Serhan Akyol’a
Günlerdir mavi gökyüzüne bakıyorum uzun uzun. Günler mavi, geceler kara. Ne kadar süredir gökyüzüne baktığımı unuttum, mevsimler nasıl değişir, umut nasıl yeşerir yeniden, insan nerede yitirir kendini? Mavi, gri, beyaz ve siyah renklerinden öte ne vardı. Mavide uçuşan kuşları gördüğümde, kalbimin kapakçıkları kanatlanmak ister gibi hızla çarpıyor. Hangi kelime anlatır duyduğum acıyı, hangi toprak kaldırır bunca ölüyü? İşte geceler yeniden uzamaya başladı, bir eylül gününde bedenim paramparçayken dahi bu kadar incinmemiştim. „Yanlış giden bir şeyler var“ diyor derinlerden bir ses. Ardından bir filmden duyduğum sözler sökün ediyor: „Bedenimi karanlık bir köşede bıraktım/ Yanlış giden bir şey var/ Bir kız, annesinin ölmesini bekliyor/ Bir baba, oğlunun ölmesini bekliyor/ Bir kardeş, kardeşinin ölmesini bekliyor/ Bir şair, atının ölmesini bekliyor/ Bir kadın, ruhunun ölmesini bekliyor/ Bir çocuk, yarının ölümünü bekliyor/ Bir ırmak, sularının ölümünü bekliyor/ Bir gök, şafağın ölümünü bekliyor/ Yanlış giden bir şey var...“
Günlerdir o ateşin yüreğime ne zaman düşeceğini bekliyorum. İçimdeki onulmaz sıkıntı, daracık havalandırmayı daha da dar ediyor. Adımlarım ağırlaşıyor. Gökyüzünden duvarlara dönüyor bakışlarım, bir duvarın dibine çöküp bekliyorum. Henüz ömrün yarısı diye tanımlanan otuzbeşine varmadım. Nice arkadaşlıklar kurdum vurulan, hangisinin acısını yaşasam bir başkası aldı yerini. Yıllar geçerken sevdiğin insanların zaman içinde yol alışlarını görememek ne de zordu. Artık yaşamımın her anı, hep bir şeyleri hatırlatıyor. Yediğim-içtiğim her şeyde, dinlediğim şarkılarda, okuduğum kitaplarda, tanıştığım insanlarda hep hatırlıyorum.
Günlerdir yumrukladığım duvarda kanıyor ellerim. Çarptıkça duvarlara iç denizime çekiliyordum. Yalnızlığımın hacmi büyüdükçe genişleyen deniz. Bir yanı duvarlar, bir yanı sarp kayalıklar. Geride solan zaman, incelip yok olan sözler...
Toprak tümseklerle örülen topraklar, bir tek onlar yalan söylemiyor. Bir tek suskunlar anlatıyor neler olup bittiğini... Gerisi boşluk. Gerisi insan hırslarının bataklığı... Gerisi yeryüzünü durmadan yokeden kutsallıklardan adım atılacak yerin kalmadığı topraklar. Nasıl geldik buraya? Patikalar uzadıkça ebedi suskunluk büyüdü.
Bir eylül gününde, güzel coğrafyamızın sarının-kırmızının tonlarına büründüğü bir günde artık esirdim. Beni inciten bedenimin her yanının yerinden sökülmüş olması, çektiğim onulmaz acılar değildi. Artık sizlerle- seninle olamayışım, paylaştığımız güzel anlardan geriye anıların kalmasıydı.
16 yıl oldu, varlığımızın ardından koşarken aynı zaman diliminde varolmayı başaramadık. Öylesine hızlı koştuk ki, yakınlaştığımız anlarda bile daha çok uzaklaştık. Ben duvarlara tutsak edildim, sen dağları dolanan patikaları aşındırdın durmadan. Çoğu zaman senden bir haber alabilmek için çırpındım, „şuradadır, durumu iyidir“den öte almadığım haberlerle heyecanlandım, buruk bir sevinç duydum. Fotoğrafların ‘yasak’ mührüne takıldı.
Yıllar sonra soğuyan bedeninle ilk defa bu denli yakınlaştın. Aynı kentin ayrı mekanlarında tutsaktık. İçimde yankılanan çığlıklarım cevapsızdı. En çok konuşması gereken sen artık ebedi bir suskunluktaydın.
Gelen her yıl ile birlikte yüzünün nasıl değişimler almış olabileceğini düşündüm; gülüşünün yüzünde kaç çizgiye yol açtığını, ellerindeki nasırların artıp artmadığını, ayaklarının hala yürümekten çatlayıp çatlamadığını, neler öğrendiğini, yaşadığını, gördüğünü merak ettim. Hala dağların zirvesinde tenine değen rüzgarları seviyor muydun? Soğuk sulardan kana kana su içmeyi, futbol oynamayı... Eminim yine en önde yürüyordun, kendini siper ediyordun arkadaşlarına, zamanla yarışıyordun savaşırken. Hala kızgınlığında susuyor muydun? Heyecanların, sevgilerin, alışkanlıkların, anlattığın meseller, sana dair her şey merak konusuydu.
Bilirsin, dört duvar arasında en çok hayale sarılır insan. Ben de seni en fazla merak ettiğim zamanlarda hayallere sarıldım. Aynı zamanda varolmayı başardığımızda heyecanla anlatacaklarını hayal ettim defalarca. Nereyi gezeceğimizi, adımlayacağımız yerlerde neleri hatırlayacağımızı... Yitirdiklerimizi hatırlayarak hüzünlenecektik kimi zaman, ağlayacak ve gülecektik.
Henüz büyümüştük, yaşımız yirmiyi bulmamıştı. Sokaklardan dağlara uzanan yollarda yaşlandı bedenimiz. İşte anlattığımız bugündü, yaşadığımız dündü. Yeşil bir ırmakta haylazca oynarken bir taş kanatmıştı ayak parmağını, acımıştı, elbisemden bir parça ile sarmıştım. Irmağa inerken toplayıp cebime doldurduğum eriklerden vermiştim ellerine, yeşil eriklere ısırık attıkça gülmüştü yüzün. Gözlerinden düşen yaşlar yanaklarında donmuştu. O an gördüm ve hiç bırakmadım seni, bırakmak istemedim. Çocukluk ile gençliğin birbirine geçtiği o toz duman yıllarda çabucak büyüdük. Koştuğumuz kırlar, sokaklar, kaçak aşklarımız, utangaçlığımız geride kaldı.
Yeniden buluştuğumuzda, büyümüştük ama gökyüzüne doğru yükselen dağların arasında yine küçüktük. Sırtımızı yaşlı ağaç gövdelerine dayadığımızda, haylaz çocuklardık hala.
Şimdi kim varacak, su içtiğimiz ceviz ağacının altındaki çeşmeye. Sersemleten ceviz ağacının gölgesine sığacak mı uykun? İki tahta arasına sığabilir bedenin ama ardında bıraktığın acı hiçbir yüreğe sığmayacak, hiçbir zafer ile denkleşmeyecek, hiçbir yeri dolduramayacak boşluğun. Seni sevenlerde kapanmayacak bir yara olacak gidişin, o ağırlıkla yeryüzünü adımlayacaklar. Durmadan yakaracaklar, her yanım kanlar içindeyken bana bakıp yakaran o ana gibi; „xizir diyax mi de, xizir diyax mi de“ (Xizir dayanma gücü ver bana) diye inleyecekler, acıyı anlatan sözcüklerin çok olduğu dilleriyle. Acıyı alması için değil acıya dayanmak için yardım isteyecekler. Çünkü acı oldukça sen de olacaksın. Şu coğrafya acısına sığınan nice insanla dolup taşmakta. Hala genişlemekte acılar evreni, usumuzun alamadığınca. Şimdi kim varacak hala sıcaklığını taşıyan o kayanın gölgesine? Kim, sadece zamanı gelenlerin hayatı sindirmenin rahatlığıyla göçüp gittiği bir iklime dönüştürecek bu ülkeyi? Kim dönüşecek ceviz ağacının altında akan çeşmenin suyuna?
Hala mavi gökyüzüne bakmaktayım. Birazdan kapılar kapanacak, bir parça mavi de olmayacak. Sadece küçücük bir pencereden kara gecenin iniltileri dolacak odaya. Yokluğunun bıraktığı acı ile dizlerimi karnıma dek çekip uykunun kollarına bırakacağım kendimi. Belki ertesi gün bir başka gün doğar hepimiz için.
DENİZ BİLGİN: Rüya