Sabahın ilk serinliği yollara vururken yatağından çıktı. Bütün gece uyumamıştı, uyuyamamıştı. Bir damla uyku girmemişti gözüne. Heyecanlıydı. Bayrama çıkacak çocuk gibiydi. Telaşlıydı. Ürkekti. Yatağından kalktı, kıl çoraplarını geçirdi ayağına, hırsız bir kedi gibi girdi mutfağa. Bir parça kuru ekmek çıkardı duvarda asılı torbadan, eliyle daldı otlu peynire, iri bir parça aldı. Kokladı, tazeydi peynir, keskindi otun kokusu. Ekmeğin arasına yerleştirdiği peyniri aceleyle beze sarıp koltuğunun altına yerleştirdi. Sessizce eşiğe geldi. Naylon çarıklarını koca ayaklarına geçirdi, usulca kapıyı açıp süzüldü dışarıya.
Dışarı çıkar çıkmaz gece sığıntısı kaçak gibi titrek, hızlı adımlarla yürüdü, dönüp ardına bakmadı. Yürüdü, yürüdükçe hızlandı, hızlandıkça hızlandı. Az sonra bayır aşağı koşmaya başladı. Koştu, nefes nefese kaldı. Aynı hızla bir tepeyi tırmandı, durdu. Kendi nefesini dinledi, korktu. Etrafına bakındı, upuzun, yemyeşil kır, baharın ve sabahın tüm güzelliğiyle karşısında duruyordu. Kuru, çatlak dudaklarından bir “ah” döküldü. Başka bir şey demedi, diyemedi. Dili tutulmuş gibi geldi ona. Kendi kendine bir şeyler demek istedi, olmadı. Yalnızca derin “ah”ı yapışıp dudaklarına kaldı orada.
Yürüdü tekrar. Nefesi yerine oturmuş, düzene binmişti artık. Etrafına bakındı. Gözleri yeni açılmış kör gibi şaşkındı. Yeşili ilk görüyordu sanki. Ağacı, kayayı, suyu, kuşları ilk görüyordu. Duraksadı bir an. Kulak kabarttı. Havayı dinledi. Çatır çatır duyuyordu sabahın, uyanan baharın sesini. Dinginlik çöktü içine. Rahattı. Sütlimandı içi. Önüne çıkan ilk ağacın kabuklu koca gövdesini okşadı. Kollarıyla ağacı kucaklamaya kalktı, kavuşmadı kolları. Deli bir çocuk duydu içinde. Dizginsizdi. Taşlara, kayalara bile sevgiyle doluydu içi. Otları kokladı, yaprakların tozunu aldı, dallardaki çiçekleri okşadı. Etinde yanan kanının hızlı akışını hissetti. Koşmak istedi, bu isteğine gülümsedi. Yürüdü. Biraz yukarıya tırmandı. Keskin bir patikaya çıktı, toza dumana bulandı. Yürüdü.
Bir insanoğlu çıksa karşısına edeceği tek kelime yoktu. İçini ürpertti bu ihtimal. Durup etrafını dinledi tekrar, bir şey yoktu. Kabarmış göğsü gerisin geri söndü. Tekrar yürüdü. Peşinden altmış sekiz yıllık ömrünü sürükleyerek, su üstünde yürür gibi, ayakları gerçekten bir hayali saklıyormuş gibi süzülerek yürüdü. Eğilip tek tek baktı kaya yarıklarına, tek tek baktı ağaç kovuklarına. Tek bir yaprak kıpırdayışını kaçırmak istemiyordu gözleri. Fır dönüyordu. Kuşların kanatlarını izledi, karınca sürüleri ile keyiflendi. Ters dönmüş bir kaplumbağayı kurtardı, sevindi. Serin bir kaynaktan avuç avuç su içti. Yüzünü yıkadı. Suda kendi suretini gördü. “Yüzüme renk gelmiş” diye düşündü. Bakır rengi yüzü kırışıklarla doluydu, alnında ince bir keder çizgisi beliriyordu gülümseyince. Savrulmuş ömrünün acıya karışmış, yokluğa, yıkıma, ölüme, ayrılığa karışmış kederinin çizgisi… Suda bulanık bir yansımayla belleğini yakan hasretin derin çizgisi…
Akşam ağırdan inmekteydi artık. Az sonra dallarda hışırdayan yaprakların arasından süzülecekti karanlık. Yorulmuştu. O sabah bu çağ, durmadan yürümüştü. İhtiyar bacaklarından çekiliverdi birdenbire taşkın çocukluğun direnci. Patikadan çıkıp büyükçe bir kayanın dibine çöktü. Çıkınından ekmeğini çıkardı, peynirinden büyükçe bir parça alıp ağır ağır çiğnemeye başladı lokmalarını. Açlığını bastırdı. Ekmeğini tekrar beze sarıp bıraktı. Naylon çarıklarını çıkarıp yastık yaptı. Usulca kıvrıldı oracığa. Büzüldü. Bacaklarını karnına çekti, kollarını bacaklarının arasına sokuşturdu. Akşam serinliği esiyordu kulaklarının dibinde. İnceden bir titreme geçti sırtından, bacaklarından, kollarından. Üşüdü. Hafif nemliydi toprak. Çürük ot kokuyordu toprak. İçini bayıltan bu kokuyu duydu ta en derinlerinde. Yerdeydi gözleri, çakılıp kalmıştı toprağa, her soluğunda içine çekiyordu onu. Anasının karnındaki kadar rahattı, kaygısızdı, göbeğinden bağlanmıştı toprağa.Ama az sonra sancılı düşüncelerin bin bir çeşidi üşüştü kafasına. Kıvrandı. Titredi. Rahatını bozdu sancıyla kafasına üşüşenler. Toprağa çakılmış yeşil gözleri büyüdü, büyüdü. Kıvrıldığı yerden nemli toprağı koklayan burun delikleri açıldı, genişledi, soluğu hızlandı. Toprağın kucağına bıraktığı göğsü hızlı hızlı inip kalkmaya başladı. Kalbinin kütürtüsü toprağı sarstı, derinlerine kadar indi, orda kayboldu, boğuldu. Çürümüş ceset kokusuyla karışık keskin bir yanık kokusu duydu içinde, bunaldı. Göğsü sıkıştı. Belli belirsiz görüntüler geçmeye başladı gözlerinden. Toprak damlar gördü, bacası tüten damlar. Cıvıldaşan kuş sesleri duydu. Elinde su testisiyle yalınayak bir kadın gördü. Tozu dumana katarak geçen bir koyun sürüsü gördü. Şırıl şırıl akan bir çeşme gördü, büyük kara taşın ortasından akan çeşme. O kadar yakın göründü ki bunlar gözlerine, uzansa o çeşmeden avuçlayıp su içebilecekmiş gibi geldi ona. Gülümsemek istedi, olmadı. Dudakları büzüldü. Araba sesleri duydu, ağlayarak kaçışan çocuk sesleri… Bir kapı kırıldı, bir tokat patladı, bir hıçkırık koptu. Yaşlı parmaklarını toprağa geçirdi, avuçladı, sıktı yattığı yerden. Kalkmak istedi, kaçıp kurtulmak istedi bu sancılı görüntülerden. “Kalkıp çarıklarımı giyeyim, yürüyüp gideyim” dedi, olmadı, kalkamadı. Küçülmüş toprağa yapışmıştı. Erimiş toprağa karışmıştı bir yanı.
Bir görüntü daha gelip oturdu gözlerine. Hıçkırıklar artmıştı, küfürlü bağrışmalar duydu. Bir demir şakırdadı. Bir mermi patladı, yüzü belirsiz bir gövde yarıldı, kayıp düştü. Çeşmede akan su bulandı. Bir kibrit çakıldı. Bacalardan ateşler fırladı. İri başaklı buğday tarlaları tutuştu. Dallarından etli yemişler sarkan ağaçlar tutuştu. Memeleri süt dolu hayvanlar yandı dirim dirim.
Dumanlandı gözleri, yandı. Toprağı kavramış parmakları daha bir hınçla kasıldı. Gözleri buğulandı, az sonra boşaldı, hıçkıra hıçkıra ağladı, ağladı… Durulduğunda terkeylenmiş yalnız bir kin vardı gözlerinde, yine kalkıp yürümek istedi, kalkıp erişmek istedi. Gidip kimsesiz duvarların isine yüzünü sürmek istedi. Olmadı. Kalkamadı. Kalkamazdı. Hasreti kursağına yapıştı. Kalkıp gidemedi, yoluna devam edemedi. Köyüne erişemedi. Toprağı canına çekti, canı toprağı çekti. Patır patır atan kalbi yavaşladı, yavaşladı yavaşladı… Toprağı avuçlamış parmakları gevşedi, kasılmış gövdesi koy verdi kendini. Görüntüler kayboldu açık kalmış ıslak gözlerinden. Kaybolup gitti kursağından hasreti. Dindi.
Sıcak bir rüzgâr esti. Dallarda yapraklar hışırdadı, yanık kokusu akıp gitti başka hasretlere. Bir avuç karınca beze sarılı otlu peynire dadandı…