Şiirinde "hayat bir iç sıkıntısı mıdır?" diye soran şaire ne cevap verirdiniz?
Zira, size de öyle geliyor mu bilmem, pek çok heyecanını yitirdi insanlar. Hatta, can alıcı pek çok soru zaman içinde anlamını kaybetti. Örneğin; Gençlerimiz neden ölüyor? Neden barış bu kadar uzakta? Neden sonunun yıkım olduğu malumken Suriye ile savaşa bu kadar heves ediliyor? İktidar neden yalan söylüyor? İktidarın yalanları herkesin malumuyken toplumu nasıl kandırabiliyor? Toplum neden, nasıl kanıyor?… Bu sorulara onlarcasını ekleyebilirsiniz. Ama ne soruların, ne cevapların bir cazibesi yok toplum nezdinde?
Çünkü, Türkiye’de statükonun etkileri, özellikle 12 Eylül darbesinin toplumu hapsettiği kıskaç malum. Ve AKP iktidarı döneminde, gizlenen ve cevapları aranan pek çok konu kolaylıkla anlaşılacak kadar deşifre oldu. İşkenceler, işkenceciler, kontrgerilla, JİTEM, ordu, emniyet, MİT, bürokratlar, medya iktidar bağlantıları, derin devlet, çeteler pek çok şey ortaya çıktı. Sorulacak bir soru kalmadı. Yetmedi, herkes hukukçu, siyasetçi, ekonomist kesildi…
İnsanlar sadece, öğrenmek ve çözmek için sormaktan ya da konuşmaktan değil, hayatını tehdit eden, çözümü mümkün sorunlar karşısında eyleme geçmekten de vazgeçmiş durumdalar bu gün. Her gün onlarca genç ölürken, zulmünü yalanları ile örtmesine izin veriliyor iktidara. Toplum, süreklilik arz eden bu halin yarattığı kanıksamışlıkla olsa gerek, Suriye ile savaş ihtimalinin sınırdan içeriye girmiş olmasına, Cezaevlerinde devam eden açlık grevlerinde yine ölüm sınırına varılmasına, seyircilik etmekte…
Konuşmaktan bile imtina ettiğimiz bu gün, yaratılan pek çok oluşum, yüksek idealleri amaçlamış olsa da, sabun köpüğü gibi sönüp gidiyor. İstanbul Barosu seçimlerinde yakından tanıklık ettik, barıştan, eşitlikten, özgürlükten dem vuranların bazıları oylarını ırkçılığıyla övünen bir yönetim listesine verebildi. Genel kurul sırasında tepki çeker diye Kürtçe müzik dinlenmesine çekimser davrananlardan, ÇAG başkan adayının konuşmasında KCK davasından söz etmesine sinirlenenlere kadar, pek çok örnek yaşandı. Taraflar şeriat-cumhuriyet ikilemi içinden şekillendi yine. Barış, eşitlik, özgürlük diyenlerinse, sesi geçen seçimleri arattı ne yazık ki…
Kürtlerin cesur, kararlı mücadelesi bir yana, Toplum olarak suskun ve hareketsiz olsak da zulüm devam ediyor. Kürt düşmanlığı, ırkçılık, ayrımcılık, şiddet, yoksulluk, savaş. Bütün bunlara karşı bir şey yapmalı, değil mi?
Naçizane gördüğüm şu; Pek çok sorun hakkında pek çok bilinen varken, sorunları halen sadece sözlere sıkıştırmaya kalkışmanın da bir anlamı yok. Bu yüzden ve sorulara, sözlere yeniden anlam kazandıracağına da inanarak diyorum ki; vakit örgütlenme ve eylem vakti, vakit demokrasi mücadelesinin meşru zeminde militanca yürütülmesi vakti. 10-15 yıldır baş tacı ettiğimiz ve cezaevleri, anayasa, barış, emekçinin hakları ayrımı gözetmeden her gereksinim duyduğumuzda yanımızda bulduğumuz aydınlarımızla ve bu güne kadar gelinen mücadele tarzıyla, otel toplantılarıyla gideceğimiz yer de, cevabı bilinen sorular gibi herkesin malumu.
Bu yüzden adı ister Halkların Demorkatik Kongresi (HDK) ister başka bir demokratik alan olsun, eğer başarılı olmak isteniyorsa yolunun, diplomatik, bürokratik engellerden, kirlerden arındırılmış militan bir anlayışla döşenmesi şart. İhtiyacımız olan, modern prangalarını reddetme iradesi gösterecek cesur, inançlı, militan demokrasi ve özgürlük savaşçıları ile militan bir mücadele hattı.
Demokrasi mücadelesine militan ruhlar aranıyor