DİRENİŞÇİ ALEVİLİK 2. Bölüm

Aleviler genellikle devletçi-iktidarcı sistemin dışında kalıp komünaliteyi esas alarak doğayla dostluk temelinde bir yaşam sürmüşlerdir. Yaşam alanı olarak devletin kolay kolay ulaşamayacağı dağlık, ormanlık yerleri seçmişlerdir. Dağlar bu komünal topluluklar için en ideal, doğal savunma işlevi görmüştür. Dağlarda kurulan yaşam doğal olarak doğayla bir iç içeliği ve dostane bir ilişkiyi, empatiyi geliştirmiştir. Yaşamlarını sürdürmek için doğanın kendilerine sunduğu birçok nimeti kutsayarak korumaya almışlar ve aynı zamanda doğaya minnettarlıklarını bu biçimde bir ifadeye de kavuşturmuşlardır. Bu etik yaklaşımın bir ürünü olmalı ki, bir ana gibi bu toplulukları bağrına basan ve düşmandan koruyan yüksek dağları, birer inanç merkezi haline getirmişlerdir.

Tanrı’yla buluşma mekanları

Bu dağların dorukları arınma ve Tanrı’yla bütünleşme yerleri olarak görülmüştür. Devletçi-iktidarcı uygarlıktan uzaklığı ve özgürlüğü ifade eden bu dağ dorukları, özgürlükle Tanrı’yı özdeşleştirmenin, özgür insanla Tanrı birliğini sağlamanın kutsal mekanları haline gelmiştir. Tarihte birçok peygamber, yeni bir ideoloji ile topluma giderken bu ideolojinin şekillenmesini dağlarda derin yoğunlaşmalar yaşayarak sağlamıştır. Adına Tanrı’nın emri denilen ayetlerin hepsi bu büyük halk önderlerinin dağlarda sağladıkları yoğunlaşmaların ürünüdür. Toplumun acılarına ve sorunlarına duyarlı bu insanlar, günlerce her şeyden kendilerini yalıtarak dağların özgürleştirici havasını soluyarak toplumun çektiği acılar üzerine düşünüp kafa patlatmış, toplumu içinde bulunduğu köle durumdan kurtarmak için beyin ve yüreklerini ayaklandırmışlardır. Toplumu yaşadığı derin kölelikten uyandırıp ayağa kaldırarak devletçi-iktidarcı sisteme savaş açmışlardır. Ruhsal dinginliği ve özgür düşünce gücünü yakalayarak sağladıkları bu yoğunlaşmalar ve ulaştıkları çözüm projeleri, Tanrı emri adıyla topluma taşırılmış, aydınlanan bilinçlerle tarihin seyrini değiştirmiş, toplumsal direnci ve özgürlük umutlarını sürekli canlı tutmuş, komünal değerlerin yaşatılmasında mihenk taşı değerinde bir rol oynamıştır. Zerdüşt’ün Ahura Mazda’sı ve Ehriman’ı bu dağlarda sağladığı derin yoğunlaşmaların bir ürünü olarak şekillenmiştir. Musa’nın On Emir’i, Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i, Muhammed’in Kur’an’ı benzer büyük yoğunlaşmaların ürünleridir. Yüksek düşünce ve duygu gücünün ortaya çıkardığı bu toplumsal projeler, acılar içinde kıvranan topluma umut ışığı ve taze bir nefes olmuş, çağlara damgasını vurmuştur. Birçok yerde peygamberlerin yoğunlaştıkları bu yerler toplum tarafından kutsal yerler olarak kabul edilmiş ve ziyaret haline getirilmiştir.

Horasan neden önemli?

Horasan, Aleviler tarafından çok önemsenen ve değer verilen yerlerden biridir. Bunun temel bir sebebi de Zerdüşt’ün devrim niteliğindeki yoğunlaşmaları burada yaşadığına olan inançtır. Ki bu yoğunlaşmaların bir sonucu olarak ortaya çıkan mücadele perspektifi, Tanrı-krallar çağının sonunu getirmiştir. Diğer yandan Zerdüşt’ün birçok ateş tapınağının burada bulunması da Horasan’a ayrı bir anlam yüklemiştir. Horasan anlamını bu tarihsel gerçeklikten almış olmalı ki “xor” eski dilde “Tanrı“, “san” ise “kalkmak-uçmak” anlamına gelmektedir.  Horasan’daki yerel halk dilinde ise “xor” Tanrı, “san” ise “yer” anlamına gelmektedir. Yani “Tanrı’nın kalktığı yer” veya “Tanrı’nın yeri” gibi bir anlam taşımaktadır. Bazı Alevilerin “Biz Horasan kökenliyiz” demesinin bir nedeni de bu gerçeklik olabilir. Kuşkusuz Alevileri ısrarlı bir biçimde Horasan’a dayandırmak isteyen yaklaşımlar da vardır. Çeşitli politik hesaplar sonucu gelişen bu tür yaklaşımları yeri geldiğinde değerlendireceğiz.

Tanrı özgür ahlakın kendisidir


Alevilerde yazılı hukuk yoktur. Toplumun hukuku, ahlaki değer yargılarıdır. Devletçi-iktidarcı tarih boyunca sürekli bir biçimde baskı ve tehdit altında yaşayan Aleviler, kendi içlerinde barış, kardeşlik ve dayanışmayı esas almışlardır. Bireycilikten, düşmanlıktan kaçınmaya çalışmışlar, bu tür şeylerin toplumun yaşamını tehlikeye düşüreceğine inanmışlardır. Bu açıdan toplumu dış tehdit ve tehlikelerden korumak için iç huzura, barışa, dayanışmaya çok önem vermişlerdir. Toplum üyelerini de toplumsal çıkarları gözeterek toplum yaşamını garantiye alma temelinde eğitmişlerdir. Geliştirdikleri ve birbirlerine dayattıkları her bir kural, bir bakıma nefsin terbiyesini içermiştir. Nefsini terbiye etmeyen bireyin her türlü kötü yola sapacağından, her türlü kötülüğü yapacağından korkmuşlar, bu tür durumların önüne geçmek için bir ahlak sistemi oluşturmuşlardır. Cemevleri ve cem törenleri bu ahlaki örgüyü oluşturma ve bireylere/canlara özümsetme yerleridir. Cemler topluma karşı sorumlu, iradeli bireyleri yetiştirme yeri gibi ele alınmıştır. İkrarını vererek toplumla sözleşmesini yenileyen birey/can toplumsal ahlakı da kazanmış demektir. Zorla ve baskıyla değil de bireyin iradesi esas alınarak ikrara gidildiği için kendi çapında özgür bir ahlakı da ifade etmektedir. Bir bakıma Alevilik’teki Tanrısal inanç, somut bir olgu olan toplumsal ahlakın soyutta kendisini ifade ediş biçimidir. Tanrı, toplumsal ahlakı oluşturmak ve sürekli yaşamsal kılmak için toplumun geliştirdiği mükemmellik seviyesinde seyreden soyut düşüncelerdir. Bu gerçeklikten yola çıkarsak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Tanrı aslında özgür ahlakın kendisidir. Tanrı, ahlakın oluşumuna yol açan temel düşünce sistemiyse yine kaynağını toplumun somut maddi ve manevi ihtiyaçlarından, topluluğun yaşam karşısındaki güçsüzlüğünden, korkularından, arzularından, hayal ve özlemlerinden alıyorsa eğer -ki öyledir- o halde Tanrı, oluşan insanın kendisidir. İnsanın kendi bilincinin sınırıdır, bilincin sınır noktasıdır. Bu bilincin yaşam bulmuş hali ahlaktır. Toplum, barış ve özgürlük içinde yaşamak için soyutta Tanrı’yı somutta ise ahlakı oluşturmuştur. Özlemini duyduğu yaşam biçimini “Tanrı böyle buyurdu” diyerek, düşünce gücünü Tanrısal sıfatlara büründürerek ahlakı yaratmıştır. Bu anlamda toplumun Tanrı’sı ahlakıdır ve bir toplumun ahlakı o toplumun Tanrısal niteliklerini ortaya koyar demek de yanlış değildir. İnsan/toplum bilincinin en üst sınırını ifade eden Tanrı olgusu, Alevilik’te de en somut biçimini ahlakta bulur.
Alevilik’te huzur, mutluluk, barış içinde yaşamanın adı Tanrı’ya ulaşma ve Tanrı gerçeğinde erime olmaktadır. Bunun diğer bir adı ise özgür ahlaka ulaşmadır, ahlaklı olmaktır.  Ahlaklı olmak için her şeyden önce nefs terbiyesinden geçmek gerekiyor. Nefs terbiyesinin ise üç temel ilkesi vardır. Bu ilkeler aynı zamanda özgür ahlakın da özünü oluşturur. Bu ilkeler temelinde kendisini terbiye eden insan/can, Tanrı’yı kendisinde, kendisini Tanrı’da var edebilme gücüne ulaşmış insandır. Yani tüm beşeri zaaflardan kendisini arındırmış, iradeli, özgür, topluma en faydalı noktaya gelmiş insan, kendisindeki Tanrı’yı açığa çıkarmış insandır. Bu insan/can, insanlar arasına ayrım koymaz. Her insana, halka ve topluma eşit yaklaşır, hoş görür ve varlığına saygı duyar.
Nefs terbiyesini sağlayan ilkeler insanın eline, diline, beline hakim olmasıdır. Eline hakim olmakla kast edilen şey, insanın hırsızlık yapmaması, hak etmediği şeyi yememesidir. Diline hakim olmakla kast edilen şey, insanın yalan söylememesi, kimseye iftira etmemesi, gereksiz yere konuşup kimseyi rahatsız edip kırmamasıdır. Beline hakim olmakla kast edilen şey ise, insanın güdülerini terbiye etmesi, karşı cinsi rahatsız edecek, onu aşağılayacak davranışlardan kaçınması, cinsel istismara yol açacak davranışlar içine girmemesi, eşine sadık yaşamasıdır.
Alevilerde kültürün ve ahlakın temelini kadın oluşturmaktadır. Ataerkil tarihin yaratımı olan toplumsal cinsiyetçiliğin etkileri olsa da genel toplumsal gerçekliğe vurulduğunda Alevilerde kadın ile erkek arasında belli bir ahenk ve uyumdan bahsedilebilir. Alevi inancına göre Tanrı, kadın ile erkeği kendisinden bir parça olarak eşit yaratmıştır. Bu açıdan kadına yaklaşım daha eşitlikçi ve adildir. Baskının ve zorun sınırlı olması, kadının biraz daha serbest ve bağımsız bir biçimde yetişebilmesine katkı sunmaktadır. Alevilerde genelde evlilikler tek eşlidir, çok eşli evlilikler oldukça nadirdir. İslamiyet inancındaki çok eşli evlilik kültürüne Alevilerde pek rastlanmaz. Bu yönlü gelişen evliliklerin temel nedeni de ya çocuk sahibi olmamadan kaynaklıdır ya da çocukların sadece erkek veya kız olmasıdır. 
Kadın erkekle ne kadar eşit ve özgür bir statüde ise o toplumun özgürlük düzeyi de bir o kadar yüksektir. Toplumsal özgürleşmenin kadın özgürlüğüyle birebir bağlantısının olduğu her geçen gün daha fazla açığa çıkan ve varlığını oldukça yakıcı hissettiren bir olgudur. Toplumsal köleleşmenin kaynağında kadının köleleştirilmesinin, sömürgeleştirilmesinin olduğu kesindir. Alevi toplumunu bu gerçeklik ekseninde değerlendirdiğimizde ilk göze çarpan yan, kadın ile erkek arasında belli bir anlayış, saygı ve eşitlik düzeyinin olduğudur. Ancak bu özgür ve eşit bir ilişki anlamına gelmemektedir. Devletçi/cinsiyetçi sistem kültüründen önemli düzeyde bir etkilenme de söz konusudur.

Ezilenlerin muhalefet meclisleri:  Cemevleri

Zerdüştlükte temel eğitim yerleri ateş tapınakları iken Alevilerde ise ocaklardır. Ocaklar isimlerini ateşin yandığı kutsal ocaklardan almaktadır. Zaten inanç eğitiminin verildiği Alevi ocakları da kutsaldır. Alevilik öğretisi bu ocaklarda verilmektedir. Burada inanç insanlarına, inancın tüm sırları öğretilmektedir. Alevilerde “sır”, sıradan her insanın bilebileceği bir şey değildir. Sır bilen insan, ermiş, yüksek mertebeye ulaşmış insandır. Sırrı bilmenin şartı, saklamayı da bilmektir. İnanç bu biçimde gizemli ve çekici kılınarak insanların ruhsal arınma çıtası yükseltilir. İrade ve kişilikte sıçrama yaratılır. Sırları alacak düzeye gelen insan, kendisini en üst düzeyde terbiye etmiş insandır. Bu açıdan bu ocaklarda eğitim görenlerin dışında kimse sırları bilmez, sırlar kimseye verilmez, aktarılmaz. En yetenekli ve gelişkin insanlar bu ocaklara alınarak eğitimden geçirilir.
Alevi inancının özünü koruyup sürdürmesinde bu ocakların çok önemli bir yeri vardır. Alevilik’teki devlet dışı komünal yaşam sistemi ve demokratik-direnişçi öz, bu ocaklar yoluyla korunmaktadır. Devlet bu gerçeği çok iyi bildiği için Aleviliği yozlaştırmada bu ocakları dağıtmayı temel bir hedef haline getirmiştir. Özellikle cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tüm Alevi ocaklarını ve cemevlerini resmi bir yasa çıkarmasa da fiili olarak uyguladığı şiddetli baskılarla yasaklamıştır. Alevi inanç eğitiminin ortadan kaldırılmasıyla Alevi öğretisinin Aleviler tarafından öğrenilmesinin önüne geçmiştir. Ocakların etkisini yitirmesi babadan oğula geçen “pirlik” ve “dedelik” olgusunu ön plana çıkarmış ve bu olgu süreç içinde kurumsallaşmıştır. Ciddi bir inanç eğitimine dayanmayan kulaktan dolma sözlerle, mitlerle Alevi inancında aşınma ve yozlaşma yaratılmıştır. Temel moral değerlerinden soyutlanmış bir Alevilik’le, Alevilik teslim alınmaya çalışılmıştır.
Diğer yandan cemevleri, Alevi kültürünün korunmasında ve kendini yaşatmasında, komünaliteye dayanan toplumsallığın sürdürülmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Alevilik’teki cem, İslami inancın etkisinden ziyade anaerkil inanç ritüellerine daha yakındır. Cem, anaerkil inanç ritüellerinde olduğu gibi oldukça mistik bir havada yapılır. Söz ve eylem birliğinin en güzel bir biçimde kendisini ifade ediş halidir. Cem insan ile Tanrı birliğini ifade ettiği kadar kadın-erkek eşitliğinin de eylemli dile geliş biçimidir. Yaşamın her iki cinsin eşitliği ile canlılık, güzellik kazanabileceğinin, varlığını sürdürebileceğinin ifadesidir. Semah ise bu anlayışın somutlaşmasıdır.
Cemlerde topluma, insana ve yaşama ilişkin tüm sorunlar tartışılır, ortak çözümlere gidilir. Toplulukça ulaşılan sonuçlardan herkes sorumludur. Cemin her üyesi toplumun çıkarını ve güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Sorumluluk üstlenme yaşına gelen her topluluk üyesi söz verir. Söz vermenin adı “ikrar”dır. Olgunluk yaşına gelen her can, yani insan “dara çekilir.” Dara çekilme iki durumda yapılır. Biri olgunlaşmanın ve sorumluluk üstlenmenin gereği olarak bireyin topluluk önüne çıkarak onay alma ve söz verme halidir. Diğeri ise topluluk üyesi herhangi bir insanın topluluğun çıkarını tehlikeye düşürecek davranışlarda bulunması durumunda topluluğun karşısına çıkarak yargılanması durumudur. Dara çekilenlere toplumun yaşam kuralları ve ahlaki değer yargıları anlatılır, hatırlatılır. Bireye toplumla birlikte yaşamanın hangi şartlarla mümkün olabileceği belirtilir ve bireyden/candan tutum belirlemesi istenir. Bireyin/canın tutumu, sözüdür. Toplulukça yeterli görüldüğü taktirde sıralanan sorumlulukları üstlenerek, gerekli kurallara uyarak tekrardan topluluğa kabul edilir. Bu bir nevi bireyin/canın topluma karşı sadakat yeminidir, toplumla sözleşmesidir.
İkrarda bulunan kişi, olgun insan aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Alevilerdeki bu tören biçimini anaerkil etkilerin hakim olduğu topluluklardaki gençlerin çeşitli sınavlardan geçerek isim almayı hak etmesine benzetmek de mümkündür. Anaerkil topluluklarda her bir sınav bir bakıma bireyin öz irade sınavı olup topluluğa güven vermeyi amaçlar. Bu sınavı başarılı vermeyen genç, olgun ve güvenilir sayılmaz. Belki saygıda çok kusur edilmez ancak çok büyük sorumluluklar da verilmez. Alevilerdeki tümden böyle olmasa da dara çekilme ve ikrar, biraz bu kültürün izlerini taşımaktadır. Bir nevi irade ve güven oluşturma sınavı olmaktadır. Ağır suç işleyenlere verilen cezalar da oldukça ağırdır. Birey topluluğun çıkarını tehlikeye düşürür ve güvenliğini çok ciddi anlamda riske atarsa düşkün ilan edilerek topluluktan tecrit edilir, topluluğun dışına atılır.
Cemler tarihin her döneminde egemen sisteme karşı birer muhalefet odağı gibi bir rol de oynamışlardır. Tarihte adeta ezilenlerin muhalefet meclisleri olarak yer almışlardır.
Semahlar ise insanın Tanrı’yla bütünleşmesi, Tanrı’dan gelip Tanrı’ya dönme inancının eylemsel halidir. Dünyanın, gezegenlerin ve yıldızların güneşin çevresinde dönmesi gibi kadın-erkek birlikte çember oluşturarak kendi ekseninde ve bir çember ekseninde dönerler. Kendi ekseninde dönüş, Tanrı’nın kendi içinde oluşuna olan inançtan kaynaklıdır. “Tanrı insandadır” inancının bir nevi eylemsel ifadesidir. Buna kendi iradesini Tanrı iradesiyle, Tanrı iradesini kendi iradesiyle birleştirmenin ve ruhsal yüceliğe ulaşarak Tanrı’da erimenin eylemsel biçimi de diyebiliriz. Çember, yaşamın hareketini, canlılığını, evrimini, sürekli değişim ve dönüşüm halinde olan doğal yaşam döngüsünü ifade etmektedir.
Yukarıda da değerlendirdiğimiz gibi Alevilik inancında insan, Tanrı’dan bağımsız bir varlık değildir. Tanrı’nın bir parçasıdır. Tanrı doğayı ve tüm oluşumların toplamı olarak insanı kendisinden yaratmıştır. Bu açıdan insan yaşarken de Tanrısal özellik ve niteliklerini açığa çıkararak Tanrı’yı kendisinde var edebilir, Tanrısallaşabilir. Bu felsefenin bir yanı buyken diğer yanı ise ölerek tekrar özüne dönme inancıdır. Alevi inancına göre yaratılan, yaratanın görünen halidir. Doğa ve insan görünen Tanrı’dır. İnsan ne kadar kötülüklerden, çirkinliklerden uzak durur, yüreğini ve beynini temiz tutarsa, anlayışlı ve hoşgörülü olursa, bir o kadar Tanrısal özünü de ortaya çıkarabilir.
Dikkat edersek Zerdüşt’ün de Aleviliğin de dayandığı Tanrı anlayışı, Tanrıça inanç çağının, animizmin izlerini taşıyor. Tanrı kendisinden yaratan ve yarattığında var olandır. Bilinmez ve görünmez değildir. Kendisinden bir parça olarak yarattığı insana dost ve onunla birliktedir. İyiliksever, dost ve hoşgörülüdür. Nasıl ki ana Tanrıça hem yaşamın yaratıcısı, toplumun yaşamını idame ettirici gücü ve hem de yaşamın içinde insanlarla birlikte yaşamı paylaşan bir olgu ise Alevilerin Tanrısı da buna yakın bir sınırda seyrediyor. Bu inanç felsefesinin en güçlü ve etkili bir biçimde kendisini ifade ettiği cemler ve semahlar toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor, toplumsal değer yargılarını pekiştiriyor, komünal kültürün özümsenmesinde, kişilik eğitiminin sağlanmasında, yaşamın anlam gücünün artmasında çok temel bir rol oynuyor.  YARIN: Alevilik ve iktidar

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi