Bu toprakların her yerinde “Su içerken yılan karışmaz” diye yaygın bir söz vardır. Su içme o kadar masum, o kadar temiz, o kadar insani, o kadar ortak ve alışıldık bir eylemdir ki, halkın usunda, sinsilikle ölümcül kötülük verdiğine inanılan yılanın bile bu eylem esnasında insana zarar vermeyeceğine inanılır. 

Su içmek ne kadar insani, doğal, masum, temiz ve olağan bir eylemse barış istemek de o kadardır. Ama sinsilik ve kalleşlikte yılan soyunun yanlarında güvercin kalacağı bir düşman; ne insaniyet, ne masumiyet, ne doğallık, ne meşruluk, ne temizlik bilmeyen bir düşman barış isteyen insanlara saldırdı. 10.04’te,  Cumartesi sabahı derin uykulardan uyanıp evlerinde kahvaltı yapacakları saatte Ankara’nın ortasında o en insani, en masum, en temiz, en olağan talebi, barış isteğini dile getirmek için oradaydılar.

Ne onlar, ne orada olamayanlar böyle bir sinsilik, vahşilik, gaddarlık, pervasızlık beklemiyordu kuşkusuz. Ama oldu. Ama oldu… Gözlerimizin feri söndü. Kalplerimizin cevheri döküldü. Dalga dalga yayıldı görüntü netleştikçe. Sanki gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafe kısaldı, daraldı, aldı, sıkıştırdı, ezdi.. Varlığı anlamsız, yokluğu dayanaksız, acıyı feryatsız, teni kansız, toprağı susuz bıraktı. Karardı. Karardı. Yükseldi, yapışık bir çürüyük halinde yağdı. Kör olduk. 

Görmeye başladığımızda baktık ki geride anne, baba, kardeş, yoldaş kim varsa paramparçaydı. Tutuşan eller, bakışan gözler, yürüyen ayaklar, düşünen o sevgili başlar paramparçaydı. Paramparça. Çırılçıplak. Yan yana. İç içe. Üst üste. Bütün farklılıklardan sıyrılarak. Ölümün dehşet birleştiriciliğinde kanlarımız karıştı birbirine. Kanın kokusunu aldık. Kanın kokusu bizi aldı. “Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”ın “olmayacak” kısmını geçtik. Kaybolduk. Daha doğrusu kaybolmak istedik. Geride o kan kokusu. Geride parçaları birbirine karışmış bedenler. Bunu yaz, unutma! Yazı kalıcıdır madem, yaz. En derin yerlerine, en ince kalemlerle yaz. 

Geride hikâyelerimiz kaldı. Yaşanan, yaşanamayan, bilinen bilinmeyen hikâyelerimiz. Birbirine benzer, birbirine hiç benzemeyen, kısa, çarpan, bazısı kanırtan, bazısı bileyen, bazısı ağlatan, hüzünlü, garip, gariban, içli, direngen, inatçı, mütevazi, eski, yeni hikâyelerimiz. Hepsi insan. Hepsi tepeden tırnağa insan. Hepsi sıcak ekmek kokusu kadar hayat dolu, yaşamak arzusu ve çabası ve emeğiyle dolu, hepsi bize ait, bir o kadar yeryüzü, bir o kadar gökyüzü olan hikâyeler. Bilir gibi olduğumuz ama bilmediğimiz, farkında olur gibi olup farkında olmadığımız hikâyeler. Su gibi, su içer gibi hikâyeler. Yutkunarak, genzimizde atomlar patlayarak gördük ki birbirine karıştılar. “Adını değiştir bu hikâye seni anlatır”ı gördük. Adını değiştire değiştire değiştire tekrar okuduk. İşçilerin, öğrencilerin, emeklilerin, işsizlerin, gençlerin, çocukların, yaşlıların Kürtler’in, Türkler’in, Aleviler’in, Sünniler’in hikâyesi. Bunu kalemle kâğıda biz dökemezdik. 

Bu hikâyeleri de yaz. Unutma. Unutma Berna’yı, Tekin’i, Ayşe Deniz’i, Serdar’ı, Ali’yi, Veysel’i… Yaz. Yazmaktan bıkma. Yorulma. Bizim birbirine karışmış öykülerimizdir onlar. 

Ve evet, son bir şey daha, hepimiz “kıl payı kurtulanlar”ız. Artık bu da var. Ve onların taşıdıkları ölüm ağrısı da. Hayatta kalmış, “en azından” yara almamış arkadaşların taşıdıkları “keşke ben de” ağırlığı, dalga dalga büyüyen, büyüyen yayılan “keşke”ler, o hayatla ölüm arasında bırakan tesadüfler, onlarca, yüzlerce hikâyeler, hikâyeler… Hepimiz “kıl payı kurtulanlar”ız, o gün orada olmasak bile hepimizin bir yerinde bir çelik bilye… Saplanıp kalmış bir ya da birkaç bilye, hep duracak tenimizde, dursun. “Kıl payı kurtulanlar” birleşelim. Ağlaşmak için değil, yaşatmak için, onların isteği barış için, eşitlik ve kardeşlik için birleşelim. Onları yaşatmak için birleşelim. Ağlayalım da ama ağlak olmayalım. Sürdürelim, barış isteğini, dileğini…