
Anlam gücü insanı yaşatır, diriltir ve özgür kılar. Evrenin dehlizlerinde oluşan zihnimiz kuşkusuz anlamsız değildir. Anlam yitimi yapısal bir olgudur. Zihinde anlam yitimi oldu mu karanlık olur, orada özgürlük olmaz, özgürlük anlamla ilgili bir durumdur. Anlamla bütünleşmeyen bir yaşam elbette hakikatten uzak olur. Hakikat özgür yaşamla mümkündür. Hakikatten ve özgürlükten ayrı bir yaşam nerede olursa olsun, hep karanlık olacaktır. Ama hakikatle yoğrulmuş bir yaşam, özgürlükle yapılanır ve engelsizdir. Ve engellenemez de. Gıdasını direnişten alır. Direniş bütün zorlukların aşımıdır, özgür yaşamın temel kültürüdür. Her zaman yeşermeyi bilmektir.
Daha önce ismini çok duyduğum ve ilk kez gördüğüm, Mexmur diye bilinen Şehit Rüstem Mülteci Kampındayım. Kampta 12 binin üzerinde Kuzey Kürdistanlı mülteci yaşamaktadır. 1990’lı yıllarda Türk devleti tarafından göç etmek zorunda bırakılan milyonlarca Kürt’ten sadece birkaç bini bu mülteci kampta ikame etmektedir. Dünyanın dört bir tarafına sürgün edilen Kürtlerin dramından çok, insanlık düşmanı DAİŞ barbarlığına karşı ortaya koyduğu direnişleri konuşulmaktadır. Direniş kavramı bu halk için tahayyül edemeyeceğim kadar derin bir anlama sahip olduğunu, bu kampa gelince daha iyi bilince çıkardım. Direnmenin en temel şiarları olduğu bu insanların duygu ve düşüncelerini anlamak için adeta sabırsızlanıyorum. Kampta yaşamın rengi nasıl? Nasıl yaşıyorlar diye gördüğüm herkese yığınla sorular soruyorum. Sorularıma aralıksız cevaplar alıyorum.
Yaşama tutunmanın sırrı
Ruhumuzu daraltan kuruluk, genzimizi yakan toz zerreleri ve sıcağında taşları çatlatan bir mekandır Mexmur Kampı. Adeta cennetten kovularak cehenneme sürgün misali yaşama tutunmanın sırrı olmalı. Gizem dolu bu sırrın anlamını anlamaya çalışan aklım ve yüreğim, iki haftadır uykularımı kaçırmaktadır. Bir çöl kuraklığında yaşam kırıntıları büyük bir coşkuyla nasıl yaratılır sorusunun zihnimin derinliklerinde cevabı aranıyordu. Bu soruyu yaratan bir cevap olmalıydı. Zihnimin her insan zihni gibi saniyede 400 milyar bilgi parçacığı alırken neden sadece bunun 200 binin farkında oluyorum. Oysa Kürdistan’ın rengini bir çocuğun simasında görmem yeterli sayılabilirdi.
Şimdiye kadar hiç kimse gelip size ve sizin hakkınızda yeterli bilgi edinmedi mi? Cennet ülkenizin siması ne olduğuna dair bir tarifim yok. Cevabı basit ya da çok zor olabilir. Tıpkı balığın içinde yüzdüğü suyun tarifini edememesi gibi. Destanlara konu olan bu direnişinizi anlatacak güçte değilim. Doğarak yaşamak değildir yaşamak. Yaşamak emek ellerle yaratılan yaşamdır yaşamak. Bir çöl ortasında her evin bahçesinde boy veren ağaçların çöl kuraklığına inat büyümektir yaratılan yaşam. Çöl ortasında bir vaha gibi görünen Mexmur Kampı, inadına yaşamanın adı olarak hafızalarımızda hep kalmaya devam ederken, zihnimin bocaladığı bir şeyi daha fark ediyorum.
‘Miştenur’ kuru, taşlar kuru
Yaşam düşmanları her zaman olduğu gibi 2014 yılında DAİŞ adında kendilerini örgütleyerek bu asi halka saldırmışlardı. Halk Savunma gerillaları, halkını bu barbarlık sınırını aşan bu çetelerden korumak için gelmiş ve mevzilenmişlerdi bu çöl denizinde. Gerilla bu alana ilk kez geliyor, kamptan uzak alanlarda kendilerine yeni bir yaşam alanlarını kurmaya konulmuşlar. Halkın yüreğinde gerillanın asiliğini görmek ve tanımak fırsatını kaçıramazdım. Kamp içinde uzaklaşınca yine toz zerreleri ve çöl kuruluğu genzimi yakmaya devam ediyor. Gerilla araçlarıyla yüksek bir tepeye doğru yol alıyoruz. Kobanê direnişinde ismi sıkça anılan Miştenur tepesinden esinlenen Mexmur’lular bu tepenin ismini de muzip bir şekilde ‘Miştenur’ koymuşlar. Tepe kuru, yol kuru ve her yer kuru. Kızgın güneşin sıcaklığı çöl kuruluğuna karışarak ve daha sonra tenime değerek yakması, adeta bütün mutluluğu benden çalar gibiydi. Çöle düşen tek bir damla suyun olmaması içimi karartmaya yetiyordu. Kızgın güneşten fırlatılıp atılan sıcak rüzgar, bütün azgınlığıyla meydan okur gibiydi. Miştenur kuru, taşlar kuru, toprak kuru ve esen rüzgar kuru. Bir vantuz gibi çekilen bütün umutların hüküm sürdüğü bir anda onu gördüm. Adeta toprağın bağrına düşen bir damla su. Ve bu çöl kuruluğun bağrına düşen bir damla suyla kendini var eder gibiydi.
Gerillanın emek elleriyle dikilen bir fidan, fidanın yanında bir su varilli konmuştu. Bizimle gelen gerillalar duruyor ve bir süre bekliyoruz. Herkesin yüzüne anlam veremediğim bir hüzün çöküyor birden bire. Çöl ikliminde boy veren bir tek fidanın ne anlamı olabilir sorusu, giderek bende anlam yitimi yaratıyordu. Oysa gerillada anlamın yitimi hiç doğmamıştı. Anlamın zirveleştiği sıcak bir kuşaktan olduğumu anlamayacak kadar bulanıktı yüzüm. Bir gerillanın yüz ifadesi kadar tebessüm eden bu kuruluktan boy veren fidanın hikayesini öğreniyorum.
Umut sensin diyor
Hem gazeteci, hem özgürlük savaşçısı olan Deniz Fırat, DAİŞ çetelerine karşı savaşan gerillaların direnişini kayıt altına almak için yürümüştü bu yollarda. Tarihin derinliklerinde kötülükler gizli, bu kötülükler- bazen yer yüzüne çıkarlar ve kötülüklerini kusarlar. Bir de tarihte iyiler var, iyiler. Destan yazanlar, çocukların düşlerini süsleyenler. İyiler var tarihte, işte iyiler. Dün de vardı, bugün de var ve yarın da hep olacak olan iyiler var işte, iyiler. Kötülüğe karşı direnenler, elbet direnişleri çocuklar için umut olacak.
Umut sensin diyor bir dağ köylüsü ve yine umut sensin ve sendeki bilincin hareket halidir diyor. Eğilerek kuraklığın hüküm sürdüğü o tepede dikilen o fidanı gösteriyor. Ve “Bak!” diyor. “Küçücük bir fidan nasıl boy vermiş”. “İyi bak!” diyor, ısrar ediyor. Eğilip bakıyorum. Deniz oluyor gözlerim yüzün aynasında. Sanki hiç olmadı. Çöl yalan, kuraklık yalan, sıcaklık yalan nefes alışımızı kesen toz zerreleri yalan ve her şey yalan. Bir tek onu ve binlerce özgürlük savaşçılarını gördüm gerillaların yüreğinde. Denizi gördüm işte, her bir yaprakta kendini nasıl var ettiğini.
Deniz işte... Bir denizin güzelliği nasıl dile gelir bilmiyorum. Deniz işte... Gözlerim yüreğinde elim kolum şahlanırken yüzüm ıpıslak halde Deniz’e bakarken ifadelerimi imgelere kurban edemezdim. Onu tarif etmenin yolu kuşkusuz direniş oluveriyordu bütün bakışlarda. İşte, tam da burada bir zalimin mermisi parçalamıştı onun narin bedenini. Bedeninde akan kan, sıcak ve kuru toprağa karışıyor. Toprak kuraklıktan kurtulup ıslanıyor. Kaç nesildir sürüp giden çöl kuraklığı Deniz’ın kanıyla susuzluğunu gideriyor. Rüzgar esiyor çöl yeşeriyor, her şey Deniz oluyor. Yitirilen bir beden, kendini bir fidanda yeniden yeşerterek var oluyor. Ve bütün dudaklarda Şehit Namirin sloganları yükseliyor. Çöl yeşil, toprak ıslak, taşlar sert ve rüzgar serin oluyor. Deniz yeniden bir fidan oluyor ve yeşeriyor. O ölmedi bütün bereketiyle yoldaşlarıyla yaşıyor...
DELÎL ZÎLAN