Davutoğlu’nun Başdanışmanı Etyen Mahçupyan dün, "çözümün gerçekçi koşulları"nı yazmıştı.

Muhtemelen yazıyı bitirip son kez okuduktan sonra, "silahlı mücadele yerine siyasal çözüm arayışındaki Kürt ve Türk tarafı için ortak bir perspektif oluşturdum, bu süreci kaygı ve güvensizlik içinde izleyen Kürt halkının kaygılarını da büyük oranda giderdim" diye düşünmüştür. 

Zaten sorun da bu. Kendi düşüncelerini muhataplarının düşüncesinin yerine ikame gayretkeşliği…

Toplumun yaşam tecrübesi, gündelik hayatta yaşadıkları, karşılaştıkları ile Mahçupyan’ın değerlendirme ve önermeleri örtüşmüyor.

"Kürt meselesinde çatışmadan çözüme yönelmede önemli etkenlerden biri dünya genelinde yaşanmakta olan zihniyet açılımının Türkiye’ye de yansımış olmasıydı" diye yazmış Mahçupyan.

Oysa gerçek bunun tam tersi. Çünkü Türkiye’de bir zihniyet açılımı değil, tam manasıyla tek tipleştirme ve otoriterleşme süreci yaşanıyor. 

Hak ve özgürlükleri değil, polisin yetkilerini genişleten yasalar çıkarılıyor. Vali ve kaymakamlara savcı ve hakim yetkileri veriliyor. Kuvvetler ayrılığının basit ve olağan ilkesi olan yasama, yürütme yargı ayrılığı, başkanlık sistemi yalanı ile Tayyip Erdoğan’ın kişisel tasarrufuna verilmek isteniyor.

İşte Etyen Mahçupyan bu tabloyu demokrasiye doğru evrilme, zihniyet değişimi ve siyasal çözümün olgunlaşma zemini olarak takdim ediyor. 

"Böylece birbirini ‘gören’ ve konuşmayı yadırgamayan iki toplumsal aktör ortaya çıkarken, siyasi aktörler de bu değişime uyum sağladılar" diyor başdanışman.

Toplumsal aktörler birbirini bu kadar görmüş ve anlamaya başlamışken, Alanya’da, İzmir’de, İstanbul’da Kürtçe konuştuğu için linç edilen insanlar neyin nesi oluyor? 

Mevsimlik Kürt işçilerine Sakarya ve Ordu sınırlarını yasaklayan valiler, Kürt avına çıkan "mahallenin ruhu duyarlı esnaf" bu "anlama" işini ne zaman öğrenecek?

Başbakanın başdanışmanı hükümetin ve PKK’nin taleplerini kendi istediği biçime dönüştürüyor; "… Her iki cenahta da siyasi muhafazakarlığın etkisiyle, AKP önce barış sonra çözüm derken, PKK önce çözüm sonra barış demeye başladı".

Mahçupyan’ın bu yaptığına manipülasyon deniliyor.

Kürt Halk Önderi Öcalan da KCK yönetimi de şimdiye kadar hiçbir yerde ve hiçbir şekilde, "önce çözüm sonra barış" demedi. Aksine, bu sürecin karşılıklı ve paralel adımlarla ilerleyeceğini belirttiler. Kürt tarafı barışın çift taraflı olduğunu, hükümetin tek başına barış tesis edemeyeceğinin bilincinde. 

Davutoğlu’nun, Akdoğan’ın ve Mahçupyan'ın anlamak istemediği ama PKK’nin ısrarla sorduğu soru şudur: PKK eylemsizlik sürecini süreklileştirme çabası içine girmişken AKP Hükümeti kısa, orta ve uzun vadede hangi adımları atacaktır? Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için kamuoyu önünde açıklanan 10 maddelik ortak metin hangi program dahilinde ve ne zaman hayata geçirecektir?

Mahçupyan’ın yazının son paragrafı ise, son beş altı aylık süreci yaşayan herkes bakımından tam bir yalan finali.

"…IŞİD Rojava’yı şaşırtıcı bir hızla PYD’nin elinden aldı ve Türkiye sınırına kadar geldi. Kobanê’deki iki yüz bin insan Türkiye’ye kaçtı. Saldırganın durdurulması ancak peşmerge ve Özgür Suriye Ordusu desteğiyle olabildi. Bu arada yılların birikimi ve PKK’nın sembol yerleşimi olan Mahmur ‘kampı’ birkaç gün içinde yerle bir oldu. Yani PKK Ortadoğu’da hiç de güçlü olmadığını, başkalarına muhtaç olduğunu gördü."

Mahçupyan, AKP iktidarının koynunda beslediği, VİP muamelesi ile karşıladığı, eğitip donattığı, hastahanelerde yaralarını sardığı DAİŞ çetesinin YPG/YPJ karşısında, ilk büyük ve stratejik yenilgisini yaşadığını anlatmak istemiyor. 

"Beşliği basarak milyon dolar kazanmak istediğimiz topal ve uyuz DAİŞ beygiri yenildi, dolayısıyla biz de yenildik" diyemiyor. 

Mahçupyan, "Türk devletinin Ortadoğu politikası iflas etti" itirafında da bulunamıyor. Onun yerine "PKK yenildi, Rojava’daki gelişmeler PKK’nin elini zayıflattı, dolayısıyla barışa mecbur oldu" demek istiyor. 

"PKK ortadoğu’da hiç de güçlü olmadığını anladı" diyor.

Mahçupyan'ınki tam anlamıyla meşhur dayak yiyen boksör hikayesi.

Boksör ilk raunttan itibaren rakibinin yumrukları altında, sonraki raundlar da durmadan dayak yiyor. Beşinci raundta, dayak yemekten helak olmuş halde, sağa sola yalpalayarak kendi köşesine zorlukla ulaşıyor. Antrenörü havluyla boksörü serinletirken bir yandan da ona; "çok iyisin koçum, rakibinin işini bitirmek üzeresin" deyince, boksör dayanamamış; "hocam ya sen yanlış görüyorsun ya da ringde beni fena halde döven birileri var" demiş.

Olmamışı olmuş gibi gösterme, başkasının yaptığını kendisine mal etme, yenilgilerini galibiyet, başarısızlığı başarı sayma, uygarlığın evrensel gelişimini kendi marifet hanesine kaydetme alışkanlığı, Türk politikacılarının ve aydınının ezeli zaafıdır. 

İyimserlik ve umut yaratan bu zaaf, iktidarın her zaman ihtiyaç duyduğu bir destek olurken, gerçeği öğreninceye kadar toplumun da hoşuna gider. 

Ama ne ringdeki durumu değiştirir ne de dayak yiyen boksörün durumunu iyileştirir.