Rohat BARAN

Elezîz’de 6,8 şiddetinde deprem oldu. Bu depremin sonucunda Elezîz ve Malatya’da resmi açıklamalara göre 35 kişi yaşamını yitirdi, bin altı yüz kişi de yaralandı. 17 kişiden de halen haber alınamadığı söyleniyor. Yaşamını yitirenlere rahmet, ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyoruz. Umarız kayıp olanlar da hayattadır ve en kısa sürede sevdiklerine kavuşurlar.

Belki hemen her şey Tayyip Erdoğan diktatörüyle ifade ediliyor denilecek, ama sonuçta 18 yıla yakındır bu ülkede iktidar olan o. Onun için de hesap sorulacak yer ve kişi orası olmaktadır. Sadece yürütme değil, yasama da yargı da onların elinde. İstedikleri kararı hemen çıkarabiliyor, istemediklerini yürürlükten kaldırabiliyorlar. Tabii çıkarlarına olursa ve canları isterse! Bu diktatörden hep şunu dinledik, tek adam olayım, tüm sorunları çözeceğim. Yıllardır tek adamsın hani, hangi sorunu çözdün? Siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunların daha ağırlaştığını biliyorduk, deprem olunca bir de bu alanda hiçbir şey yapılmadığını öğrenmiş olduk. Herhalde bu zihniyetin sorundan ve çözüm yöntemlerinden anladıkları, Kürtleri soykırıma uğratma, toplumu daha fazla baskı altına alma kabiliyetini ortaya koymak oluyor. Tabii bir de devletin tüm kademelerine kendi kadrolarını yerleştirmek! Zaten en son geleceğe hazırlık olsun diye YSK’nın başına da AKP’li birini koydular. Önümüzdeki seçimde kaybedeceğini görmüş olacak ki, şimdiden tedbirler geliştirmeye çalışıyor.

AKP-MHP faşizmi toplumun güvenli bir şekilde yaşamını sürdürmesine değil, Kürtleri soykırıma uğratmaya, komşu ülkelerin iç işlerine daha fazla karışmaya, işgal edebildiği yerlere yerleşmeye ve topraklarına katmaya, işgal edemediğini de güdümünde olacak biçimde iktidarlar oluşturmaya odaklamış. İç güvenliği beka sorunu ediyor, yayılmacı politikalarını meşrulaştırmak için ülkenin güvenliğinin dış ülkelerden başladığını söylüyor, ama öyle çok da toplumu ve güvenliği düşünmediği bu deprem sonuçlarıyla ortaya çıkmış oluyor. Allah’ın işi işte, bu depremle adeta o kadar yayılmacı politikalar izleyeceğine, ilkin yönettiğin yerlerdeki insanların güvenliğini sağla denilmek isteniyor. Ülkenin ekonomik gelirlerini bu kadar savaş sanayine tüketeceğine, biraz da bu tür afetler için hazırlık yapıp dayanıklı yerlerin yapımına harcasaydı, ortaya bu hazin tablo çıkmış olmayacaktı. Kaldı ki, böyle bir afet mesela İstanbul gibi bir yerde olsaydı sonuçlarını hayal bile etmek ürkütüyor insanı.

Fay hatlarından, sismik konulardan çok anlamıyoruz, ama sonuçta kayıt ve arşiv denen bir şey var ve geçmiş süreçte yapılan uyarıları ve yerine getirilmeyen görevleri hemen çıkarıyorlar insanın karşısına. Bir sismolog da 4 ay öncesinden ellerindeki bilimsel verilere göre Sivrice alanında önemli düzeyde enerjinin biriktiğini ve bunun depreme yol açacağını, dolayısıyla tedbirlerin alınması gerektiğini söylüyor. Ama dinleyen kim! Halbuki bu hükümet hazırlıklar yapmış olsaydı bugün bu kadar insan acı bir biçimde hayatını kaybetmiş olmayacaktı.

Tayyip Erdoğan ve tayfasının bu tür olaylardan sonuç çıkarmasını dileriz, ama nerde! İnsanlardan oy isterken ya da deprem vergileri alırken iyi, hoş, ama tedbirler almaya gelince tık yok! Deprem olduktan sonra da sanki bir şey yokmuş gibi psikolojik savaş yöntemleri kullanıp toplumu rahatlatmaya çalış! Bir söz var, en iyi doktor hastalığı önceden teşhis edip ortaya çıkmasını engelleyendir diye. Herhalde toplumdaki karşılığı, yönetimlerin toplumsal sorunları önceden görmesi ve tedbirler geliştirmesi oluyor. AKP-MHP faşizmi ise hastalık ortaya çıktıktan sonra ilaçlar vererek, pansumanlar yaparak öngörüslüzüğünü ve yönetim yetisinden yoksunluğunu gizlemeye çalışıyor. Daha da çok kötüsü, çok fazla ne oldum delisi haline gelmiş. Gerçi bu iktidar için fevri olmayan bir yaklaşım, bu tıynetten ve zihniyetten ancak bu çıkar. Kötü olan, sonuçta Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun gariban ve emektar çocuklarının yaşamını yitirmesidir. Ne diyelim, bu dünya Sultan Süleymanlara kalmadı, Soysuzlarına mı kalacak, diyorum ve başka bir konu üzerinde durmak istiyorum.

Angla Merkel, Tayyip Erdoğan’la görüştü. Tabii ki gündemlerinde Kürtler bulunmaktaydı. Erdoğan Birleşmiş Milletler toplantısında herkese sunduğu demografik yapıyı değiştirme ve soykırım projesini yeniden Merkel’in önüne koydu. Açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla Merkel de “olur” dedi. Herhalde Merkel “olur” diyerek aslında en başta da Alman halkına kötülük yapmış oluyor. Alman halkı Hitler gibi bir figür tarihlerinde olduğu için hep utanç duymuşlardır. Ancak nasıl oluyorsa Merkel bu kötü figürü kendisine örnek alıyor. Bilindiği gibi Alman devleti Birinci Dünya Savaşında Osmanlıyla içine girmiş olduğu kirli ilişkilerle Ermenilerin ve Süryanilerin soykırıma uğratılmasına destek olmuştu. Kimi kaynaklarda Hitler’in Osmanlı’nın bu uygulamalarını kendisine örnek aldığı geçmektedir. Tuhaf bir biçimde Üçüncü Dünya Savaşının gerçekleştiği günümüzde de yeni Osmanlıcı zihniyetin Kürtleri soykırıma uğratmasına Merkel hükümeti destek olmak istemektedir. Efrin işgal edilirken gördük bunu, Rojava’ya yönelik işgal saldırılarında çetelerin kullandığı Alman tankları ve ağır silahlarda gördük bunu. Şimdi de bu işgal, tehcir politikasına verilen destekle görmekteyiz.

İdlib’den gelen insanların sabit binalarda kalması mümkünmüş, bunun için de yardımcı olunabilirmiş deniyor. Peki, bu binalar nerede yapılmak isteniyor? Tabii ki Rojava’da. Tayyip Erdoğan işgal ettiği yerleri tümden egemenliği altına almak için oralarda binalar yapacak ve sivil insan adı altında denetimindeki çeteleri getirip yerleştirecek. Merkel hükümeti de bunu çok mantıklı ve makul görmüş ve destek vereceğini söylemektedir.

Durmadan İdlib’de siviller vuruluyor, Türkiye sınırına binlerce mülteci geliyor, gelecek deniyor. Kim yarattı bu İdlib sorununu? İdlib’de kim var? Kimler İdlib üzerinde savaşıyor? Kimin ne çıkarı olacak ya da kim hangi çıkarı hedefliyor? İdlib’de yaşanan durumları incelerken sadece ajanslara servis edilen haberlere bakmak yeterli değildir. Çünkü sonuçta her kes kendi çıkarına göre servis ediyor bu haberleri. Esas olarak bu sorulara cevaplar verme temelinde bir ele alış yorumların daha objektif olmasını sağlar. AKP ve çetelerinin güdümündeki basın durmadan hava saldırıları sonucu sivillerin katledildiğini, binlerce on binlerce insanın Türkiye’ye doğru geldiğini söylüyor; Suriye yönetimi ve Rusya ise İdlib’de çetelerin saldırısı sonucu Suriye ordusuna ait askerlerin öldüğünü ve bunun için de kendilerini savunduklarını söylüyorlar. Bundan ötesi, toprak bütünlüğü lafını ağzına sakız eden Türk devletinin güdümündeki çete gücün olmasını kabul etmediklerini ortaya koyuyorlar.

Türkiye durmadan İdlib’de siviller vuruluyor diyor, ama DAİŞ’in başkanı Ebubekir El Bağdadi bu alanda vuruluyor. Demek ki dünyanın tehlike olarak gördüğü DAİŞ var ve korunuyor orada. Yine El Nusra ve evrildiği Ahrar ul Şam ve daha bir sürü isimde çete güç bulunuyor orada. Dahası, insanları buradan alıp Libya’da savaşa götürüyor, yani çete gübreliğine dönüştürdüğü bir alan olmaktadır. Mülteci dediklerini de zaten Avrupa’ya dediklerini kabul ettirmek için kullandığı bir araca dönüştürmüş bulunuyor.

Mülteci sorununa ve İdlib’de yaşananlara tablonun bütünlüğü içinde bakmak gerekir. Mülteci sorunu Tayyip Erdoğan ortaya çıkarmıştır. Milyonlarca insanı MİT eliyle yerinden yurdundan edip yönlerini Türkiye’ye verdirmiştir. Bunun üzerinden dünya tehdit ediliyor: önümüzde iki seçenek var, deniyor. Ya kapıları açarım Avrupa’ya gönderirim, bu sivilleri başınıza bela ederim ya da Rojava’ya saldırıp oraları işgal ederim, buralara binalar yaparım, siz de maddi destek verirsiniz diyor. Tayyip Erdoğan’ın İdlib, mülteci ve işgal denklemi bu biçimde olmaktadır.