Dicle Haber Ajansı, önceki gün, “Roboskî için adalet arayışı” kurulunun 171’inci hafta toplantısını duyuruyor, insanlık arayan “hewar” sesini şu spotla özetliyordu:
“Roboskî’de yaylalarımız, arazilerimiz, dağlarımız, AKP iktidarının katlettiği katır cesetleriyle dolu!..”
Türk devletinin, Kürtlerin katırlarıyla savaşı, kaçakçılığı önleme amaçlı…
Devlete pay vermeyen ticarete kaçakçılık deniyor. Genellikle, Mafya düzenekli imparatorluklar değil, Kürtler “kaçakçılıkla mücadele” gösterisinin hedefidir.
Mesela, 1950’de iktidar olan Demokrat Parti (DP), İsmet Paşa’yı içeriye atma hesabıyla, İran’a koyun kaçakçılığı gerekçesiyle kurşuna dizilmiş 33 Kürt köylünün dosyasını açmış, ancak İsmet Paşa’ya güçleri yetmeyince, General Mustafa Muğlalı’yı cezalandırmakla yetinmişti. Sınır ticaretine böylesine “insani” bakan iktidar, bir süre sonra (tıpkı bugünkü AKP gibi) İttihat ve Terakki’nin yeşerttiği ırkçı ruha dönüş yapmış, Kürdistan sınırlarını mayın tarlasına dönüştürüp, dikenli tellerle çevirmişti.
1970’lerde, Kürdistan sınırları boylarında, “kaçakçılıkla mücadele” adı altında, kanlı gösteriler düzenlenirken, dikkatlerden uzak kuytuluklardaki rüşvet çarkında gemilerle, TIR ve tankerlerle içeriye (sigara, araç lastiği, yakıt, margarin, ilaç) mal sokuluyor, Başbakan’ın yeğeni Yahya Demirel de, hayali ihracat evrakıyla hazine kasalarına yanaşıp çantasını dolduruyordu.
AKP iktidarı, savaş uçaklarıyla giriştiği Roboskî Katliamı dünyada yarattığı tiksintiden sonra, insan kırımına devam edemeyince, ticaret aracı katırlara yönelmiş ve ordu, bu konuda zaferden zafere koşmuştu.
Bunlar olurken, geride büyük soygunlar gerçekleşiyor, hangi rüşvet ya da haracın karşılığı olduğu bilinmeyen dolar balyaları kamyona yüklenip, İstanbul içinde dolaştırılarak polisten kaçırılıyor, baskına uğrayan mekanlarda ise dolar desteleri, dolu kasa, kutuların yanında, para sayma makinalarıyla bir Mafya teşkilatı gün ışığına çıkıyordu.
Dükkanın bekçileri, hakiki yüzleriyle birer soyguncu, Kürdistan sınırlarındaki katliamlar da, soyguncu “vatanseverlerin” vatana hizmet tiyatrosu repliğiydi. Kürt düşanlığı hırsızların, soyguncu ve talancıların da vatanseverlik rozetiydi.
Bu rozetten hareketle, Gürcistan sınırını bilir misiniz? Bilmeyenlere kısaca anlatayım:
Hopa da sınır kapısı. İncecik akan bir ark, sınırı ayırıyordu. Sınır, ormanda belirsizleşiyordu. Mayınlı arazi, dikenli tel örgüsü de yoktu. (Yanlış anlaşılmasın, mayınlı, dikenli telli istemiyorum. İstiyorum ki, hiç bir yerde, sınırda mayın, tel örgü, tüfekli nöbetçi olmasın. Her yer Avrupa gibi insani olsun.)
Tavuklar birbirine katışıktı. İki tarafın dana, döve, inekleri, akşam olunca karşı otlaktan alışık ahırlarına dönüyorlardı. Deniz’de, iki taraf balıkçılarının ağları birbirine dolanıyordu.
Ticarette ise kaç, kaçak yoktu. Ticarette, iki taraf yok, tek taraf vardı. Sınır yok, her taraf, malların karşılıklı sergilendiği pazardı.
Yunanistan, Bulgaristan sınırlarını da gördüm. Oralarda da tel örgüler, hendekler yoktu. Geçen yüklü atlar, katırlar kurşunla durdurulmuyor, Türk medyası, “mallarıyla birlikte ölü ele geçirilen” kaçakçı hikayeleri anlatmıyordu.
Açlığı yenme arayışında, Gürcistan, Yunanistan, Bulgaristan sınırında asla yaşanmayan ve yaşanmamış trajediler, Kürdistan sınırları boyunca (İran, Irak ve Suriye) tekrarlanıyor, Yılmaz Güney’in sineması, Bekir Yıldız’ın edebiyatına da konu oluyordu.
Utanç…
Yılmaz Güney’in bir filminde, Türk askerleri “vatan menfaatine” vurdukları bir sırt kaçakçısının ölüsünü köyüne getiriyor, köylüleri sıraya dizip önünden geçirirken, subay “bu vatan hainini tanıyor musunuz?” diye soruyordu. Beli bükülmüş, omuzları düşmüş bir adam ölüye bakarken, iki gözünden ardı ardına ıslak topaklar kopuyor, titrek dudakları kımıldıyor, ses veriyordu:
“Hiç görmemişim, tanımamışım!..”
Tu sizin insanlığınızın yüzüne, ihtiyar adam, kağnıda cansız yatan insan çitilinin babasıydı. Korkudan, evladına sahip çıkamıyor, ailesini koruma adına onu tanımadığını söylüyordu.
Çünkü, o varlığı suç, kökleriyle düşman bellenmiş bir Kürttü. Günümüz dünyasında, hala hayatı tek kurşundan daha değersiz ve kaybından ötürü kimseye hesap sorulmayan...
Gördünüz, AKP iktidarının hesaplayıp, planlayarak Roboskî’de sahnelediği dehşetin bütün katilleri aklandı, paklandı, suçsuz olarak kenara kondu. Vahşi adam, şimdi katır katili ve Roboskîlilerin deyimiyle, dağlar katır ölüleriyle dolu…
Ancak, hiç bir şey sebepsiz değildir. İnsandan sonra sınırı geçen katır katlinin sebebi de, 1908’de İttihat ve Terakki ırkçılığı tarafından belirlenmiş, planı o tarihte yapılmıştır, genlerin ezberine yerleştirilmiştir. Amaç, Kürtleri rehin tutup, açlıkla terbiye etmektir. Ambargo adıyla 1990’larda bebeklerin mamasını çalıyor, erişkinlerin lokmasını talan ediyorlardı. Yakışır, onlar bugün katır katili…