokta şudur: Bugün İran Kürdistanı olarak kabul edilen bölgelerin önemli bir kısmı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden çok önce İran siyasal yapılarıyla bütünleşmiş durumdaydı. Dolayısıyla Kürt sorunu, yalnızca tek bir coğrafyanın bölünmesine indirgenemez. Bu sorun aynı zamanda Ortadoğu’daki farklı devletleşme tarihleri, ulus inşa süreçleri ve kapitalist gelişme biçimlerinin karşılaşmasının bir ürünüdür.
İran, Irak, Türkiye ve Suriye’deki Kürt bölgelerine yaptığım yaklaşık otuz yıllık seyahatler, saha gözlemleri ve insanlarla gerçekleştirdiğim görüşmeler; tarihsel araştırmalar ve sosyoekonomik veriler üzerine yaptığım çalışmalar beni farklı bir sonuca ulaştırdı. Yaygın biçimde “Kürt sorunu” olarak adlandırılan mesele, aslında her biri farklı devletler, farklı kapitalist gelişme yolları, kendine özgü sınıfsal yapılar, bölgesel ve küresel müdahaleler ve farklı kültürel bağlamlar tarafından şekillendirilmiş dört ayrı tarihsel deneyimden oluşmaktadır.
Kürdistan, çevre toplumların temel çelişkilerinden birini bünyesinde taşır. Bir yandan Kürt toplulukları çeşitli ayrımcılık biçimleri, siyasal baskılar ve kültürel dışlanma deneyimleri yaşamıştır. Diğer yandan ise içinde yaşadıkları ekonomik ve siyasal yapılar yalnızca etnik kimliklerini değil; aynı zamanda sınıf ilişkilerini, üretim ilişkilerini ve küresel işbölümü içindeki konumlarını da şekillendirmiştir.
Bu nedenle Kürt sorunu yalnızca sınırlarla ilgili bir mesele değildir. Aynı zamanda toplumsal adalet, eşitsiz gelişme ve küresel sistem içinde bağımlı, çevresel ya da yarı-çevresel konumlarda bulunan toplumlarda iktidarın nasıl dağıldığı sorusuyla da ilgilidir.
Bu çalışma, dört farklı Kürt toplumsal dünyasında sınıf, ulus ve devlet arasındaki ilişkiyi sosyolojik ve politik-ekonomik bir bakış açısıyla incelemektedir.
İran, Irak, Türkiye ve Suriye’deki Kürtlerin deneyimleri, tek bir halkın dört farklı siyasal ve ekonomik yapı içinde nasıl birbirinden oldukça farklı dışlanma biçimleri yaşayabildiğini göstermektedir. Ancak en baştan şu temel basitleştirmeden kaçınmak gerekir: Bu dört deneyim, yalnızca tek bir modelin farklı görünümleri olarak anlaşılamaz. Türkiye gibi yerleşik ve sanayileşmiş bir devlet ile Suriye gibi savaşla parçalanmış ve zayıflamış bir devlet arasındaki fark, yalnızca niceliksel değil, niteliksel bir farktır. Tam da bu niteliksel farklılıklar, Kürtlerin dört ayrı tarihsel yol izlemesine neden olmuştur.
Kürdistan ve eşitsiz gelişmenin mantığı
Kürt sorununu anlayabilmek için temel bir önkabulle başlamamız gerekir: Küresel kapitalizm altında gelişme hiçbir zaman homojen ya da eşit bir süreç olmamıştır.
Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri perspektifinin ortaya koyduğu üzere, küresel kapitalizm; merkez, yarı-çevre ve çevre bölgeler arasındaki eşitsiz bir işbölümü üzerinden işler. Dolayısıyla farklı coğrafyaların gelişimi, öncelikle kendi toplumlarının ihtiyaçlarına göre değil, sermaye birikiminin daha geniş yapıları içindeki konumlarına göre şekillenir.
Ortadoğu’nun geniş bir bölümünde etnik ve sınır bölgeleri bir tür “iç çevre” haline gelmiştir: Bu bölgelerin insan gücü, doğal kaynakları ve coğrafi konumu merkezi ekonomik yapılara dahil edilirken, yatırımlar, altyapı ve kalkınma olanakları orantısız biçimde başka bölgelerde yoğunlaşmıştır.
Bu durum yalnızca etnik ayrımcılık meselesi değildir. Etnik ayrımcılık elbette önemlidir; ancak sermayenin belirli merkezlerde yoğunlaşması, rantçı ekonomiler, sınırların jeopolitik denetimi ve çevresel bölgelerin güvenlik eksenli yönetimiyle birlikte işler.
Dört ülkenin tamamındaki Kürdistan, bu tür bir içsel çevreleşmenin bir biçimini temsil eder. Ancak bu sürecin ortaya çıkış mekanizmaları her yerde aynı değildir. Bunlar; merkezi devlet yapılarının, rantçı ekonomik ilişkilerin, bağımlı kalkınma biçimlerinin ve çevre ile sınır bölgelerini denetim altında tutma yönündeki siyasal zorunluluğun birbirleriyle etkileşiminden doğmuştur.
İran, Irak, Türkiye ve Suriye’deki modern devletler, toplumsal bütünleşmenin doğal ya da eşitlikçi bir süreci sonucunda ortaya çıkmadı. Bu devletlerin oluşumu; emperyal müdahalelerin, sömürgeciliğin mirasının, büyük güçler arasındaki rekabetin ve bölgenin küresel ekonomiye eşitsiz biçimde eklemlenmesinin şekillendirdiği bir ortamda gerçekleşti.
Yeni sınırlar, yeni devletler ve yeni siyasal yapılar, birçok yerel topluluğu tarihsel olarak kökleşmiş kimlikleri ile modern ulus-devletin gerektirdiği siyasal ve toplumsal bütünleşme arasında zorlu bir konuma itti.
Ancak temel mesele yalnızca Kürtlerin tarihsel sınırların çizilmesi sürecinin mağduru olup olmadığı değildir. Daha önemli olan, bu sınırların sonrasında eşitsiz siyasal ve ekonomik yapılar aracılığıyla nasıl yeniden üretildiğini anlamaktır.
Kültürel baskı, siyasal kısıtlamalar ve ekonomik ayrımcılık; kendileri de derin kalkınma sorunları, ekonomik bağımlılık ve jeopolitik rekabetle karşı karşıya olan devletlerin bünyesinde gelişmiştir.
Dolayısıyla Kürt sorunu, çevre ve yarı-çevre devletlerin krizini analiz etmeden yeterince anlaşılamaz. Bunun karşılığında, Ortadoğu devletlerinin yaşadığı kriz de ulusal soruyla yüzleşmeden anlaşılamaz.
Dört Kürdistan, devlet krizinin dört biçimi
İran, Irak, Türkiye ve Suriye’de yaşayan Kürtler önemli tarihsel ve kültürel bağları paylaşsa da, bu ülkelerdeki siyasal ve ekonomik deneyimleri aynı değildir.
Bu farklılıklar yalnızca her bir devletin ne ölçüde demokratik ya da otoriter olduğu sorusuyla açıklanamaz. Her devlet, bölgesel ve küresel politik ekonomi içinde farklı bir konuma sahiptir.
Her ülkedeki Kürt sorunu, devletin kendine özgü bir krizini yansıtır: İran’da yaptırımlar altında kalan rantçı bir devletin krizi; Irak’ta emperyal müdahalenin ardından parçalanmış bir devletin krizi; Türkiye’de küresel kapitalizme derinlemesine eklemlenmiş kalkınmacı-milliyetçi bir devletin krizi; Suriye’de ise savaşla tahrip olmuş ve bölgesel ve uluslararası rekabetin ortasında sıkışmış bir devletin krizi.
Bunlar devlet krizinin dört farklı biçimidir; tek bir krizin dört farklı adı değildir.
Bu nedenle Kürt sorununu açıklamak için tek bir formül bulunamaz. Dört örneğin ortak noktası, aynı ve değişmez bir baskı biçimine maruz kalmaları değil; Kürt bölgelerinin kendi devletlerinin siyasal ve ekonomik yapıları içinde eşitsiz bir konumda bulunmalarıdır.
İran Kürdistanı: Eşitsiz gelişme, güvenlik devleti ve yaptırımlar altındaki ekonomi
Dört Kürt deneyimi arasında İran Kürdistanı (Rojhilatê Kurdistan), belki de geleneksel açıklamalardan en fazla uzaklaşmayı gerektiren örnektir.
Medyanın önemli bir bölümünde, hatta bazı akademik tartışmalarda bile İran’daki Kürtlerin durumu çoğu zaman Türkiye’deki Kürtlerin durumuyla doğrudan karşılaştırılır; sanki iki ülke temelde aynı tarihsel deneyimi temsil ediyormuş gibi yaklaşılır. Oysa bu tür karşılaştırmalar, aralarındaki önemli yapısal, tarihsel ve kültürel farklılıkları gözden kaçırır.
Yirminci yüzyılın büyük bölümünde Türkiye’de yaşayan Kürtlerin aksine, İran’daki Kürtler ülkenin kültürel alanının hiçbir zaman bütünüyle dışında bırakılmadı. Kürt dili, müziği, edebiyatı, gelenekleri ve tarihsel hafızası İran’ın kültürel dokusunun bir parçası olmayı sürdürdü. Ancak kültürel süreklilik hiçbir zaman siyasal ya da ekonomik eşitlik anlamına gelmedi.
Bu nedenle İran Kürdistanı’nı politik ekonomi açısından anlamak istiyorsak, odağımızı yüzeysel biçimde farklı bir ulusal tarihsel seyirle karşılaştırmaya değil; eşitsiz gelişmeye, siyasal gücün merkezileşmesine, rantçı kapitalizme ve merkez ile çevre arasındaki tarihsel bölünmeye yöneltmemiz gerekir.
Başka bir deyişle, İran’daki Kürt sorunu yalnızca bir kimlik meselesi değildir. Aynı zamanda iktidarın, sermayenin ve kalkınma olanaklarının eşitsiz dağılımı meselesidir.
İran Kürdistanı, ulusal sorun, eşitsiz gelişme ve güvenlik devletinin kesiştiği noktada yer alır. Kürt bölgeleri uzun süredir yetersiz altyapı, yüksek işsizlik, zayıf sanayi yatırımları ve ekonomik dışlanma gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Ancak bu koşullar yalnızca merkezi hükümetin Kürt karşıtı politikalarına bağlanamaz. Bunlar aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti’nin daha geniş politik ekonomisi ve rantçı kalkınma modeli çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Ortadoğu’daki pek çok petrol üreticisi devlet gibi İslam Cumhuriyeti de ekonomik kapasitesinin önemli bir bölümünü rant gelirleri ve kaynaklar üzerindeki merkezi denetim üzerine kurmuştur. Böyle bir yapı içerisinde çevre bölgeler -ister coğrafi, ister etnik, ister her iki ölçüte göre tanımlansın- üretken yatırımlardan ve sermaye birikiminden çoğu zaman daha sınırlı bir pay alır.
Dolayısıyla İran Kürdistanı yalnızca yoksullaştırılmış bir etnik çevre değildir. Kendisi de küresel kapitalist sistem içinde yarı-çevresel ve giderek daha fazla kısıtlanan bir konumda bulunan bir ülkenin iç ekonomik çevresinin parçasıdır.
Bu ayrım önemlidir. İran Kürdistanı’nı İran ekonomisinin genel krizini hesaba katmadan analiz etmek, yapısal bir sorunu etnik bir soruna indirgeme riskini taşır. Huzistan’dan Sistan ve Beluçistan’a, oradan Kürdistan’a kadar İran’ın farklı bölgelerinde milyonlarca işçi, çiftçi ve ücretli çalışan çeşitli ekonomik yoksunluk biçimleriyle karşı karşıyadır.
Ancak Kürdistan’da ekonomik eşitsizlik; ulusal kimlik, dil ve tarihsel deneyimle kesişerek çok daha karmaşık bir dışlanma biçimi ortaya çıkarır.
İslam Cumhuriyeti’nin Kürdistan’a yönelik güvenlik merkezli politikaları da devletin sınır bölgeleri üzerindeki siyasal denetimi korumaya yönelik sürekli kaygısıyla bağlantılı olarak ele alınmalıdır.
Demokratik meşruiyeti sınırlı olan devletler, etnik, kültürel ve bölgesel farklılıkları çoğu zaman toplumsal çeşitliliğin ifadeleri olarak değil, potansiyel güvenlik tehditleri olarak görür.
Bununla birlikte, İran’daki devlet baskısını eleştirmek, dış güçlerin ve jeopolitik rekabetin rolünü göz ardı etmemize yol açmamalıdır.
Modern Kürt tarihinin temel çelişkilerinden biri şudur: Büyük güçler, bölgesel mücadelelerde Kürt sorununu tekrar tekrar bir araç olarak kullanmış, ancak ulusal soruna gerçekten demokratik ve bağımsız bir çözüm konusunda neredeyse hiçbir zaman süreklilik taşıyan bir bağlılık göstermemiştir.
ABD ve bölgesel müttefikleri, Kürt güçlerini defalarca taktik ortaklar olarak gördü: Jeopolitik koşullar gerektirdiğinde önemli aktörler olarak desteklediler; ancak koşullar değiştiğinde onları kendi kaderleriyle baş başa bırakmaya da açık oldular.
Bununla eşzamanlı olarak, İran dışındaki Kürt muhalefet siyasetinin bazı kesimleri son yıllarda başta ABD, İsrail ve bazı Arap devletleri olmak üzere yabancı hükümetlerle daha yakın ilişkiler geliştirdi. Bilinçli olarak gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, bu tür ilişkiler toplumsal hareketlerin kendi denetimleri dışındaki jeopolitik rekabetlerin içine çekilmesi riskini taşır.
Bu durum, Kürtlerin demokratik haklarının meşruiyetini ortadan kaldırmaz ve tarihsel ayrımcılığın gerçekliğini de azaltmaz. Aksine, daha geniş bir yapısal tehlikeye işaret eder: Çevre dünyada ulusal ve toplumsal hareketler, sürekli olarak jeopolitik çıkarlar tarafından araçsallaştırılma tehdidi altındadır.
Birçok ülkenin tarihi, toplumsal adalet ve demokratik kurumlarla desteklenmeyen ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir tahakküm biçiminin yerine başka bir tahakküm biçimi getirebileceğini göstermektedir. Böyle bir süreçte iktidar merkezi bir elitin elinden yeni bir yerel elitin eline geçerken, bağımlılık ilişkileri büyük ölçüde olduğu gibi kalabilir.
İran Kürdistanı’nı diğer üç örnekten ayıran temel özellik tam da bu özgül bileşimdir: rantçı ve ağır yaptırımlar altında bulunan bir devlet ile siyasal ve bölgesel farklılıklara karşı bölgenin en güvenlikçi yaklaşımlarından birini sürdüren bir devletin aynı yapıda birleşmesi.
Dolayısıyla temel mesele yalnızca merkezi devletin yerine etnik temelli bir devlet koymak değildir. Asıl mesele, kültürel, siyasal ve ekonomik hakların güvence altına alındığı ve kalkınmanın artık merkezin tekelinde olmadığı bir siyasal düzen kurmaktır.
Yarın, “Irak Kürdistanı: Ulusal kurtuluştan bağımlı bir bölgesel devlete” ve “Türkiye'de Kürdistan: Kalkınmacı kapitalizm ve çözümsüz kalan ulusal sorun” bölümü