Çocuklar odun parçası alıyor eline, Ap Sileman’ı taklit ediyorlar bir kıyıda, gülerek… Yaşlı gözlere aldırmadan. Babam sırtını dut ağacının gövdesine dayıyor, ellerini hafifçe şaklatarak katılıyor ağıda. Annem, kıyımda yiten canlarını hatırlıyor, sürgünü, yalnızlığı… Dut ağacının gövdesini öperek dua ediyor.
DENİZ BİLGİN
Bir ozan, bir değer, bir toprak insanı dağlar ülkesinin kuzey ucunda, Dersim’de hakka yürüdü, döngüye katıldı.
Yeşilin her tonunda ağaçlarının göğe uzandığı dağların arasında küçük bir köydü doğduğum. Börtü böceğin, taşın, ağacın arasında, onların sesleriyle büyüdük. Dağlar geçilmez, yollar aşılmaz gibiydi. Büyülü dünyamız hiç yıkılmaz gibiydi.
Yaşam orada başlamıştı ve ebediydi yaşadıklarımız. Hiçbir yere gitmeyecektik, dönüp dolaşıp varacağımız yer o küçük köydü.
Biz mi zamanı unutmuştuk yoksa zaman mı bizi unutmuştu, farketmiyordu. Biz ağaç, taş gibi varoluşun hafifliğiyle geçiyorduk zamandan, mutluluğun ne olduğunu bilmiyorduk. Beklentimiz yoktu kimseciklerden…
Henüz varamadığımız dağlarda bir kıyımın izleri duruyordu. Yanıbaşımızda söylenen ağıtlarda o kıyımın çığlıkları her gece yeniden yeniden var oluyordu.
Nereye dönsek bizi terketmiyordu o çığlıklar. Dağımızda, evimizde, başımızı koyduğumuz yastığımızda… Her yerdeydiler, bizi terketmemişlerdi. Çünkü onlar bu dünyadan zorla koparılıp atılmıştı. Atıldıkları dolmak bilmeyen bir boşluktu. Belki bu yüzden ağlıyordu yaşlılarımız, dua ederken, yakarırken… Unutamadıkları, hep yanlarında taşıdıkları bir geçmişe ağlıyorlardı.
Evimizin önünde bizi koruyan yaşlı dut ağacımızın altında toplanıyor yaşlılar. Kimi uzaklara giden çocuğunun yolunu gözlüyor, kimi sevdiğine ağlıyor, kimi hakka yakarıyor. Çocuklar, gündüzleri köpeklerin, böceklerin, kuşların ardından koşuşturuyor; geceleriyse Ap Temir’in masallarıyla aşılmaz denilen dağları aşıyor.
Ölüm çukurlarında soluklanıyor
Dut ağacını gören mavi boyalı kapının önünde Ap Sileman keman çalıyor. Birileri gidiyor, birileri geliyor. En sevdiklerini anlatıyorlar Ap Sileman’a: Benim sevdiğim kara saçlıydı, kara gözleri, öyle bir boyu vardı ki şu ağacın en uç dalına varırdı… Bir adım atardı ki şu karşı dağa ulaşırdı. Öyle yiğitti, öyle güzeldi, öyle şefkatliydi, öyle sevgi doluydu…
Ulaşılmaz olurdu sevdikleri, insan olmaktan çıkar dağ olurdu, yıldız olurdu, kuş olurdu.
Ap Sileman’dan, sevdiklerini onlara anlatmasını isterlerdi.
Gözlerinde yaşlarla, tanrını tanıyorsan ve seviyorsan. Onu bize anlat, derlerdi.
Ap Sileman (Sile Qiz), kemanını dizlerine dayardı. Arşeyi kemanın tellerine vurunca karşısında acıyla oturanların acısına dönüşürdü.
Sevdikleri, Ap Sileman’ın ezgilerinde yeniden yaşama dönerdi, gelip otururdu yanlarına, tahta kürsülere.
Başında siyah şapkası Ap Sileman söyler, onlar getirdikleri kara teyiplere kaydederlerdi. Bir daha bir daha dinlemek için.
Ap Sileman, hep o büyük kıyımdan başlıyor; kan akan vadilerden geçiyor, ölüm çukurlarında soluklanıyor. Ölüm baş ucundayken kemanı sayesinde yeniden kurtuluyor. Korkuyor bazen, daldığı rüyayı bilip de hükümete söyleyen olur mu diye. Söylerken çevresine bakınıyor. Sonra kıyımda ölenlerden parçalar ekliyor.
Yaslı kadınlar, dut ağacının köklerine çöküyor. Ellerini şakaklarına dayayıp mırıldanıyorlar. Gözlerinden yaşlar dökülüyor çiçekli şalvarlarına.
Çocuklar odun parçası alıyor eline, Ap Sileman’ı taklit ediyorlar bir kıyıda, gülerek… Yaşlı gözlere aldırmadan.
Babam sırtını dut ağacının gövdesine dayıyor, ellerini hafifçe şaklatarak katılıyor ağıda. Annem, kıyımda yiten canlarını hatırlıyor, sürgünü, yalnızlığı… Dut ağacının gövdesini öperek dua ediyor.
Göğsünde kıyımın izleri
O zaman Ap Sileman Dersim oluyor, Kirmanc ülkesi oluyor. Dağlar ortasında, her köşesine inanç sinmiş köy, masalın tam ortasında beliriyor.
Hep de ağıt değil ki Ap Sileman. Düğünlerde çalıp söyleyince halaya duruluyor. Gaxan kutlamalarının eğlencesi oluyor kemanıyla.
Ap Sileman, gezdiği köylerde görüp beğendiği kadınlara da aşk şarkıları söylüyor. Onun bu huyunu köyde bilmeyen yok. Şakalara konu oluyor köy meydanlarında.
Xovîra meke (Unutma) diye yakarıyorlar. Yaşlıların en çok söyledikleri sözdü unutma! Unutma hiçbir şeyi, unutma kendini!
Yönetmen ve yazar Caner Canerik’e konuştuğu bir röportajında Ap Sileman da ısrarla bu sözü söylemiş: “Haq esto! Qelv qelv! Haqê xo bizonê, haqê xo xovîra meke. Deyra vi xêre. Dayma vaze ya haq.” (Tanrı vardır. Kalp kalp… Tanrını bil, tanrını unutma. Onun hayrıyla. Her zaman ya haq de) Onların sözündeki “Haq” kimliğindir, geleneğindir, özündür, inancındır, dağın taşın, börtü böceğindir yani her şeyiyle hala kanlar içinde inleyen ülkendir.
Unuttu bazılarımız, unutmak istedi, bu yüzden savruldu. Kökünü unuttu, tanrısını ve kendini unuttu, yolundan döndü.
Unutamamanın azabını çekti kimimiz, çığlıklar huzur içinde uyusun diye yollara çıktı.
Sarardı kimimiz, acının çekilmezliğiyle yaşarken öldü.
Kim unuttu, kim unutmadı. Unutanlar nerede, unutmayanlar nerede!
Dersim’in göğü yaralı bir ağıttır, kanar durur. Göğsünde kıyımın izleri, postalların yaraları… Kim hatırlıyor Dersim’i. Nerede, hangi kuytulukta, onu terkeden çocuklarına ağlıyor.
Dersim’in dağları deliniyor, ağaçları kesiliyor, hayvanları öldürülüyor. Dersim’in dağlarında vuruluyor, onun için savaşanlar… Unutma unutma..!
Ape Sileman’ın ağıtları yankılanıyor vadilerde.
“Şêrê diyarê Laçî seru, têde miz û dumano
Bextê aşîrû birijîyo, kes mara alaqutare nêvano
Şêrê diyarê Laçî seru, asmên ra ax, roz vinito
Dina heqî ke persena, dinawa de jurekera bêtivara…”