
Nenem derdi ki hep: “Dêrsim Katliamı olduğunda 8 yaşındaydım. Annem, babam, kardeşlerim ve köylülerimizle Kônê Pirê mağarasına saklandık, her yer asker kaynıyor, kendi aramızda bile konuşmaya korkuyoruz. Küçük dayım (kardeşinden bahsediyor) o zaman altı aylık ya var ya yok, (eliyle dirseğini göstererek) aha suncak, ağlamaya başladı. Anam arkada bir köşeye geçip meme verdi, çocuk memeyi almıyor, ağlıyor, hemma (ama) nasıl ağlıyor? Aylardan Ağustos, hava bir sıcak… Herkes korkuyla anneme bakıyor, kadınlar çocuklarını kendilerine çekip iyice sarılıyorlar. Ben anneme bakıyorum… Annem bebeği susturamamanın çaresizliğiyle onu memesine bastırdı, o zaman ben bir çığlık attım. Yengem bebeği annemden aldı, çocuk hiç susmuyor, sımsıkı sarılmış kundağı çözdü, bebek küçücük ellerini dışarı çıkarıp perîk atmaya (kollarını sağa sola açmaya), gülücükler saçmaya başladı. Hemma (ama) kızım, milletimizi hepsini kırdılar…”
Burda susar, artık gerisini anlatmazdı. Çünkü anlatamazdı, nasıl anlatsın 8 yaşındaki bir çocuğun gözleriyle tanık olduğu katliamı! Eminim ki benim yaşlarımdaki hemen her Dêrsim’li buna benzer, belki de daha da beter öykülerle büyümüştür.
On binlerce ölü...
Düşmanın eline geçmemek için kendini uçurumlardan kayalıklara, köprülerden nehirlere atan kadınlar, annelerinin karnı deşilerek süngü uçlarında sallandırılan ceninler… Saklandıkları yerler farkedilmesin diye annelerince boğulan (veyahut boğdurulan) bebekler. Katliamdan sağ olarak kurtulan güzel kızların Türk subaylarınca evlatlık edinme bahanesiyle köklerinden kopartılarak asimile edilmesi. Yerinden yurdundan sürülen on binlerce insan. Resmi belgelere göre 13 bin civarı, ama aslında tanıkların anlatışlarıyla bunun en az dört katı ölü. Toplu mezarlar. Çalınan çırpılan hayatlar ve yaşanan travmalar...
Şimdi, 77 yıl sonra, tam da bir türlü yüzleşemediği Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümünde, Türkiye Cumhuriyeti Hozat’ın Bargini (Karapınar) Köyü, Seke Sure Mezrası’nda yapılan kazı çalışmasıyla Dêrsim Katliamı gerçeğiyle yüzyüze geldi. 24 kişinin kurşuna dizilip toplu olarak gömüldüğü mezarda bulunan kemikler, görgü tanıklarının anlatımlarına göre mezrada yaşayan çoğunluğu kadın ve çocuk olan sivil halka ait.
Her yerde toplu mezarlar
Dêrsim’de yaşayan herkes çok iyi bilir ki, hemen hemen her bölgede, kazı yapmadan da 1938 soykırımında yaşamını yitirmiş insanlara ait olan kemikler ve kafatasları bulmak çok mümkün. Tarlanızda çift sürerken bile bir toplu mezara rast gelebilirsiniz. Bu kadar korkunç, bu kadar acı işte!
Dêrsim’deki kazı çalışması ilk olması ve emsal teşkil edecek olması itibariyle çok önemli. DNA Testi sonucu öldürülenlerin yaşlı ve çocuklar olduğu ortaya çıktığında bunun artık dedikleri gibi bir “isyan” değil, SOYKIRIM olduğu da açığa çıkacaktır.
Türk devleti 77 yıl sonra da olsa kendi gerçekliğiyle yüzleşmek ve geç de olsa yaraları sarmak zorundadır.
EYLEM KAHRAMAN