• Hep çocuk kalmayı başaranlardandı. Bu yüzden sınırsız yaşam enerjisiyle doluydu. Sadeliği ne kadar da sıra dışı, hassas, duygulu ve nazikti. Çılgın, deli dolu… Ab-ı hayat içmişçesine ta kadim zamanlardan, henüz yeryüzü derelerinden sütün, şarabın ve kayalardan balın aktığı çağlardan gelmiş gibi coşkulu.

ROJDA SÊRT

Ben seçkin bireylerin meydana getirdiği doğal bir toplum peşindeyim. Mevcut uygarlık, bireyi hem toplumuna karşı hem de kendisine karşı yabancılaştırdı. Köleci uygarlığın köleleştirdiği, feodal uygarlığın serfleştirdiği, kapitalist uygarlığın işçileştirdiği insan doğal ve sade olamaz. Ben bu çağın insanı değilim, uygarlığın pisliğine bulaşmamış insanı esas alıyorum” diyor, dağların piri.

Sonsuz bir arayışın tutkulu aşkıdır, kendi topluluğunun güzide bireylerini yaratmak. Kadınlı-erkekli bu topluluk, evrenin ve insanlığın amacıdır. Zamanın ve mekanın sınırlarını zorlayanlar, ahlaki davranışlar ve büyük eylemler uğruna hayatlarını vermeye her zaman hazırdırlar. Oysa ki bu çağın insanı yalnızca maddi teselliyle yetinir. Onun içindir ki ürettiklerinin kölesi olur ve yaşamını çepeçevre kuşatan sahte avuntuların aymazlığı içinde her zaman uyurgezer haldedir. Bakışlarında boşluğun derin dehlizleri, gülüşlerinde alaylı kibir. O zavallı bir hasta ve yazgısına boyun eğmiş biçare… Hangi su temizleyecek kirimizi ve hangi ateş arındıracak murdarlığımızı? Canlar dirhem dirhem eriyor, ses yok. Cayır cayır yanıyor, ses yok. Duymuyor ve görmüyor bu çağın insanı.

Sorxwînler, Zelaller ve Agirîler bu çağın insanı olmayacaklardı, zaten özgürlük de verili olan gibi olmama kararını vermekle başlamıyor muydu bir yerde? O halde deccalın elinin uzanamayacağı yerlere gidilmeliydi. Çöllere, ormanlara, dağlara. Evet evet, dağlara gidilmeliydi.

 

Pir Zarife’nin yiğitliğini kuşandı

Yurdunda yaşanan acı hatıralar silinmemiştir hafızasından Sorxwîn’in. Ne Pir Seyitler ne de Pir Zarifeler unutulmuştur. Yaşanan her anın değeri vardı. Acı da olsa mutlu da olsa, eşref-i mahlûkat denilen insan için unutmak ihanetle özdeştir. Kuşanır aksakallı bilge Pir Seyit’in arifane bilgeliğini, kuşanır Pir Zarife’nin yiğitliğini… Yol alır dağ erenlerinin dergâhına… Dağ Pirimizin huzuruna buyuracaktı ve kendisini bülbül-ü Şeyda sanacaktı gülistan bağında… Sorxwîn, Pirimizin dergâhında yaşam ve mücadele gerçeği karşısında yeniden doğmuş gibi her şey çocuk merakı ve heyecanıyla öğrenecek hayata sil baştan yeniden başlayacaktı. Bahsi edilen her konu Sorxwîn’e önceleri ağır gelecek ve ezildiğini sanacaktı. “Kemalist ideolojinin etkileri” diyecekti Pirimiz ve devamında; “Ferhat’ın gönlünde kaç Şirin vardı ya da Leyla’nın gönlünde kaç Mecnun var” diye soracaktı. Daha önce hiç bu biçimde sorgulamamıştı unutulmayan acı hatıraları. O halde sorgulanmalıydı. Anlama çabası içinde tefekküre geçti. Varlığını oluşturan her zerreyi sorgulamaya başlamıştı. Kadınlığını, toplumsallığını, ulusallığını…

Sorxwîn’in yeni olan her şeye zihni açıktı. Hızlı bir biçimde kavrıyor ve erkenden öğreniyordu ve aldıklarını dane dane içselleştiriyordu. Ne de olsa Munzur vadilerinin bereketli topraklarında ve Peri’nin duru sularında büyümüştü. Pirimizin dergâhının talihli bir şagırtıydı bu açıdan. Dur durak bilmeyen öğrenme istemiyle, dizginlenemeyen çocuksu heyecanıyla, hayatı yeniden yeniden keşfe koyuluyordu. Kadının gizil tarihinin peşine düşmüştü. Uygarlığın yuttuğu yitik kadınlardan olmayacaktı. Yüksek dağların Tanrıçası Ninhursag’ın hikmetini ve yaratıcılığını, İştar’ın aşk ve zaferini, Tiamat’ın teslim olmayan ve direngen kişiliğinden alacaktı gıdasını. Tüm bu özellikler ve daha fazlası Pirimizin karakterinde toplanmıştı.

O bir değil, bütün bir insanlık haliydi. Bu yüzden durgun değil, sürekli değişim ve dönüşüm halindeydi. Evrensel yaşam, onun ruh ve bedeninde yansımasını buluyordu. Acımasız ve zalim tanrıların Pantheon’una aykırı özgür kişiliğiyle sürekli başkaldırı halinde olan, ‘dağın aşığı’ olarak bilinen Dionysos’a benzetecekti Piri’ni. O da tıpkı Dionysos’un ardından giden Bakkha’lar gibi “Ne mutlu bahtı açık olana, ne mutlu tanrıların sırlarına erene! Hayatını bütün kirlerden temizleyip, günahlardan ruhunu arındırıp gönlünü Dionysos’a verene! Ne mutlu, Dionysos’un ardından gidene” diyecekti. Bakkhalar (kadınlar alayı) dağların perileri ya da erenleri, onlar da köleci uygarlığın kendilerine dayattığı sınırlar içinde tutsak olmayacaklar, yalnızca gergef dokuyarak veya mekik işleyerek yaşamlarını sürdürmeyecekler, uygarlığa ait ne varsa hepsini geride bırakıp dağların Tanrısı Dionysos’a kaçacaklardı.

 

Yüzü doğaya dönüktü

Onun da Önderliğimiz gibi her bakımdan yüzü doğaya ve topluma dönüktü; insanın- insanla, doğanın-insanla, erkeğin-kadınla ilişkilerinin nasıl daha uyumlu olabileceğini öğretiyordu. Bütün yaşanan sorunlar ilişkilerdeki ahengin bozulmasından kaynağını alıyordu. İnsanın sırrı doğada, doğanın sırrı evrende gizliydi. İnsan doğa ve evren gizinin taşıyıcısıydı. Doğanın sırrı, insanın sırrında gizliydi; doğa sırlarına ve gücüne ermek yani Tanrılaşmak… Devletli uygarlığın zorla egemenlik altına almak istediği kadınlar, bastırılmışlığa ve zoraki kalıplara koymaya karşı bir tepki olarak dağlara özgürlüğe koşmuşlar, Dionysos alayında yerlerini almışlardı.

Botan’ı mesken eyledi

Ruhu iktidarlar tarafından teslim alınmayan her kadın, özgürlük eğilimini potansiyel olarak bağrında taşır. Sorxwîn de Pirimizin öğretisinin ilhamıyla yüklüdür. Aşılır aşılmaz engebeli denilen dağların kapıları, o da diğer erenler gibi Pirimizin dergâhında dağlardan akan nehirlerin, pınarların, açan çiçeklerin, ağaçların ve vadilerin güzelliğinin cazibesine kapılır. Coşkun bir sel gibi akar da akar. Ak gerdanlı şahin gibi kanatlanır dağların semalarında. Botan’ı mesken eyledi, yurt belledi. Dağ taş aşinasıydı artık. Botan’ın, yıkıntılar içinde harap olmuş köy evlerinin duvarları üzerinde tünemiş puhu kuşlarının yaktığı ağıtları dinledi. Kasaplar Vadisi’nin kayalarına sinmiş insan çığlıklarını duydu. Hêzil suyundan geçerken yansısına baktı, akan suda erenlerin siluetini gördü, yazın kavurucu sıcağında sığındığı meşe gölgeliğinde otururken yaprakların kendisine şarkı söylediğini, Herekol’un zirvelerinde uğuldayan yelin, ıslıklarını duyumsadı. Botan’ın cümle tabiatına erenlerin ruhu sinmişti. Baktığı ve gördüğü her şeyde canları görüyordu; Egîd’in küçücük boyunun içinde taşıdığı kocaman yüreğinin cesaretini, sırtını verdiği asi Çirav’ın duruşunda, su içtiği her pınarın duruluğunda, yaktığı her ateşte Zelal’i, açan her sarı çiğdemde Agirî’yi görüyor, Cihan’ın ruhunun kendi kalbine aktığını seziyordu.

Kadın-doğa çakışmasında kendini buldu

Sorxwîn yıllar sonra örgütüne yazdığı bir raporunda, kadın-doğa ilişkisine ve kadın-erkek çelişkilerine dair düşüncelerini şu kelimelerle dile getirmişti: “Doğrusunu söylemek gerekirse kadın-doğa çakışmasının ayrıcalıklı bir şey olduğunu tadamamıştım. Genç yaşta partiye katıldığımdan pek anlam veremiyordum. İlk kez Önderlik sahasında bu yönlü çelişkiler yaşadım, ancak derinleşmem ve kendimi geliştirmem daha sonra gerçekleşti”. Pirin dergâhındayken başarılı bir şagırt olmasına rağmen tam olarak erememişti hakikatin sırrına. Kadın-doğa ilişkisinin gizemine dağlarda, dağlarda eriştiğini ifade edecekti.

 

Hep çocuk kalmayı başardı

Sorxwîn’le ilk olarak takvimler hazan mevsimini gösterirken, Heftanîn dağlarının ‘Geliyê Pisaxa’ vadisinde karşılaşmıştım. Gönlü, güzün sarı soluk rengiyle değil, baharın çılgın kızıl tonuyla boyanmıştı. Yüreği sıcak ama sıcacıktı. Sarı, dağınık, kısa perçemi dökülmüştü çocuksu yüzüne. Pirimizin dediği gibi, “hep çocuk kalmayı” başaranlardandı. Bu yüzden her zaman sınırsız yaşam enerjisiyle doluydu. Sorxwîn’in sadeliği ne kadar da sıra dışı, hassas, duygulu ve nazikti. Bu nedenle o kadar mümtazdı ki, kendisine hayran olmamak mümkün değildi. Çılgın, deli dolu… Ab-ı hayat içmişçesine ta kadim zamanlardan, henüz yeryüzü derelerinden sütün, şarabın ve kayalardan balın aktığı çağlardan gelmiş gibi coşkulu.

İlk o varırdı düşman mevzisine

Toprak rengi gerilla elbisesiyle nasıl da benziyordu zapt edilemeyen, asi, benekli ceylan postunu bedenine saran Bakkhalara. Erenlerin her zaman en önünde yürürdü. Gittiği eylemlerin hep önünde, saldırı kollarında yerini aldı. İlk o varırdı düşmanın mevzisine, ilk o ulaşırdı dağın zirvesine. Ve şafağın kızıllığında doğan güneşi ilk o selamlardı. Ava çıkardı her gün doğumu öncesi, ama kıyamazdı nazlı ceylanları vurmaya. Eli boş gelince yarı muzip bakışlar ona yönelirdi. Yaramazlık yapmış bir çocuk gibi dudakları aşağıya doğru iner “yarın, mutlaka ama mutlaka yarın başaracağım” derdi.

Hazanın sarı gölgeleri hiç düşmedi yüzüne

Aradan uzun zamanlar geçmiş, seller sular akmış, mevsimler birbiri ardından gelip geçmişti. Çok acılar yaşanmıştı, takvim bir bahar vaktini gösteriyordu. Şehit Harun vadilerinin derinliklerinde büyük bir kadın alayıyla ceme durmuşlardı. Yılların muhasebesini yapıyor, toplumsal ve bireysel olarak ruhlarını yıkayıp yenileniyorlardı. Pirin ve halkın huzuruna çıkıp rızalarını alacaklardı. Pirimize bağlılık ahdi etmeye gelmişlerdi. Bu cemimizin bitiminde tekrardan karşılaşmıştım Sorxwîn’le. Bu sefer karşımda hayatta acı-tatlı çok günler görmüş ve geçirmiş, olgunlaşmış ve tecrübe kazanmış birini görmüştüm. Ama yine de hazanın sarı gölgeleri düşmemişti şen yüzüne. Hep öyle güleç, hep öyle candan, derin, çocuksu bakışlar…

11 Nisan 2006’da Botan’da

11 Nisan 2006’da, Botan sahasında düşman güçlerinin Besta’ya yönelik saldırısında Heval Sorxwîn’in 8 yoldaşıyla birlikte şehit düştüğünü öğrendim.

Ah bir gülen, bir ağlayan deli Nisan! Ah bir hüzünlenen, bir neşelenen deli Avrêl! Ah ki ne ah… Çağıl çağıl akan şelale, duru mavi gökyüzü, dağların kuytu ve yamaçlarında esen karayel, toprağın bağrına derinlemesine kök salmış koca çınar, lal kesilmiş kara kaya; duyun sesimi, duyun çığlıklarımı! Dağların gizli güçleri, erenleri ölürse dağlar sahipsiz kalır ve günden güne çökerler bilir misiniz? Pir’in yolundan şaşmayan hakikat erenleri, bizim sarsılmayan dayanağımız ve yol göstericilerimiz, şahadetinizin yıldönümünde sizleri sevgi ve özlemle anıyor, ruh yüceliğinizin önünde saygı ile eğiliyorum.

* * * 

GÜNLÜKLERİ YAYINLANDI

YJA STAR komutanı Sorxwîn Ciwana Munzur, yaşadığı uzun soluklu gerilla deneyimini anlattığı günlükleri ‘Bitmeyen Tarih Bitmeyen Yolculuk’ adıyla çıktı. Newaya Jin gazetesinin derlediği 285 sayfadan oluşan kitap Meyman Yayınları tarafından basıldı.

Kitabı temin etmek isteyenler, meyman2018@gmail.com e-mail’ine yazabilir ya da 0031 65 79 13 0 39 telefon hattını arayabilir.