Türkiye'de bildik bir ittifak hep varlığını korudu. Bu ittifak genelde tüm ötekiler aleyhine kurulmuş olsa da; esas yanını ise hep Kürtler oluşturdu. Geçen hafta Türkiye Meclisi'nde başlayan 2014 bütçe görüşmelerinde ortaya çıkan tabloya bakmak gerekli.

'Kürdistan' kelimesine karşı oluşan ittifak, bu hafta tutuklu BDP'li milletvekilleri için cereyan etti. CHP milletvekili Mustafa Balbay'ın tahliyesini onaylayan mahkeme, BDP'li millet vekillerinin tutukluluğunun devamına karar verdi.
Türkiye'de yargının bağımsız olmadığını zaten biliyorduk. Ancak mevcut yargı sistemi kime ve niçin hizmet ediyor? CHP için akla gelen adalet, BDP için neden işlemiyor?
AKP ve Cemaat çatışması gündeme geldiğinde ilk aklıma gelen; 'acaba fatura ne zaman Kürtlere kesilecek' olmuştu. Şimdi faturanın nasıl Kürtlere kesildiğini gördük. Bu kanı elbette kendiliğinden oluşan bir kanı değil. Türkiye'de bütün zıtların birleştiği tek olgu; şimdiye kadar da Kürtler oldu. Tahakküm politikasının uygulandığı halkların başında Kürtler geliyor. Bu sadece Türkiye ile sınırlı da değil. Ucu uluslararası güçlere kadar ulaşan bir gerçeklik. Lozan'la başlayan ve Rojava'da gelişen statüyü kabul etmeyen, Kuzey Kürdistan'da ise değişik uygulamalarla ortaya çıkan bir durum.
AKP ve Cemaatin zamanında en çok uzlaştığı konu; yine Kürt sorunu olmuştu. Kürtleri tutuklamak, Kürtlerin taleplerine karşı çıkmak konusunda adeta yarıştılar. Kuzey Kürdistan; AKP ve Cemaat arasında parsellenmişti. AKP, Cemaat’in de desteğiyle kimi Kürtlere makam, yetki, kredi, ekonomik yatırım vs. imkanları açarak yanına almaya çalıştı. Cemaat ise dershane, ajanlaştırma, yatılı okullarda asimilasyon karşılığı iş imkanı yaratarak, yine Kürtlerin dini duygularını kullanarak örgütlemeye çalıştı. Kimin ne kadar sonuç aldığı tartışılır. Çünkü birbirlerini besleyen bir çizgide yürüdüler.
Oslo görüşmeleri sürecinde basına sızdırılan görüşme belgelerine dair; Cemaat’e işaret edildi. Bu durum AKP ile Cemaat’in arasını açan ilk olay olduğu gibi, Kürtlerde de; Cemaat’in Kürt sorununun çözümüne karşı olduğu kanaatinin pekiştirmişti. BDP milletvekillerinin tahliye talebinin reddedilmesi bu kanıyı derinleştiren bir olay oldu.
Evet, devlet içinde devlet, yargı içinde yargı; yani diğer tabiri ile paralel devlet veya paralel hukuk. Eğer paralel devlet doğru ise bunun yürümesi için paralel bir hukuka da ihtiyaç vardır.
AKP ve Cemaatin bu paralel yapılanmaları ortak yürüttüklerini, hatta bu konuda iş bölümü yaptıkları şu veya bu düzeyde basına hep yansıdı. Acaba önce hedef ortak iktidar mıydı? Çatışma bunun üzerine mi kuruldu? Yoksa Cemaat sadece Kürt sorunun çözümünü engellemek mi istiyor? Acaba çatışan sadece AKP ve Cemaat midir? Bu çatışmanın arkasında farklı eller de var mı?
Belki bu sorular çoğaltılabilir. Ancak anlaşılan zaten sorulara gerek kalmadan başlayan çatışma ve ortaya çıkacak sonuçlar soruların cevabını oluşturacak ve de oluşturuyor.
Esas soru; AKP iktidarını kurtarmak için Kürt sorununun çözümünden vazgeçebilecek mi? Garip bir şekilde AKP'nin geleceği nerede ise Kürt sorununun demokratik çözümüne bağlandı. Eğer AKP Kürt sorunu demokratik bir şekilde çözmezse var olan çatışma süreci derinleşerek kendisinin hezimeti ile sonuçlanabilir. Dün yaşanan için de, bakanların çocuklarının da bulunduğu yolsuzluk operasyonu oldukça düşündürücü.
AKP ve 'tek'leri için de artık karar zamanıdır. Ya çözümden yana karar verecek ve demokratik çözümün önünü hızla açacak ya da geri adım atacak kaos başlayacak. Geçmişteki gibi Kürt sorununun çözümü üst perdeden çokça dillendirip, ancak adım atmayan pozisyonun sonuna gelmiştir. Bundan sonra böyle götüremeyeceği kesindir.
Ama yine de hatırlatmakta fayda var. Türkiye'de  demokrasi ve adaletin ölçüsü başta Kürtler olmak üzere ötekilere yaklaşım olmuştur. Bu realiteye karşı geliştirilen ittifak ve anlaşmalar belli bir süre sonra hep faillerine dönmüştür. Dolayısı ile AKP'nin BDP milletvekilleri ve hasta tutsakların serbest bırakılması başta olmak üzere Kürt sorunun çözümüne kendini yatırması kendisi de dahil herkesin hayrına olacaktır.