
Yerel seçimlerde HDP’lilerin Karadeniz’de, Ege’de çalışma yapması engelleniyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde engelleniyor. Bu, açıkça Kürtlerin haklarını savunan, daha doğrusu demokrasi isteyen partilerin Türkiye’nin birçok yerinde çalışma imkanı olmadığı anlamına geliyor. Kürtlere, Türkiye sizin ortak vatanınız değil, sizinle ortak ulus anlayışıyla birlikte yaşayamayız denilmektir. Kürtlerin uzattığı kardeşlik elini itmektir. Türk devleti şimdiye kadarki politikası ile kendi kimliğini savunan Kürtleri hedef haline getirmiştir. AKP Hükümeti zamanında da bu politika sürdürülmüştür. Türkiye Başbakanı açıkça bu saldırıları kınayamıyor. Rize’de de Samsun’da da Ege’de de herkesin propaganda hakkı var diyemiyor. Biz nasıl ki Diyarbakır’a gidiyoruz, herkes de Trabzon’a, Giresun’a gidebilir diyemiyor. Kürt düşmanı oylara göz diktiği için kendi kimliğini savunan Kürtlere ve partilerine yapılan saldırılara açıkça karşı çıkmıyor. Böylece ikiyüzlü olduğunu gösteriyor.
Başta AKP’liler olmak üzere devletin Kürt politikasını savunanlar sürekli silahlar bırakılsın siyaset yapılsın diyorlar, ancak demokratik siyasete yapılan saldırıları ciddi bir biçimde gündemleştirmiyorlar. Bu saldırıları yapanları mahkum etmiyorlar. Bu saldırıları caydırıcı, demokratik siyasetin özgürce yapılacağı adımlar atmıyorlar. Aksine Rize’de olduğu gibi HDP adayını destekleyen bir öğretmenin açtığı standa saldıranlar kısa sürede serbest bırakılıyor. Eksik de olsa demokratik olan bir ülkede böyle bir şey olabilir mi? Demokrasinin birinci ilkesi serbest, eşit ve adil bir siyaset yapmaktır. Bu siyasetin ülkenin her yerinde yapılmasıdır. Bu yoksa orada demokrasiden, demokratik siyasetten söz edilemez. Bu açıdan Türkiye’de demokrasiden söz etmek abesle iştigaldir. Türkiye’de sadece demokrasi güçlerinin mücadelesiyle mecburen kabul edilmiş biçimsel demokratik kurumlar bulunmaktadır.
Türkiye’de eksik de olsa demokrasiden söz edilebilir iddiasında bulunabilir. Doğrudur, AKP, CHP, MHP gibi partiler için kısmen de olsa demokrasi vardır. Demokratik siyaset ve demokratik kurumlar kısmen işlemektedir. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda demokrasi ölçüleri bunlarla izah edilemez. Türkiye’de önemli olan başta Kürtler olmak üzere farklı etnik ve inanç grupları için demokrasi olmasıdır; demokratik siyasetin ve demokratik kurumların bunlar için de işlemesidir. Herhalde Türkiye’de Kürtler, Aleviler, diğer etkin ve dinsel topluluklar olmasaydı sorunsuz bir demokrasiden söz edilebilirdi. Ancak tek millet ve tek inanca dayalı ülkelerde gerçek demokrasi yoktur. Belki de böyle ülkeler kolay demokratikleşme fırsatı yakalayan ülkelerdir. Ancak Türkiye gibi ülkelerde demokrasi farklı toplulukların durumu ile ölçülür. Buna bakılırsa Türkiye demokratik değil, ırkçı ve faşist bir ülkedir.
Türkiye’de Kürtlere ve Alevilere tahammül yoktur. Belki diğer etnik ve dinsel topluluklar çok azınlık olduğu için Türkiye için sorun görülmüyor. Ancak Kürtler ve Aleviler nüfus olarak çok olduklarından Türkleştirilmek ve Sünnileştirilmek istenmektedirler. Kürtler ve Alevilere tahammül yoktur. Kürtlere ise hiç yoktur. Öyle ki eskiden emniyet müdürlüklerinde “her suçu affederiz, ama bölücülüğü asla!” diye yazan panolar bulundurulurmuş. Aslında Türkiye’de gerçek anlamda demokratikleşme yaşanmadığı müddetçe geçerli kural budur. Nitekim Karadeniz’de Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını isteyen parti ve kişilere tahammül edilmemesi bu gerçeklikle ilgilidir.
Selahattin Demirtaş Kürt olduğu için onun partisine ve propaganda yapan kişilere tahammül edilmiyor. Bu aslında Kürtleri kültürel soykırıma uğratıp Türkleştirmek isteyen devletin, hükümetin toplum içindeki karşılığıdır. Türkiye özgür Kürde tahammül etmiyor. Bazen Kürt’ten bahsedilmesi ve kültürel alanda bazı yumuşamalar yapılması da Kürtleri kültürel soykırıma uğratıp Türkleştirme politikasının üstünü örtmek içindir.
Kürdistan’da bile demokratik siyaset adil, eşit ve özgür değildir. Kuşkusuz bir Karadeniz gibi Kürt demokratik siyaseti üzerinde baskı yapılmıyor. Ancak başta devlet imkanları ve psikolojik savaş yöntemleri kullanılarak kültürel soykırımcı partiler ve kurumlar avantajlı kılınıyor. Kaldı ki Kürt kimliği tam kabul edilip Kürtlerin siyasal, sosyal, ekonomik hakları tanınmadan Kürt demokratik siyasetinin özgür ve demokratik siyaset yaptığı söylenemez. Önemli olan Kürt kimliği ile, kültürü ile siyaset yapmaktır. Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını kuran siyaset yapmasıdır. Yoksa Amed, Van, Mardin ve diğer yerlerde belediye başkanı veya milletvekillerin Kürt olması o kadar önemli değildir. Sinop’tan bir Türkü getirip Van’da, Batman’da belediye başkanı veya milletvekili yapmayacaklardır. Kürdistan’da Kürtler belediye başkanı ve milletvekili olacaklardır. Devletin itirazı buna yoktur. Zaten olamaz. İtiraz kendi kimliği, kültürü ile politika yapması, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamı kendi kimliğiyle kurması ve kendi kendilerini yönetmesinedir. Bu nedenle Kürt kimliği ile siyaset yapılıp Kürtlerin kendi kendini yönetmediği bir Türkiye’de demokrasiden söz edilemez.
Kürdistan’da milletvekilliği ve belediye başkanlığının çoğunu BDP, HDP alıyor. O zaman Türkiye ve Kürdistan’a demokrasi gelmiş, Kürdistan’da demokratik siyaset özgür hale gelmiş demek kendi kendini kandırmaktır. Zaten şimdi böyle bir kendi kendini kandırma vardır. Bu açıdan milletvekili veya belediye başkanının Kürt olup olmadığına değil, nasıl siyaset izlediğine, Kürt toplumunun kendi kendisini yönetmesini esas alıp almadığına bakılmalıdır. Türkiye’de ise Karadeniz’de Kürtler adına siyasetin özgür, adil ve eşit yapılıp yapılmadığına bakılmalıdır.
Karadeniz’de HDP adayının propaganda çalışmalarının engellenmesi Türkiye’de özgür ve demokratik siyasetin olmadığının kanıtıdır. Selahattin Demirtaş’ın bırakalım Trabzon’da seçim propagandası yapması, Demirtaş‘a verilecek oylar bile orada yok olur. Bu durumun oradaki halkla alakası yoktur; devlet ile hükümet zihniyeti bunu yaratmaktadır. Karadeniz’de örgütlü olan Gladyo ve MİT’in örgütlemeleri bunu yapmaktadır. Amaç Türkiye toplumunun Kürt sorununun çözümüne destek vermesinin engellenmesidir; Kürt sorununun çözümünü isteyen partilerin burada taban bulmamasıdır. Böylece Türkiye halkı Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen özel savaş ve psikolojik savaşta kullanılmaktadır. Dolayısıyla Rize, Samsun, Sinop, Ege ya da başka yerlerdeki saldırılar kendini bilmez bir kaç kişinin işi değildir. Bırakalım bu saldırıların örgütlü yanını, Başbakan ve hükümet yetkililerinin konuşmaları bile bu saldırıları izah eder niteliktedir.
Tüm bu saldırılara rağmen Selahattin Demirtaş’ın Türkiye toplumu ve demokratik güçlerden aldığı destek çok önemlidir. Devlet ve hükümetin şimdiye kadar Kürtler ile Türkiye halkları arasında ördüğü duvar yıkılmaktadır. Kürt halkı ve Türkiye halkları buluşmaktadır. Bu, onlarca yıllık yürütülen özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ürünüdür. Türkiye’nin geleceği Türkiye’nin demokrasi güçleri ile Kürtler arasındaki ilkeli buluşmadadır. Kürtlerin varlığını, kimliğini, demokratik özerk yaşamını kabul eden bir buluşma sadece Türkiye’yi değil Ortadoğu’yu da değiştirir.
Türkiye cephesinden gelen destek daha güçlü bir kampanyaya dönüştürülür, bu sandığa yansıtılır ve seçim sonrasında bu buluşma örgütlü ve ortak platformlarda sürdürülürse Türkiye’de tarihi bir demokratik hamla süreci başlar. Böylece demokratikleşmeyi barajlayan AKP, CHP aşılarak gerçek demokratikleşmenin önü açılır. Böylece bu cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye siyasetinde yeni bir dönem başlatabilir. Eğer Selahattin Demirtaş son 10 günde seçim kampanyasını daha etkili kılarsa ve oyların yükselmesinin Türkiye’nin geleceğini belirleyeceği algısını yaratırsa seçimde çarpıcı sonuçlar elde edilebilir.