Ay ışığı sevgilinin yüzü misali ışıdığında gökyüzünde, binbir çiçeğin kokusu eşlik eder seyrine... Derin vadilerin kuytuluklarında güneş ile filizlenen... 
İnsanın ilahi olana fedası son bulduğunda... İlahın, kutsalın insana feda edildiği ya da fedanın artık olmadığı bir zamanda sen yaşamalısın. Dünya zamanını aşındırmalısın yavaş yavaş, zamanın bedeninde yarattığı değişimleri görmelisin, sevinmeli, üzülmelisin. Kendini feda edeceğin hiçbir kutsallık olmamalı yaşamında.
Bunca insandan kaynaklanan kirlilikler içinde temiz olan sensin. Ter ve toprak kokan teninle yalnızca sen.
Güneşin kavurduğu yüzünde sevgi var; direncinle birlikte bazen yılgınlık, hayal kırıklığı... Çünkü tüm olağanüstüleştirme çabalarına karşın sen insansın. Dünyadan her uzaklaştırma çabası, aslında yaşamını yadsıma çabasıdır, bilmediler bunu, bilemediler. Yaşamayanın ölümü de acıtmaz ki, acıtsa da kalmaz ki...
Bir aymazlıkla kendini yokeden insanın aksine köklerine doğru bir yolculukta özünü arayansın. Bağrından çıktığın yeryüzünün ilk dokunuşunu, inceliğini, kırılmamışlığını... Portekizli Fernando Pessoa'nın mısralara döktüğü gibi:
"Bulmak için/kendimi çiçeklerde/kuşlarda, tarlalarda, kentlerde/insanların davranışlarında/sözlerinde ve düşüncelerinde/güneş ışığında/ve artık yok olmuş dünyaların/unutulmuş harabelerinde aramalıyım."
Yaşadığın trajediye rağmen, ışıyan gözlerinle umudumu besleyensin. Mavi gökyüzüne uzanan kırlarsın, başını gururla kaldıran dağ zirveleri, çiçekler, meşe ağaçları... Yitik ülkemin yalnızlığısın. Bilcümle doğanın dostu.
Her düşüşünde, yitiriyorum bir parçamı daha, belki de ben çoktan öldüm. Bir kere ölen sen yerine sayısız kere öldüm. Yaşamadım belki de...
Senin için ne hayaller kuruyorum, bir bilsen... Ben hiçlik deryasında yiteyim, sen yaşa, sen sev-sevil, sen, sadece sen ol dünyada gerçek. Ayağının altında kırılan dal olaydım da, uzaktan seyrelemeseydim yaşadıklarını. Duymayaydım acılar içinde kıvrandığını, zorluklar içinde kalışını...
Bir meşe yaprağı olup sarılaydım boynuna, yaz sıcağında alnına düşen bir su damlası olaydım. Kışın soğuğunda sızlayan ayaklarının ucunu ısıtsaydım nefesimle. Yoluna çıkan her taşın ruhu olup, yollar açaydım düşlerine... İncinmesin diye sırtın, yasladığın kaya olaydım. Sıcaklarda serin bir yel misali tenini okşayaydım. Açlık tüm bedenini takatsiz bıraktığında, avucunda bir tutam tuz... Rüzgarda salınan kavak ağacının sayıklamaları bunlar...
Daha özlemini çektiğin her şey olaydım ama sürgün olmayaydım. Değiştiremediklerime inat böyle suskun, böyle mahzun kalmayaydım.
Bu güçsüzlüklerime, yılgınlıklarıma lanet etmeseydim. Çoğalamıyorum, ölümü kutsayan çoğunluklar içinde yalnızlığın acısıyla kıvranıyorum.
İnsana ne çok şey sığıyormuş. Sadece sevgi değil ölüm, acı, yalnızlık; sadece güzellik değil kirlilik, yoketme, yıkma; sadece yılgınlık değil umut; sadece öfke değil sevinç; sadece karanlık değil aydınlık... Yine de muhteşem yeryüzünün bu varoluşsal paradoksunu bilmek yetmiyor, acıyı azaltmaya...
İnsanlık kavramına ne çok şey sığıyormuş, öyle olmuş ki insanlık dışı sözü asılı kalmış bir boşlukta... Artık ne gelse kötülük namına sığıyormuş içine... Binlerce yıl birikmiş, biriktikçe de genişlemiş çapı, artık akıl almaz kötülüklerin tümü sığıyormuş...
Sen ne hissediyorsun, ne yaşıyorsun? Önüne kattığı her canlıyı kasıp kavuran bir çılgınlığa sürüklenmişken yeryüzü, ne hissediyorsun? Giderek çürüyen, sönükleşen bir yeryüzü için... Soruyor musun: Neredesiniz sevdiklerim, nasıl geldik buraya ve yol nerede aydınlığa çıkar? Kaynağa varmak mümkün mü? Temiz olarak düşlediğimiz kaynak var mı? Nerede başladı kirlilik? 
Gözlerinin, dağlar ile mavi gökyüzünün buluştuğu ufuk noktasındayken neler hayal ediyorsun?  Ya da; damında otların bittiği terkedilmiş evlerden, insana ait parçaların dağıldığı köy meydanlarından, hala genzini yakan yanık kokusunu soluyarak geçerken...
İyilik adına çok şeyin giderek inceldiği bu varoluşun trajedisine uyumsuzsun, bu yüzden de yalnız ve uzaksın. Doğum ile ölüm arasına sıkıştırılan bir doyumsuzluklar silsilesi içindeki insanın anlayamayacağı kadar iyiliğin... Maddi dünyanın tek mutluluğu, havanın buz kestiği ayazda, sadece bir bardak sıcak çay... İnanılmaz değil mi? İnanılmaz ama yeryüzü tümden çöle dönüşmedi hala, umut başımızı çevirebildiğimiz, farkına varabildiğimiz her yerde...
Tam insan varoluşunu biraz da olsa anladığımı düşünürken, iki dakikada kurulan toprak tümsekler, anlama çabalarımı bildiğim her şey ile birlikte alt üst ediyor. Her şeyin sonunda olmak, böyle bir şey mi?
Bir seher vaktinde usulca toprağa düşen evlatlarının bedenlerini dağ başlarında arayan halkın yüzü güler mi? Bir bahar yağmurunda titreyen çocuklar için de güneş doğmaz mı? Zamanın bizi bıraktığı ya da bizim donduğumuz o karesinden çıkarmaz mı? Gökyüzü kara bulutlarla kaplıyken, yağan yağmurla iliklerine kadar sırılsıklam olmuşken, üşüyorken, güneş doğmaz mı gözün ulaşabildiği dağların ardından...
Sesimi duyup, yanıtlasanız karşılıksız kalan sorularımı. "Evet evet doğar, görmüyor musun bulutlar dağılmaya başladı bile. Sadece biraz sabret, az sonra güneş tüm ihtişamıyla ısıtacak bizi. Mavi gökyüzü ile... Isınacağız, üzerimizden çıkan buharlar ile elbiselerimiz kuruyacak yeniden..."
Derken, sayıklayışın eşiğinde dizelerine tutuluyorum;
"...umutlarımızı/dağların kalbine mayaladık/maya tutsun da/ekmeğe dursun diye... Sizindir koyaklarda açan/uçurum çiçekleri/ve sizindir/tüm ziyaretlerimizin yanan mumları..."
"Patikaların tozunda yaşlanıyor bedenim" demiştin. Üşüyen bedenini, iliklerine dek ısıtırken kutsallaşan ateş aşkına... Her sabah gecenin çiğini, soğuğunu dağıtmak için, biz insanlarda zor bulunan bir cömertlikle gözlerine doğan güneş aşkına... Büyük bir yorgunluk sonrası kana kana içtiğin pınarlardan akmaz mı bedenine yaşamın iksiri? Yüksek dağ zirvelerinden kanatlanmaz mısın, vadiye inerken... Soluduğun kekik kokularıyla yeniden doğmaz mısın? Her gün toprakla buluşan tenin ile ruhun arasındaki tüm engelleri kırmaz mısın? Bilirim, sen bastığın her toprak zerresi kadar gerçeksin. Yıldızlar kadar uzak ama vücudumu bir an ele geçiren ürperti kadar yakın...