PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da bir komplo ile kaçırılıp Türkiye’ye getirilişi üzerinden tam 15 yıl geçti. PKK Lideri 15 yıldır İmralı’da oluşturulan özel koşullara sahip bir zindanda tutuluyor. 15 yıl dolduğuna göre, Avrupa hukuku gereği durumunun yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Yakında AİHM’den böyle bir girişim gelirse şaşmamak lazım.

Kürtler bu nedenle 15 Şubat’ı “Kara gün” ilan edip on beş yıldır etkili eylemlerle sürekli protesto ettiler. PKK Lideri’nin bir komplo ile kaçırılışını hiçbir zaman hazmetmediler ve sessiz kalmadılar. PKK Lideri Abdullah Öcalan ise 15 Şubat’ı “Kürt soykırım günü” olarak tanımladı. Bu durum Kürtlerin 15 Şubat Komplosunu protesto eylemlerini daha da artırdı.
Öyle görülüyor ki, geçen 15 yıl içinde en yaygın ve etkili kitle protestolarından biri bu yıl yaşandı ve hala da yaşanıyor. 15 Şubat komplosunun 15. Yıldönümü Kürtlerin bulunduğu her yerde çok öfkeli ve kalabalık kitleler tarafından protesto ediliyor. PKK Lideri’nin İmralı’da çekilmiş olan yeni fotoğrafları da bu yılki protestoları daha heybetli kılıyor.
Dahası her yerdeki protesto eylemlerinden tek bir slogan yükseliyor: “Öcalan’a Özgürlük!” Kürtler artık çok yüksek bir sesle ve hep birden PKK Lideri’nin serbest bırakılmasını istiyor. Bu isteğe yeni ve en yaygın olarak Irak parçasındaki halk da katılıyor. Tabi buna Bölge Başkanı Mesud Barzani’yi de dahil etmek lazım. Hatta artık Mesud Barzani ile PKK Lideri arasında mektuplar da gidip geliyor.
Kürtlerin bu isteğinin geçici değil, tersine giderek daha da güçlenerek süreceği anlaşılıyor. Kürtler mevcut konjonktürü bu açıdan uygun görüyorlar. Kendi özgürlüklerini de PKK Lideri’nin özgürlüğü ile iç içe gördükleri için, bu temelde amaçlarını “Öcalan’a Özgürlük” hedefinde somut olarak birleştiriyorlar.
Bu çerçevede Kürtlerin özgürlük mücadelelerinin önümüzdeki süreçte çok daha yaygın ve etkili hale geleceği anlaşılıyor. İmralı’daki PKK Lideri’nden de bu temelde açıklamalar geliyor. AKP Hükümetinden demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönünde acil ve güçlü adımlar atması isteniyor. Böyle adımlar atmaz veya geç kalırsa bu durumun herkesten çok AKP’ye zarar vereceği belirtiliyor. Kürt sorununu çözmeyen veya çözemeyen hükümet ve liderlerin başına geçmişte nelerin geldiği hatırlatılıyor.
Öyle anlaşılıyor ki, PKK Lideri “Çözüm sürecinin” geleceğini de buna bağlı olarak ele alıyor. Bu durumda eğer hükümet tarafından ciddi ve yeterli adımlar atılmazsa yeni ve çok daha kapsamlı bir çatışma sürecinin gündeme gelebileceğini hatırlatıyor. Elbette bu, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özellikle AKP-Fethullahçı çatışması ile oluşan süreci değerlendirmesini ifade ediyor.
Bu konuda herkesin bilmesi gereken en önemli husus şu oluyor: AKP-Fethullahçı çatışması geçici değil, tersine Türkiye siyasetinin yeniden yapılanmasını öngören yeni bir sürecin başladığını gösteriyor. Bir kez daha belirtelim, Başbakan Tayyip Erdoğan “Ülkemizde ameliyat yaptırmam” diye ne kadar bağırırsa bağırsın, Türkiye siyaseti yeni bir değişim sürecine girmiş bulunuyor. Tabi sonucun nasıl şekilleneceği şimdiden belli değil. Bunu süreç boyunca yürütülecek mücadelenin durumu belirleyecek.
Bu anlamda “17 Aralık darbesi” denen olayın bir dış müdahale olduğu gittikçe daha net bir biçimde açığa çıkıyor. Ortada Türkiye siyasetine yönelik bir küresel müdahale var. Öyle anlaşılıyor ki, PKK Lideri demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönünde müdahalede bulunmaya çalışırken, küresel sermaye sistemi de bunu engelleme ve Türkiye siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırma yönünde müdahalede bulunuyor.
Bu açıdan ülkemiz siyaseti artık eskisi gibi olamaz. Eğer AKP böyle yapmaya, yani eskiyi korumaya çalışırsa kesinlikle aşılır. Bu konuda önümüzdeki üç seçim süreci, özellikle de cumhurbaşkanlığı seçimi belirleyici olacaktır. Bu noktada AKP’yi kurtaracak olan tek bir yol var: Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönünde ciddi ve acil adımlar atmak!
17 Aralık süreciyle somutlaşan dış müdahalenin iki amacı var. Birincisi, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönündeki olası gelişmeleri engellemek. Yani demokratik devrim karşıtlığı. Bunun için devrimci-demokratik güçlerin gelişmesini ve yeni bir demokratik çıkışın güçlü bir biçimde yaşanmasını engellemeye çalışmak.
İkincisi ise, birinci amaç doğrultusunda Türkiye siyasetini yeniden yapılandırmak. Yani Tayyip Erdoğan yönetiminde değişiklikler yapmak. Çünkü mevcut yönetim artık demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünü engelleyebilecek güçte değil. Ayrıca ABD ve İsrail politikalarıyla da artık uyumlu değil. Bu uyumsuzluğu giderecek ve demokratik çıkışı önleyecek yeni bir hükümet gerekiyor.
Görüldüğü gibi, dış müdahale esas olarak olası bir demokratik çıkışa karşıdır. Ülkemizde köklü demokratik dönüşümlerin yaşanması engellenmek istenmektedir. Bu konuda güçsüz düştüğü için de mevcut AKP yönetiminde değişiklikler yapılmak istenmektedir. AKP-Fethullahçı çatışmasının veya başlayan dış müdahalenin amacı budur.
Bunun farklı iktidar gurupları arasındaki bir çatışma olduğu açıktır. Nasıl ki AKP ile CHP ve MHP arasında yaşanan bir iktidar çatışması varsa, AKP ile Fethullahçılar arasındaki çatışma da benzerdir. Burada dış müdahaleye maruz kalan AKP eğer demokratik değişikliklerle bunu engellemek isterse, o durumda AKP’ye şans verilebilir. Fakat böyle yapmaz da şimdiye kadarki oyalama ve çıkarcı tutumunu sürdürürse, o durumda diğerlerinden hiçbir farkı kalmaz.
Burada dikkatle değerlendirilmesi gereken husus şudur: Birincisi farklı iktidar blokları arasındaki böyle bir çatışma güçlü bir demokratik çıkış yapmak için oldukça elverişli bir ortam, imkan ve fırsat sunmaktadır. İkincisi ise, Kürtlerin “Öcalan’a Özgürlük” sloganı temelinde geliştirdikleri etkili mücadele esasen böyle bir demokratik çıkışı başlatma özelliği taşımaktadır.
Açıkça görülüyor ki, mevcut ortam Türkiye’de güçlü bir demokratikleşme hamlesi için oldukça elverişlidir. Çok ciddi bir imkan ve fırsat oluşmuş durumdadır. Türkiye demokratik güçlerinin bu durumu doğru ve başarılı değerlendirmesi onların tarihi görevi durumundadır. Bunu görememek tarih tarafından çok ağır bir mahkumiyeti getirir.
Kuşkusuz birinci şart bu gerçeği tüm boyutlarıyla görmek iken, ikinci şart ise bunun gereklerine uygun pratik adımlar atmaktır. Esas olarak kitlelere dönük çok yaygın ve yoğun bir örgütleme ve eylemsel çalışma yürütmeyi içeren bu pratikleşme sürecinde başarı için üç şeyi yerine getirmek gerekir. Birincisi CHP’den kesin bir biçimde kopmak, ikincisi AKP’den az da olsa beklentili durumlara bir son vermek, üçüncüsü ise tüm demokratik güçleri mutlaka birleştirmek.
Eğer demokratik güçler bu üç şarta dikkat ederler ve yoğun bir kitle çalışmasına usanmaz ve yorulmaz bir tarzda yönelirlerse, o zaman beklenen ve gereken demokratik çıkışı gerçekleştirerek yaşanan çatışmalı süreçten başarıyla çıkan taraf olurlar.