Nietzsche; "Unutkanlar çok şanslıdır çünkü hatalarının acısını çekmezler” der. Bunu söylerken hangi bakış açısıyla yaklaşıp nasıl bir düşünceyi esas aldığı bilinmez ama somut gerçekliğin buna denk bir durumda olmadığı kesindir. Günümüz toplumsal sorunlarının gelmiş olduğu düzey de göz önüne getirildiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır. Evet, egemen sistem ilk çıkışından bu yana unutturmayı esas almaktadır. Çünkü unutturduğu derece refleksler de körelir, mücadele gerçekliği söner. 'Unutmak’ bir afyon gibi insanların her bir hücresini uyuşturup, toplumları dengesizleştiren bir gerçeklik olması itibariyle üzerinde durulmayı gerektirir.

Egemen sistemin kendi gerçekliğini insanlara ve toplumlara kabul ettirmesi ancak insana geçmişini, özünü, doğasını unutturmasıyla mümkün olacaktır. Tarihinden ve toplumsallığından koparılmış, özüne yabancılaştırılmış bir gerçekliğin kendin olması mümkün değildir. Bundan dolayı bugün kapitalist sistem 'anın tadını çıkar’, 'gününü gün et’, 'anı yaşa’ diyerek insanlığı geçmişinden ve geleceğinden olabildiğine koparmaktadır.
Kimi düşünürlere göre; 'insan zihni doğduğunda tertemiz bir levha gibidir. İyi-kötü, güzel-çirkin sonradan bu levhada yer edinir.’ İnsan zihninin esnek yapısı buna müsaittir. Öyle ki; doğru algılamaların yanı sıra yanlış algılamaları da doğurabilmektedir. Bu şekilde bir zihniyet yapılanmasını oluşturmaktadır. Bunun birçok şekli vardır. İnsanın doğuşunda tertemiz bir levhaya benzetilen zihin, ilk oluşum anından evrenin şekillenişine, galaksilerden gezegenlere, kozmik canlıların oluşuna kadar, bitki ve hayvanlardan insanın gelişip toplumsal gerçekliğin şekillenişine kadarki zihniyet yapılanmasını oluşturmaktadır. Evrensel bilinç olarak tanımlanan, her türden kirlilikten ve kötülükten yoksun bilinç yapılanmasıdır. Her ne kadar sınırlı bir algılama kapasitesine sahip olsa da, belirli bir amaç doğrultusunda yaşamı oluşturan ve geliştiren bu bilinç, insanlığın doğuşuna ve toplumsallığının gelişimine vesile olmuştur. Toplumsal hafıza denilen gerçeklik bu amacın ürünü olarak gelişim sağlamış ve bu evrensel amaç insanlıkla zihniyet önündeki sınırlar kaldırılmıştır. Bundan sonraki gelişim de bunun üzerinden şekillenmiştir.  
Bu 'amaç’ın ne olduğu konusunda hala istenen düzeyde bir cevap alınmış değilse de; Kürt Halk Önderi Öcalan bu amacın 'Özgürlük’ olabileceğini ifade ediyor. Bu konuda bilim insanlarının, 'evrenin kendi farkına varma arayışı’ olduğu konusunda görüşler ileri sürdükleri bilinmektedir. Bağlantılı olarak dinler de; 'tanrının kullarınca bilinme arzusu’ şeklinde bir yaklaşımı söz konusudur. Görece önemli ve üzerinde durulması gereken bir noktadır. Ancak İnsanlığın geliştirdiği farkındalıkla ve bu farkındalığın ürünü olarak toplumsal bilinci doğurmasıyla zirvesine ulaşan bir zihniyet yapılanmasından bahsediyoruz.
Bebekler ve çocuklar için belirtilen 'yalan dolan bilmeyen’, 'olabildiğine doğal’, 'bir su damlası kadar berrak ve saf’ gerçekliğinin tamamıyla bu süreci kapsadığı anlaşılmaktadır. Zihniyet boyutuyla insanın içinden çıktığı birinci doğayla bütünsel ve tamamlayıcı ilişkilenmenin olduğu bir süreçtir. Kendisini varolan doğanın ve yaşamın bir parçası olmaktan öte, bir bütünün tamamlayanı, olmazsa olmazı olarak görmektedir. Henüz kirlenmemiş zihnin yaşam anlayışıdır bu. Birlik ve beraberlik içinde tüm toplumsal kesimlerin toplumsal ihtiyaçlar temelinde yaşama katılım sergilediği bu süreç, henüz lekelenmemiş zihnin sonsuz gün ışığıyla aydınlanmaktaydı.
Ancak bu sürecin hiyerarşik sisteme doğru evirilmesiyle varolan bu doğal uyum ve yaşam dengesi de alt üst oldu. İnsan zihninin esnek yapısı, yanlış algılamaların doğuşunu da beraberinde getirmiştir. Özellikle erkeğin yoğunluklu olarak avcılıkla uğraşması nedeniyle analitik düşüncede gelişim kazanması, kurnazlıkların ve hilenin yalanı doğurması bunda belirleyici bir rol oynamıştır. 'Yalan’ hiyerarşik sistemin özünü teşkil etmektedir. Yalan sistemiyle insan zihniyeti kirletilmiştir. Kirlenen zihniyet parçalanmayı, kendine yabancılaşmayı, özünden kopmayı getirmiştir. Geçmişinden kopmuş bir zihniyet yapılanmasının özgür ve yaşanılır bir gelecek oluşturması da mümkün değildir. Bu egemen sitemin çıkarına uygundu. Esas alınan en temel yöntem de 'unutturmak’tı.
Bir süre sonra insan da bunu kendisine kabul etti. Çoğu egemen sistemin 'havuç’ politikalarıyla avlandı. En büyük ödülü kapmak için, kendiliğinden bu kapanın içine sürüklendi. Doğal bir şeymiş gibi yaklaşım sergiledi. Daha doğrusu sorunlardan kaçışın en kolay yöntemini burada aradı. 'Boş ver’, 'unut gitsin’, 'mutsuzluklarından unutarak uzaklaşabilirsin’ ve 'güzel bir gelecek için unut, kendini geçmişinden ve yaşananlardan arındır’ diyen sistemin söylemleri ona cazip geldi. Unutursa eğer, daha özgür ve mutlu yaşayacağını sandı. Yanıldı, kendini kandırdı. Çünkü unuttukça, tarihsel ve toplumsal sorunlar daha da katmerleşti. Sorunlar arttıkça içinden çıkılamaz bir hal aldı. Yanlışlıklar, çirkinlikler ve hastalıklar çoğaldı. Nietzsche’nin dediğinin aksine unutkanlar şanslı değildi. İnsanlar unuttukça, yaşadıkları hataların acısını daha derinden yaşadılar. Unutmanın acısı ani değildi, belki ama yavaş yavaş tüketti habersiz. Hayat devam ederdi ama üzeri örtülmek üstenen o istenmeyen! geçmişle beraber…
Sistemin ve insanın tüm unutturma ve unutma çabalarına karşılık evrensel bilinç öyle bir şeydi ki kendini var edebiliyordu. Evrensel oluşumun en temel prensiplerindendi. Yokoluş yoktu. Çünkü vardan yokoluş olmazdı, ne de yoktan varolma vardı. Oluşum eşittir evrensel bilinç ve değişim-gelişim demekti. Oluşum olduğu sürece bilinçsel gelişimde mümkün olacaktı. İnsanın ve toplumsallığının gelişimi de bu prensip üzerinden şekillenmişti. Birilerinin dediğinin aksine; insan birinci doğadan kopmamıştı. İnsan zihniyetinin, farkındalığı kendisinde gerçekleştirmesiyle oluşum ve gelişim bir başka boyuta evirilmişti. Bundan, ikinci doğa olarak tanımlandı. Çünkü birinci doğanın bağrından çıkışını yapıp oluşumunu sürdürmüştü. Nasıl ki insan ve toplumsallığı uzun bir zaman dilimine yayılan oluşumu, içinde kendinden önceki canlı hayatları barındırdıysa sonrasında da bu bilinç sayesinde sürdürülecekti. Üzeri örtülebilir, öze yabancılaştırılabilir, uzaklaştırılabilir, olmamış gibi gösterilebilirdi. Ama vardı ve öz orada duruyordu. Fırsat bulduğu vakit gün yüzüne çıkıp yaşanırlılığını sürdürmekteydi. Çünkü öz, bilinçti, bilinç te oluşumun kendisi…
Unutulan canlı evrende insanın unuttuğu sadece kendisiydi. Özüydü, gerçekliğiydi, doğasıydı, toplumsallığıydı. Sistem de bunu istiyordu. Bu şekilde egemenlik çarklarını daha iyi döndürecek, çıkarlarını yaşamsallaştıracaktı. Ve yaptı! İnsanlara unutturarak zihniyetini daha rahat içselleştirdi. İnsanlığın yüzde doksan sekizlik tarihini kapsayan demokratik toplum zihniyeti çöküş yaşadı. Dünyayı savaşlar, hastalıklar, kötü ruhlar(zihniyetler) sardı. Bundan işte; 'unutmak’ sistemin hastalıklarından biridir. Sistemin bugün sosyal bilim adına insanlığın önüne koyduğu çözümlerden biri olan tarih ve toplum bilimleri de parçalı yapılarından dolayı çözüm olmaktan ziyade sorunları daha da derinleştirmiştir. Bunun üzerinedir ki egemenlerin Irak’da yaşattığı acılar henüz soğumamışken bugün Suriye’ye yönelmekte ve bunun karşısında ciddi bir refleks çıkmamaktadır.
Şimdi suçsuz ve bakir değil zihinlerimiz. Ama öze dönüş mümkün. Gasp edilmiş zihinlerimizin kurtuluşu mümkün. Her hastalığın tedavisi mümkün. Yeter ki doğru teşhisi koyup bu temelde tedavi uygulayalım. Teşhisimiz nettir. Zihniyet sorunlarıdır. Bundan dolayı tedaviye de zihniyetten başlayacağız. Ki her türden unutmayı bertaraf edelim…