Öcalan'ın "tarihin sonu" tezlerini değerlendirirken, yaptığı şu tespit de günümüze ışık tutuyor: "Hegel tarzı iktidar-devlet-uygarlık fenomenlerinin sonlanışları evrensel tarihin sonu değil, başka bir paradigmadan yeniden yeni bir başlangıç anlamına gelmektedir. Evrensel tarihin hep dipte olan ama sürekli ana damarlarından toplumsal tarih, uzun aralardan sonra yeniden başını gün yüzüne çıkarmakta ve tarihsel rolünü oynamaya hazırlanmaktadır."

ABD'nin Irak müdahalesi sonrası 2004 yılında ortaya çıkan ve kimi kısmı eylemlerin ardından kuluçka dönemine giren DAİŞ, "Arap Baharı" olarak isimlendirilen süreçte başta Irak ve Suriye olmak üzere güçlü bir çıkış sergiledi. Gerici ve vahşi yöntemlerle de olsa kendi içerisinde bütünlük arz eden ideolojik formasyonu, sahada çok güçlü bir askeri nizama çevirerek, Ortadoğu'yu kasıp kavurdu, denilse yeridir. Bölgenin sosyolojisini çok iyi tahlil eden ve ideolojik olarak referans aldığı selefiliği sonuna kadar pratiğe geçiren DAİŞ, bölgedeki tüm güçlere kök söktüren bir güce ulaşarak, Irak topraklarının yüzde 40'ından fazlasını, Suriye topraklarının ise yüzde 33'ünü ele geçirdi. Yöneldiği yerlerde kafa kesmeler, kadın kaçırma, köle pazarları kurma ve akla hayale gelmeyecek yöntemlerle bir korku imparatorluğu yarattı. Böylece Mısır'da, Libya'da, Somali'de ve dünyanın birçok yerinde aynı görüşte olan fundamental örgütleri kendisine biat ettirdi.

Avrupa metropollerinde birçok yeni yöntemle katliamlar yapıp, radikal İslamcıların sempatisini kazandı. Daha birçok uygulamasıyla kendisine yakın görüşte olan radikal İslamcı hareketleri etkilemeyi başardı. Düşüncesini ve eylemlerini kabul etmeyen İslamcılara da, ya İslam tarihinden referanslar vererek görüşlerini çürüttü ya da tekfircilikle suçladı.

Örneğin Suriye'deki birçok örgüt talan ve yağma ile uğraşırken, DAİŞ talan ve yağmaya "savaş ganimeti" diyerek, İslamiyetin çıkış yıllarına atıfta bulundu. Bugün teslim olanlarla konuştuğumuzda da birçoğu, "Biz İslam'da olmayan bir şey yapmadık, İslam'ı uyguladık" diyebiliyor. Diğer örgütler başka ajandaları uygularken, her ne kadar DAİŞ'in önüne konulan ajandalar olsa da onlar, belli bir süre sonra kendi ajandalarını uyguladı ve sistem oluşturdular. "Devlet" ve "hilafet" ilan ederek, para basma, pasaport çıkarma gibi eylemlerle kurumsallaşmaya gitti.

Şüphesiz ki bunları DAİŞ güzellemesi yapmak için anlatmıyoruz. Ama karşımızdaki düşmanın kim olduğunu da unutmamamız ve bugün kafileler halinde Demokratik Suriye Güçleri'ne (QSD) teslim olmalarının sıradan bir olay olmadığını ve yaşananların tarihi mahiyette olduğunu belirtmek için dile getiriyoruz. Çünkü herkes için ölçü biraz da düşmanın büyüklüğü ve küçüklüğüdür...

Hitler-DAİŞ benzerliği

Tarihin belli belirli kesitlerinde ortaya çıkan her hareket ve yapı kendi sistemini inşa etmek için uğraşmıştır. Başka bir deyişle varolandan hoşnut değildir. Tabi çıkışlar önemlidir. Ama daha da önemli olan çıkışların zamanlamasıdır. Mesela 16. yüzyılda Avrupa'da başlayan ulus-devlet kurma hareketleri de benzer bir şekilde uzun yıllar tüm kıtayı kan gölüne çevirmiştir. Ulusu olanın devlet, devleti olanın da ulus yaratma süreci öyle kolay olmamıştır.

DAİŞ'in son 4-5 yılda Ortadoğu'daki pratiklerine bakıldığında talan ve yağmada Moğollarla, kaçırdıkları çocuklardan "Eşbal el xilafe (hilafetin geleceği)" ismiyle ordular oluşturmalarıyla Osmanlı'nın devşirme sistemiyle, kadınları köle pazarlarında satmalarıyla Roma ve Osmanlı imparatorluklarıyla, alan hakimiyeti için verdiği savaşa bakıldığında ise Avrupa'daki ulus-devlet kurma süreciyle benzerlik kurulabilir. Ama etnik, mezhebi ve dini farklılıklara karşı giriştiği katliamlara bakıldığında da en çok Hitler ile benzerlikleri görülür. Tarihsel olaylar için benzeştirmeler çok yerinde olmasa da 5 yıllık pratikler bunu gösteriyor.

DAİŞ yukarıda sıraladığımız vahşi yöntemleri en uç ve radikal şekillerde uyguladı. Buradaki kritik soru ise, "tüm bu vahşi pratiklerin hepsine başvuran Moğollar, Roma, Osmanlılar, İslamiyetin çıkış yıllarındaki Arap yayılmacılığı ve son olarak da ulus-devlet kurma süreçleri geniş tarihsel kesitleri kapsarken, DAİŞ'in ömrü neden bu kadar kısa oldu?" sorusu olmaktadır.

"Tarihin sonu"

Belki bu sorunun cevabı olarak birçok faktör öne sürülebilir ve tüm faktörlerin de haklı yanları olabilir. Ama asıl üzerinde durulması gereken "zamanın ruhunu yakalayamama" faktörünü unutmamak gerekir. Örneğin tüm Avrupa'ya hakimiyet iddiasındaki Napolyon'un yürüyüşü ulus-devletin zirve yıllarına denk geldiği gecikmiş bir ideolojiyken, Hitler'in Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin bir rövanşı olarak üstün ırk temelinde giriştiği savaş da dönemine göre gecikmiş bir savaş olduğu gibi DAİŞ'in ideolojisi de geçikmiş bir ideolojiydi.

Gerçekten çok büyük bir askeri, teknik, düşünsel ve Ortadoğu İslam coğrafyası için kolay ikna edici dini argümanlara sahip olan DAİŞ, özellikle dini zemin üzerinden yürüyerek, büyük kitlelere ulaşmayı başardı. Siyasi ajandasının toplamı bir yana, ideolojisine baktığımızda halifeliğin Emeviler'den Abbasilere geçtikten sonra liberalleşmesini, Osmanlı'ya geçtikten sonra araçsallaşmasını ve son yüzyılda da ortadan kaldırılmasını kitleleri etkilemek için iyi (kendileri açısından) kullandı.

Hegel'in nasıl ki Napolyon için "tanrının ulus-devlet olarak Napolyon şahsında yeryüzüne indiğini" savlaması gibi DAİŞ de "gerçek İslam benim" ve "Allah'ın sözünü pratiğe geçiriyorum" gibi bir söylemle İslam coğrafyasında büyük kitlelere ulaşmayı başardı. DAİŞ'in yenilgisinin tahlili şüphesiz ki çok boyutlu şekillerde yapılacaktır, ama zaman açısından bakıldığında bu kadar güçlü oldukları halde yenilgilerinde moda deyimle "zamanın ruhunu yakalayamaları" gibi bir yorum da yabana atılamaz. Örneğin Hegel, "Yunan şehir devletlerinden Napolyon'un ulus-devletine" kadarki sürecin sonunda "tarihin sonu" tespitinde bulunmuştur. Bu noktada DAİŞ'in de sıklıkla kullandığı "İslam devleti bakidir" sloganı da "tarihin sonu"nun farklı bir veçhesi olmakta.

   

DAİŞ zihniyetiyle mücadele sürecek

Ama Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak isimli savunmasında Hegel'in "tarihin sonu" görüşüne "kehanet" diyerek, "Burada bir 'son' vardır; ama bu evrensel tarihin sonu değil, onun merkezi uygarlık tarihinin ve onun iktidar ve devlet biçimlenişlerinin sonudur" sözleriyle karşı çıkıyor ve günümüze ışık tutan şu değerlendirmelerde bulunuyor: "Ulus-devlet inşası için Fransız Devrimi'nde 16. Louis'in başının koparılması ne kadar önemliyse, Saddam'ın başının koparılması da en azından Ortadoğu ulus-devletlerinin sonu için o denli önemlidir. Evrensel tarihe doğru ve derinden bakmasını bilenler, daha şimdiden Afganistan'dan başlayıp Fas'a kadar uzanan ulus-devlet halkalarında yaşanan kırılmalarda bu sonlanmaya ilişkin birçok ipucu yakalayacaklardır."

Dolayısıyla DAİŞ'in yenilgisinin bir nedenini "zamansallıkla" açıklıyorsak, ortaya çıkışının bir nedeni de ulus-devlet formunda yaşanan kırılma olduğunu da görmek gerekir. DAİŞ'in sloganı olan "İslam devleti bakidir" kehaneti de gerçekleşmedi ama bu onun tamamıyla yenildiği anlamına da gelmiyor. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Yani DAİŞ için de yenilgiden söz edebiliriz ama "mutlak bir son"dan söz edemeyiz.

DAİŞ'in en büyük hatası...

Bugün DAİŞ'in kafileler halinde QSD'ye teslim olması ve alan hakimiyetine bakarak, "her şey bitti" kolaycılığında kaçmamak ve büyük bir hata yapmamak için yine Öcalan'ın yıllar öncesinde yaptığı şu tespitlere bakmak zorundayız. Öcalan'ın "tarihin sonu" tezlerini değerlendirirken, yaptığı şu tespit de günümüze ışık tutuyor: "Hegel tarzı iktidar-devlet-uygarlık fenomenlerinin sonlanışları evrensel tarihin sonu değil, başka bir paradigmadan yeniden yeni bir başlangıç anlamına gelmektedir. Evrensel tarihin hep dipte olan ama sürekli ana damarlarından toplumsal tarih, uzun aralardan sonra yeniden başını gün yüzüne çıkarmakta ve tarihsel rolünü oynamaya hazırlanmaktadır."

Evet, DAİŞ şimdi yenildi, ama bu tamamıyla ortadan yok olduğu anlamına gelmiyor ve Öcalan'ın değimiyle "başını gün yüzüne çıkarmak için" farklı bir formda yeniden karşımıza çıkacaktır. Öcalan 2013 yılında DAİŞ için "kapitalist modernitenin gübreliğinde yetişen bir örgüt" tanımlaması yapmıştı. Kürtlerin önünde ise demokratik modernite tezinin geliştirilip yaşamsallaştırılmasını koyarken, sonuç itibariyle Rojava özelinde kapitalist modernite ile demokratik modernite büyük bir savaşa girişti ve bugünlerde demokratik modernite savunucularının zafere çok yakın olduğuna tanıklık ediyoruz.

DAİŞ'in yenilgisine gelecek olursak da bunun öyle sıradan bir olay olmadığı görülecektir. Doğru tahlilleri gerektirir. En başta DAİŞ'i yenebilecek güç; ancak ondan daha ideolojik ve askeri olarak daha güçlü bir yapı olabilirdi. Bu güç de şüphesiz ki PKK'nin ideolojisiydi. Şimdi birçok kişi bu kadar büyük bir güce ulaşmış olan DAİŞ'in nasıl olur da yenilebildiğini soruyor ve kendince cevaplar veriyor. Birçok kişi DAİŞ'in yenilgisinin nedenlerini ararken yaptığı en büyük hatanın "Kürtlere savaşması" olduğunu söylüyor. Bu bir yere kadar doğru olsa da hakikate yaklaşma için yeterli değildir. Çünkü DAİŞ'in "en büyük hatası PKK'yle savaşmak" oldu.

50 bin DAİŞ'liye ne olacak?

Bölge halkları açısından bakıldığında asıl mesele bundan sonra başlıyor. İlyada'da Hektor'un babasının oğluna nasihati "Düşmanını öldür, ama onuruyla oynama" şeklindeydi. Birçok kişi DAİŞ'in pratiklerine bakarak bunun onlar için geçerli olmadığını söyleyebilir. QSD'nin operasyonuna ve tahliye çalışmalarına baktığımızda, DAİŞ'le savaşta büyük bedeller ödemiş olan bölge halklarının çocukları, buna rağmen kötü bir tablonun ortaya çıkmasına müsaade etmediler.

Şimdi tahliye operasyonları devam ediyor. Ancak gerçekten de asıl mesele bundan sonra başlıyor. Radikal İslamcılarla savaşın ihalesi Kürtler başta olmak üzere bölge halklarının üzerine bırakılmıştı. Bu savaşın cephe boyutu "şimdilik" bitiyor, ama bundan sonra radikal İslamcıların himayesi Kuzey ve Doğu Suriye halklarına mı ihale edilecek, sorusu da ulu orta durmakta. Daha şimdiden 48 ülkeden ve sayıları 50 bini aşkın DAİŞ üyesi ve ailesinin bundan sonra ne olacağını konuşmamız ve bunu dünyaya anlatmamız gerektiği büyük önem taşıyor.