Biliyorum, savaşta insan ölmez, insanlık ölür.
Ve her ölümde bir hücremi daha kaybederim, ölenin kimliğine bakmadan.
Savaşı çıkaranlara öfkem bin kat daha artar.
Ve her ölüm karşısında yeniden sorarım yanıtı belli o soruyu, acizliğimden.
„Neden?“
***
HPG kaynaklarına göre 81, Türk resmi kaynaklarının rakamlarına göre 24 askerin Kürt gerillalar tarafından öldürülmesinden sonra, ‘alıştırıldığımız’ görüntüler sokakları, TV ekranlarını ve gazete sayfalarını doldurdu yine. Kürtler ve Türk-olmayan diğer halklara karşı toplu linç girişimleri; BDP binalarına saldırılar, en büyük bayraklarla düşmek yollara. Ama kelimenin tam anlamıyla ‘düşmek’.
„Neden?“ sorusunun yanıtıydı sokaklarda yükselen ses: „Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil...“
Oysa, ‘tek’de inat, öteki’nin yaşam hakkına saldırıydı. Savaşın, hakkı gasp edilen yanından bakarak haklı görülebileceği belki de biricik alan, „varlığın savunulması eyleminin“ adı olarak.
‘Tek’de inat 1908 ya da 1915 idi, ‘28 Kürt’ isyanı idi, 6-7 Eylül idi, Maraş, Tokat, Çorum idi, Sivas idi, Gazi idi. Tek’de inat Vedat Aydın, Musa Anter, Hrant ya da Rahip Santoro ya da Piskopos Luigi Padovese. Tek’de inat Aleviyi inkar, Süryaniye zulüm, Ezidiye küfür, Museviye tarihsel ve köklü bir düşmanlık... Çünkü Türk politikasındaki Tek’çilik, koyu bir ırkçılık, şoven bir milliyetçilik, fanatik bir islamcılık, aşırı bir mezhepçilik ve bunlarla yoğrulmuş iflah olmaz saldırganlıktır.
Çünkü tek’çilikin kendi kimlik kurgusu da, çevreyle kurduğu ilişkileri de aynı hayali korku üzerine oturmuştur: „Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur.“
Türk’ün dosta da ihtiyacı yoktur: „Bir Türk dünyaya bedeldir!“
Ama yetmedi. Bir avuç gerilla kopardı bütün ezber kalıplarını kökünden.
Neden?
***
Bize benzemeyen düşünce ya da eylemleri genellikle ‘sapık’ diye tanımlayan bir kültür içinden demokrasi çıkmaz, biliyorum. Bu tek’çi yaklaşım, bir nesnenin henüz beyine ulaşmamış görüntüsünün sadece optik bir araç olan gözdeki „ters“ görünümü gibi. Beynin görevi, göze tersine yansıyan dünyayı, düze çevirmek, ayakları üzerine oturtmaktır. Beyine bunun için gereksinim vardır.
Ama ne yazık ki bu ülke „fikri hür, vicdanı hür“ aydını çok zor yetiştirebiliyor. Çünkü ne okulu ya da üniversitesi, ne medyası ya da ‘aydını’, ne de adalet sistemi hür değil, tek’lerle sınırlanmış. Tek’çiliğin olduğu yerde, sorunlara çözüm önerisi getirmek mümkün olamaz çünkü düşünmenin organı beyin olmadan çözüm üretilemez.
Çünkü bu ülke tek’e oturtulmuş kuru bir politikayı, inat’la sınırlanmış bir yöntemle sürdürmeye yüzyıldır kararlıdır.
***
Ve inat, dün „güzel şeyler olacak’ diyen bu devletin başkanından taşıyordu sokağa: „İntikamımız misliyle olacak!“
Kimden intikam?
30 yıldır, ancak Cehennem Zebanileri’nin üretebileceği şer politikalarının hepsi ‘misliyle’ uygulandı zaten. Ve Kürt halkı siyasal istemlerinden de, siyasal iradesinden de vazgeçmedi ve örgütlendi, büyüdü, devleşti. Kime misliyle ödettirilebilir eşitlenme isteğinin bedeli?
Kandil, Kaf Dağı’nın ardındaki umuttur. Kimi zulmünü artırmak için ister ulaşmayı, kimi özgürlüğü yaşamak için.
***
Sokağa çıkıp önümüze gelen ilk 10 kişiye sorsak tercihini, ya kendiyle sınırlayarak ya dünyaya yayarak, „özgürlük, adalet, eşitlik“ diyecektir. Oysa, çıkarlar üzerine oturtulmuş iktidar gerçekliği, Türkiye yönetiminin biricik yönelimi. „Amaca ulaşmak için her şey mubahtır“ makyavelizmi ya da „çıkara uygun olan her şey ‘iyi’dir“ ahlakı, „terör“ adıyla yansıtılan bir „özgürlük mücadelesine“ karşı, uyuşturucu satmaktan katliam düzenlemeye, kadın pazarlamaktan kendi adamlarını öldürmeye kadar yapılmadık pislik bırakmadı bu ülkede devlet.
Adını koyalım önce: Bu ülkede Kürtler ve Türk-olmayan diğer halklar gasp edilmiş kimliklerinin özgürlüğünü ve sahibine teslimini istiyor. Kimliklerin özgürleştirilmesi ve Anayasal bir güvenceyle eşitlenmesini savunuyorlar yıllardır. „Tek, tek, tek“ diye nara atanlara karşı „bütün halklar özgürce, eşitçe, adilce bir arada yaşamalıdır“ diye yırtınıyor on yıllardır. Demokratik ve özgür bir ortak vatanda, adil ve eşit ilişkilerle ve kendi kimlikleriyle anılarak birlikte yaşamak istiyorlar sadece. „Bin yıllık kardeşlik“ yalanına bile inanmaya hazırlar ama her kardeşin kendine ait bir adı, bir kimliği vardır ön kabulü ile.
***
„Savaş nasıl durdurulabilir“i konuşmadan savaş durmaz.
„Neden başladı bu kıyım?“ diye sormadan, anlamak mümkün değildir aslında barışın çok da kolay gerçekleştirilebileceği gerçeğini.
Meydanlarda „kahrolsun savaş“ demekle durmaz savaş. Savaşın nedenlerini anlamaya çalışmadan „şehitler ölmez, vatan bölünmez“ diye haykırmak ise ne savaşın kaybını azaltabilmekte ne de sorunun çözümüne katkı sağlamaktadır. Oysa halklar bilinçle istemezse eğer savaşlar olamaz.
„Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı yağmurun, / Bulutların rüzgarla sökün ettiği. / Ama savaş öyle değil, savaş rüzgarla gelmez; / Onu bulup getiren insanlardır.
Duman tüten topraktan bahar boyunca, / dökülüp yükselir birden gökyüzü. / Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin: /  ‘Sen’ istersen olur barış, istersen çiçeklenir.“ (Brecht.)