Dağlık Karabağ’da barışı beklemek-II
Forum Haberleri —

.
- Çocukken tek istediğim büyüyüp gazeteci olmak, yabancı topraklara seyahat etmek ve ülkemin hikâyelerini paylaşmaktı. Bu dileğim gerçeğe dönüştü. Ama şimdi her gece aynı rüyayı görüyorum: Güvendeyim ve bir savaş gazetecisi değilim. Sonra kabusum haline gelen şeye, rüyamın gerçekleşmiş haline uyanıyorum.
SİRANUSH SARGSYAN
Şu anki abluka aktif bir savaş değil; bunun yerine Azeriler gıdayı silah olarak kullanıyor. Geçtiğimiz yıl 12 Aralık’ta Azerbaycan, Birleşmiş Milletler’in “sahte” olarak nitelendirdiği çevresel kaygıları bahane ederek Laçin Koridoru’nu tekrar kapattı. Ekonomisi tamamen petrol ve gaza bağlı bir devlet, sözde “eko-aktivistleri” maden çıkarma faaliyetlerini protesto etmek üzere gönderdi ve karşılığında bizi aç bıraktılar. Nisan ayında Azeriler bir kontrol noktası kurdu ama hala tıbbi malzeme dahil hiçbir şeyin girmesine izin vermiyorlar.
Sıradaki yaşlı kadınlar bana annemi hatırlatıyor. Belki de bu boğucu bir özlemden kaynaklanıyor. Geçen yılın sonunda, ablukadan hemen önce Ermenistan’ın başkenti Yerevan’a gitmişti ve şimdi geri dönemiyor. Aslında ekmek sorununun olmadığı Yerevan’da olmasının iyi olduğunu düşünüyorum. Her akşam beni arıyor ve ağlıyor, onların yiyeceği var ama bizim yok diye utanıyor. Onu bir daha ne zaman göreceğimi ya da görüp göremeyeceğimi bilmiyorum.
Eski kuşak, ilk savaş sırasında, onlar da kuşatma altındayken nasıl çözüm bulduklarını ve kendi deyimleriyle “taştan su çıkardıklarını” hatırlıyor. Bugün çevremdeki yaşlı kadınlar, neredeyse hiç yoktan lezzetli ikramlar yaratarak hünerlerini sergiliyorlar. Gata ve şekerlemeler geleneksel olarak un, ceviz ve şeker karışımından yapılıyor. Ancak kuşatma altındaki Dağlık Karabağ’da şeker bulunmadığı için savaş zamanındaki tarifte şeker yerine dut pekmezi kullanılıyor. Benim için pekmezin acı tatlı kokusu savaşın, ablukanın ve hayatta kalmanın kokusu.
Kuşatma bana sürekli çocukluğumun anılarını hatırlatıyor. Okul yılı yeni başladı ve ebeveynler çocuklarını kırtasiye malzemeleri, sırt çantaları, kıyafetleri ve hatta yiyecekleri olmadan okula nasıl gönderecekleri konusunda endişeli. Ben küçük bir kızken bizim de defterlerimiz yoktu, bu yüzden kağıtları birbirine bağlardık. Kışın, derslerimizi yapabilmemiz için her öğrenci okul sobasını ısıtmak üzere bir kütük getirmekle görevlendirilirdi.
Tıpkı birinci savaşta olduğu gibi, üç aydır dükkânlarda şeker bulamıyoruz. Çikolata bulmak neredeyse imkansız.
Arkadaşımın kız kardeşinin 7 yaşındaki kızı evlerinin arka raflarından birinde biraz çikolata buldu. Birkaç saniye mutlu oldu, sonra yemeyi reddetti. Çikolatanın tadını unuttuğunu ve şimdi yerse, daha sonra hiç kalmadığında daha zor olacağını söyledi.
İlk savaş sırasında, 9 yaşındayken ağır bir böbrek hastalığına yakalandım. Köy doktoru yaşayamayacağımı söyledi – ölümden çok kolay bahsediyordu, belki de her gün ölüm gördüğünden. Gün boyunca bombardıman altındaydık ve sokaklarda araba yoktu. Bir gece babam beni ve annemi bir kamyonla köyümüzden başkent Stepanakert’teki çocuk hastanesine gönderdi. Hastalandığım için kendimi suçlu hissediyordum: 14 yaşındaki kız kardeşim ve 11 yaşındaki erkek kardeşim 3 yaşındaki kız kardeşime tek başlarına bakmak zorundaydı ve babam cephedeydi. Henüz düzenli bir ordumuz yoktu ve erkekler sırayla cepheye gidiyordu. Ziyaretime gelen bir akrabam bana iki kalıp çikolata hediye etti ve ben de onları hastane yatağımdaki yastığımın altında sakladım. Her gece onları çıkarıp kokladım. Onları yemeye cesaret edemedim: Kendimi çok suçlu hissediyordum ve çikolata çok değerliydi.
Babam sık sık savaşa gidiyordu. Annem hastanede bana baktığı için boş zamanlarını evde, kardeşlerimle geçirmeye gelirdi. Neredeyse tüm Ermeniler gibi babam da iyi bir satranç oyuncusuydu ve farklı askeri birlikler arasında şampiyonalar düzenlenirdi. Ancak babam komutanına ailesine bakmak için eve gitmesi gerektiğinden katılamayacağını söyledi. Komutan buna izin vermedi– eğer katılır ve takıma zafer kazandırırsa, kendisine izin verileceğine ve beni ziyaret etmesi için Stepanakert’e gönderileceğine söz verdi. Babam da aynen bunu yaptı: Hastaneye girdiğinde kendimi dünyanın en mutlu insanı gibi hissettim. Karşımda Kasparov’dan, Botvinnik’ten ya da diğer satranç şampiyonlarından bile daha büyük duruyordu. Bana sakız verdi, ben de sakızları hastanedeki arkadaşlarıma dağıttım ve onu herkesle tanıştırdım.
Daha sonra son kullanma tarihi geçmiş çikolataları ona verdim ve kardeşlerime götürmesini istedim, böylece ölümcül bir hastalığa yakalandığım ve babamın zamanını onlardan çaldığım için duyduğum suçluluk duygusunu hafiflettim.
2020’de üçüncü savaş patlak verdiğinde, en çok ihtiyaç duyulan yerde yardım ettim: Stepanakert fırınında ekmek pişirerek. Buna barış ekmeği adını verdik ve sınırdaki askerlere gönderdik. Savaşın ikinci haftasında Stepanakert doğrudan bombalandığında o fırın da yerle bir oldu. Şehirde özgürce yürümek bile mümkün değildi, ben de Erivan’a gitmeye karar verdim.
Dünya Dağlık Karabağ’da olanlardan habersiz görünüyordu. Bölgedeki diğer kadınlarla birlikte BM, AB, ABD, Rusya, Fransa ve diğer ülkelerin büyükelçilikleri önünde protestolar düzenledik. Büyükelçileri davet ettim, ancak bölgemizden önceki son Ermeni yerleşimi olan Kornidzor’dan geçemeyeceklerini söylediler– sanki onlar için biz yokmuşuz gibi. Ermenistan’da Vardenis ya da Azerbaycan’da Gence’de patlamalar olduğunda, her iki ülkenin BM temsilcileri olay yerini ziyaret eder ve endişelerini dile getirirlerdi. Ancak Dağlık Karabağ’da öldürülen çocuklar hakkında konuşulmuyordu. Kanlı savaşı durdurmaya yardımcı olabileceğini umarak yabancı gazetecilere ülkemde neler olduğunu dünyaya anlatmaları için yardım etmeye karar verdim. Başlangıçta Dağlık Karabağ’da çok sayıda yabancı gazeteci vardı. Burada çalışan İngilizce konuşan gazeteciler için gönüllü olarak düzeltmenlik yaptım.
Birinci savaştan önceki hayata dair tek bir anım var. Soluk bir fotoğrafta yer alıyor, ancak benim hatırladığım fotoğraf çekilmeden önceki tehlikeli yolculuk: Atalarımızın köyü olan Taghavard’a, dedemleri ziyarete babamın Sovyet motosikletiyle gitmiştik. Motosikletin üzerinde annemin kollarındaydım, erkek kardeşim babamın önündeydi ve kız kardeşim de arkada, rüzgar ıslık çalıyordu. Tarlaların kenarlarında buğday başaklarının fısıltılarını dinleyerek koşardık. O tarlalar bana sonsuz görünüyor. Zihnimde ne ablukalar, ne kapalı yollar, ne de savaş var. Bazılarına tehlikeli bir yolculuk kabus gibi gelebilir. Ama bu benim kaçışımdı.
Çocukken tek istediğim büyüyüp gazeteci olmak, yabancı topraklara seyahat etmek ve ülkemin hikâyelerini paylaşmaktı. Bu dileğim gerçeğe dönüştü. Ama şimdi her gece aynı rüyayı görüyorum: Güvendeyim ve bir savaş gazetecisi değilim. Sonra kabusum haline gelen şeye, rüyamın gerçekleşmiş haline uyanıyorum.
Kaynak: New Lines Magazine
Çeviri: Dünyadan Çeviri







