Türkiye, darbeler mekanizması ile yönetilmeye devam ediyor. AKP-MHP faşist iktidar yapısı, TC’nin kuruluşundan bu yana oluşturulan bu darbeler mekanizmasının yeni yürütücüleridir. Darbeler mekanizmasını, 10 yılda bir yapılan askeri darbeler olarak algılamak yeterli değildir. Bu bir mekanizmadır derken anlamamız gereken daha farklı boyutlar vardır.

Osmanlı devletinin I.Dünya Savaşı sürecinde dağılması ardından, Batılı kapitalist devletlerin Ortadoğu’yu paylaşım girişimleri sonucunda coğrafyamızda kurulan bir mekanizma, bir sistem vardır. Coğrafyamızın tarihsel-toplumsal hakikati, bu hakikatin dayandığı siyasal-düşünsel-felsefik-kültürel farklılık; ‘Batılı medeniyete ulaşma’ söylemiyle cilalanan ‘modernleşme’ yalanı temelinde bir kısır döngünün içinde tutulmuştur. Kemalizm harcıyla inşa edilen Türk ulus-devleti, bu kısır döngünün merkezine yerleştirildi. Ortadoğu’da Batılı kapitalist sistemin bekçisi olarak bu ulus-devlet belirlendi, onaylandı, kabul gördü.

Oryantalist zihniyet temelinde TC’nin kuruluşu gerçekleştirildi. Bu kuruluş, büyük bir devrim gibi sunulsa da, bunun 20. yüzyılın yalanlarından biri olduğu ortaya çıkmıştır. ‘Tekleşmenin ve tekleştirmenin’, ‘devlet reisliğinin’, ‘tek bayrak, tek millet, tek din, tek devlet vb’ söyleminin, bugünkü AKP-MHP faşist iktidarının inşası bu ulus-devletle gerçekleştirilmiştir.

TC aynı zamanda bir darbeler devletidir. TC’nin kuruluş felsefesi ve ruhu oldukça hastalıklı ve sorunludur. Öyle bir felsefe inşa edilmiştir ki, buna göre şekillenen bireylerin (vatandaşlar) zihniyet algıları da buna göre oldukça çarpık, hastalıklıdır. Bu felsefe tam bir kozmopolit, içinde bulunulan duruma göre renk veren bir şekillenmeyi ortaya çıkarır. Bu felsefede pragmatizm müthiş kutsanır. ‘Halkçılık’ söylem olarak dile gelse de, bunun aslında karşıtı olan milliyetçilik, devletçilik daha baskın kutsanır. ‘Ben hem halkçıyım, hem milliyetçi ve devletçiyim’ demek, tam bir hastalıklı durumu ve yapılanmayı ifade etmektedir. Halk, farklılıkların ortaklaştığı bir toplumsallığın ifadesidir. Milliyetçilik ve devletçilik ise varoluşsal gerçekliği itibariyle farklılıkların ortaklığını değil, farklılıklar arasında kurulan alt-üst, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen ya da hiyerarşik ilişki sistemine dayanır. Yani halkçılığın, toplumsallığın reddi, kontrol altına alınması temelinde varlığını sürdürebilir.

AKP, Erdoğan diktatörlüğü kendini ne kadar da TC’nin kuruluşunda iktidardan dışlanan-ezilen-horlanan-madur edilen İslam kesiminin temsilcisi gibi gösterse de, bu hastalıklı devlet yapılanmasının en has partisi ve adamıdır. TC sistemi içindeki iktidar ilişkileri Osmanlı’dan devralınan, iktidar güçlerinin birbirine darbe yapma sistemi üzerine kuruludur. Padişahların devrilmesi, sadrazamların devrilmesi, 27 Mayıslarla, 12 Martlarla, 12 Eylüllerle günümüze gelmektedir.

Erdoğan ve tayfası da, 15 Temmuz 2015’te bu kültürü devam ettirdi. Erdoğan ‘Bakın, bana darbe yapmak istediler’ diye bağırıp çağırsa da, TC’nin gördüğü ‘yalanları’ en rahat söyleyen darbeci olarak kendi tarihlerine geçmeyi başarmıştır. AKP, TC’nin üzerinde inşa edildiği darbe mekanizmasını bir yönetme biçimi olarak, yine faşist iktidarını güçlendirmek ve korumak için bugüne dek işletmektedir. AKP-MHP-Ergenekon ittifakı TC’nin en kirli darbelerinden biridir. 15 Temmuz’da sahnelenen tiyatro gösterisi, darbeler mekanizmasını daha seri hale getirmiştir. Bu mekanizma, topluma, toplumun tüm nefes alıp verme alanlarına dönük geliştirilmeye başlanmıştır. Türkiye’de artık 10 yılda bir askeri darbe yerine, bireylere kadar indirgenen neredeyse an’lık darbeler dönemi yaşanmaktadır.

TC’nin tekçiliğe dayalı ulus-devlet yapılanması, AKP-Erdoğan eliyle devam ediyor. Erdoğan kendini ‘İslam’a göre yaşayacağız, Batı’dan kopacağız, kendimizi atalarımızın ruhuyla yücelteceğiz’ yalanlarıyla iktidarda tutarken, ‘devlet’ şekil-biçim değiştirse de, ‘devletin bekası için her şey mübahtır’ anlayışı temelinde iktidar güçlerinin halkı, toplumu sömürüsü devam etmektedir. Egemenler, iktidar güçleri için ‘laik olmuşsun, İslamcı olmuşsun’ fark etmez. Yeter ki, derin iktidar yapıları varlıklarını sürdürsünler!. Bunun için bir dönem Osmanlı olursun, bir dönem TC olursun, bir dönem gelir başka isimle devam edersin!..

Türkiye’de yürütülecek olan demokrasi ve özgürlük mücadelesi güçleri, mevcut sistem güçlerinin birbirlerine dönü sahte muhalefetliğine aldanmadan, hepsinin ‘demokrasiye darbe yapan mekanizmanın’ birer aracı olduklarını görmeliler. O nedenle demokrasi mücadelesi, radikal olmak zorundadır. Darbelere karşı en köklü çözüm ise toplumsal devrim mekanizmasını kurmak, büyütmek ve özsavunma temelinde her an işletmekten geçmektedir.