
Rojava’da şehit düşen Ayla Orak (Bengi) anısına
Yolculuklara başlamadan önce halaylar çekilir. Bütün yüzler, bakışlar yeni hikâyelere gebedir. Zaten her yol bir doğumdur.
Dağlarda bir başka yaşanır baharlar. Zamanın akışında belki “onların zamanlarında bir dirhem olabilirim” diye durmadan yolculuk yapıyorum. Son yolculukları erken tanıdım. Bulundukları her yerde öyle çok değerli ki zaman. Hep yolcu olmamın nedeni bu muydu? Yüreğimde kopan fırtınalara anlam veremeyecek kadar heyecanlıydım. Yolculuklarım da tanık oluyordum bütün hikayelere...
Dağın dışındaki insanlar şimdiye kadar sadece dağın ismini duyabildiler. Ya dağın ardında görülmeyenler... Sadece kalbimizin gördüğünü insanlara nasıl ulaştırabiliriz...
Yıllardır içinde yer aldığım,yaşadığım dağlarımda kaç destanla karşılaştım, hatırlamıyorum artık. Ama her seferinde yetersizliğin sızısını yüreğimi paralarcasına yaşadım. Bunu söylemek zorundayım, gördüklerim ve tanık olduklarım bu destanın parçaları… Parçalar birleştikçe hakikat aşina olur.
Son zamanlarda üzerinde düşündüğüm, kalbimin tanık olduğu kahramanlıklar var. Hiçbir yüreğe yerleştiremediğim yüzler, sözler ve bağlar var. Kalbimin süveydasının ve algısının yetmediği ve kapsamadığı zamanlar var. Ben onların zamanlarında sadece bir yolcuyum.
Arkadaşlık dağlarda görev, sorumluluk ve kopmaz bağlardır. Bu yüzden zamanın kabuğunu kırıp, dışında yaşayabilirsin arkadaşlığı ancak.
Tanık olduğum o hikayelerden biriyle birazdan tanışacaktım. Bu tanışma bana yıkımla dolu hüzünlü miraslar bırakmayacaktı. Bengi, yıllar evvel Türk devletinin baskıları sonucu Avrupa'ya ailesiyle birlikte milyonlarca Kürt gibi göç etmek zorunda kalmıştı. Bu trajediyi bana anlattı.
Bengi, bir taşın üstünde oturmuş ela gözlerinin derinliğiyle kitap okuyordu. Ona doğru gittiğimi fark edince elindeki kitabı bir yana bıraktı ve yanına oturmamı istedi. Bir soru sormamı bekler gibi bakıyordu gözlerime. Bir kaç gündür sormaya çalıştığım soruyu hiç vakit kaybetmeden sordum usulca. Her gerillaya sorduğum ilk soru, çünkü o soru her gerillanın hikayesinin başladığı andır. "Gerillaya nasıl katıldın, neden?"
Elinde ki kitabı açarak bana şu satırları okuyor: "Özgürlük gerillası olmak, toplumsallığa ilişkin ahlaki ve politik görevlerini en üst düzeyde yerine getirmek demektir; bu bilinç ve ahlaki görev içinde olmak demektir; özgürleşmenin öz savunmaya ilişkin gereklerini yerine getirmek demektir. Özgürlük gerillası olmak, bireysel etkinlik kurmak veya iktidar olmak için değildir. Bu artık özgürlük savaşçılığı değil, iktidar savaşçılığıdır. Böyle olanların dağa çıkışı da, inişi de ahlaki ve toplumsal değildir. Zaten böyleleri umduklarını bulamayınca kolayca ihanet ederler. Toplumsal görevlerinin gereğini hiç bir alanda yerine getiremezler. Demek istediğim şudur: Toplumsal varlıkları mutlak kölelik içinde olanlar, hatta dağılmayı yaşayanlar için her yer benzer özellikler taşır. İçerisi kötü, dışarısı iyi, silahlısı kötü, silahsızı iyi gibi yersiz ayrımlar varlık ve özgürlük mücadelesinin asli çabasını değiştirmez. İnsan yaşamı ancak özgür olduğunda anlam taşıdığına göre, özgürlüksüz nerde yaşanırsa yaşansın, orası her zaman karanlık bir zindandır.”
Bengi, bu satırları okuyunca sadece başımı sallayarak onu onaylamakla yetindim. Çünkü neden burada olduğunu anlatan yalın bir cevaptı. Hiçbir şey diyemeden öylece kalıyorum. Güneş batıyor ve yerlerimize geçiyoruz.
Yağmurlu bir sabah, davullu zurnalı bir rojbaş sefası. Nezaketle toprağa işleyen sesiz ve sakin yağmur damlacıklarının altında uyumanın tadını anlatacak güçte değilim. Bengi, bir komutanın davranması gerektiği gibi sabahın erken saatlerinde uyanmış ve bizleri de uyandırmadan rahat edememişti, iki dakikada bir bizleri uyandırmak için birçok yöntemi deniyordu. Ondan kurtuluşun olmadığını anlayınca uykunun en tatlı demi olan alaca şafakta uyanmak zorunda kaldık. Ve uykulu gözlerle kamelyaya iniyoruz. Komutan Bengi yoldaşlarına kahvaltı hazırlamıştı. Fakat kamelyamız da bir curcuna almış başını gidiyordu. Kahvaltıya hazırlanan ekmeklerin sıcak oluşu dikkatimden kaçmamıştı. Birkaç arkadaş sobanın başına üşüşmüş sabahın o saatinde ekmek pişiriyordu. Kolektif olan gerilla yaşamında emek söz konusu oldu mu herkes harekete geçer. Çünkü gerilla yaşamında herkes bir kişi için, bir kişi herkes için emek harcar. Bu da yoldaşında var olmanın en sade halidir.
Sosın arkadaş, sobanın gözeneklerine yerleştirdiğim ekmek tepsilerini değiştirmem için bana beş dakikada bir komut veriyordu. Altaki ekmek üste, üsteki ekmek alta diye söylenip duruyordu. Sosın’ın bu müdahaleleri dışında, hummalı çalışma ortamımız giderek yerini sessizliğe bırakıyordu. Aradan çok fazla zaman geçmeden Zülküf arkadaş yanımıza geldi. Dün akşam, yediği kurutulmuş incirden dolayı üç köprü dişini düşürmüştü. Ve o telaşla sabahın erken saatlerinde diş hastahanemize gitmiş, dişlerini yaptırmış ve noktamıza gelmişti.
Bu sessizlik hayra alamet değildi. Nefesimi tutarak öylece bekliyordum. Bir yerlerde bir şeyler kopacak bunu hissedebiliyordum. Bengi arkadaş ise elindeki siyah bezle, yemek masasını ha bire silip silip parlatıyordu.
Derler ki temizlik imandan gelir, peki Bengi yoldaşın temizliği acaba nerden geliyordu? Evet, nerden geldiğini sanırım biliyorum. Memur çocuğudur ya, babasının devletten aldığı kıdemli atkısı var. Dış görünümü fiyakalı mı fiyakalı. Temiz mi temiz. E tabii nede olsa devlet babanın kıdemli atkısını boynuna takmış ya. Ama aldığı maaş boş midesini doyurmasa da, her sabah o kıdemli atkıyla dolaşmayı bir türlü bırakmak istemez.
Yani diyeceğim o ki sadece kötülükler, kötü alışkanlıklar değildir. Çoğu zaman iyilikler de kötü alışkanlıklara dönüşebiliyor.
Kap kacak, çatal bıçak, yarım yamalak bardaklar ve dağınık bir masada dilediğim gibi oturup bir sigara içmemek içimde dert olmuştu. Üstüne üstlük ben içimden bunları geçirirken Bengi arkadaş aniden, "Ya arkadaş senin dert ettiğin şeye bak, dur bekle hemen beş dakikada bu masayı bir parlatayım da ondan sonra otur rahat rahat sigaranı iç" demez mi. Ve bana bakıyor, yüz ifadem ona bir şeyler ifade etmiş olacak ki, hemen o sihirli cümle dişleri arasında dökülüyor. Ay... Tanrımmm....
Evet, bir anda o kirli yapışkan, yağmurla ıslanan sessizlik param parça oluyor. Devreye Zülküf arkadaş giriyor. Kendimi bir tiyatro sahnesinde buluyorum. Tabii ki izleyici konumundayım. Her şey hazır, sahne tam tıkırında. Önce biraz müzik, yağmurlu bir hava, yüksek zirvelere sığınan sisler, müziğin ahengiyle açılan sahne perdesi. Sahnedekiler Shakespeare' taş çıkartacak cinsten.
Ağız dolusu kahkahalar. Sert bakışlar. Sivri dilli ve tatlı konuşmalar. Kavgayla başlayıp barışla çözümlenen sonuçlar. Daha neler, neler...
O günün gülüş ve sevincini halen simamda taşıyorum. Daha sonra Komutan Bengi'yi hiç görmedim. Görmek için kimlere sormadım ki, hiç kimse nerede olduğunu bana söylemedi.
Yurdumun başına musallat olmuş DAİŞ adındaki örgüte karşı savaştaymış. Orda olması kuşkusuz ona yakışırdı, karanlığı aydınlığa kavuşturmak için ant içen bu yüce insanlar ancak kendilerine yakışanı hep yaparlar. Onlar küçük hesaplar peşinde olmazlar. Onlar karanlığın olduğu yerde, özgürlüğün mümkün olmadığını çok iyi bilirlerdi. Bu yüzden karanlığın yüz tutuğu kasvetli engelleri aşmak ve ışığa koşmaktı onlar için yaşamak.