Batı Kürdistan’ın Qamişlo kentinde 1980 Şubatı’nda dünyaya geldim. Bu küçük kent çeşit çeşit ırkları barındıran renkli bir aile gibi. Kürt, Ermeni, Asuri, Yahudi, Arap ve Çingeneler burada birikmiş. Her ne kadar bu topluluklar farklı dillere, farklı inançlara sahip olsalar da, toplumsallaşma anlamında birbirini tutar, sahiplenir ve severler. Bu yüzden bu kentin kapısını ancak bir şifreyle açabilirsin, o da aşktır… Yürekten aşk ehli olanlar bu gizemi, buradaki toplumun yüzünde keşfedebilir, şairlerinin mısralarından okuyabilir ve hozanlarının sesinde dinleyebilir. Öyle ki caddelerinin isimleri de aşk sözcüğünden nasibini almış. Günlük ilişkilerinde aşk sıcaklığında bir toplum. İnsanları kahkahalarıyla alabildiğine umutlu. Burada yaşayan her ırk ardında kan ve ateşten bir tarih bırakmış. Ancak aşk şehri Qamişlo gibi bir kent bu insanları ayakta tutabilmiş ve yaralarını sarabilmiş. Bu yüzden ben de acıları son bulmayan bu kentin aşığıyım. Fukara bir kenti andırıyor ilk bakışta. Lakin özünde yer altı ve üstünde hazineler gizli. Zenginliği ve bereketini sahipleri dışında hüküm sahipleri çalıyor ve yiyor. 


Yıldızlar diyarının birer kahramanı olurduk

Çocukluğum bu kentin sokaklarında geçti. Her ne kadar annemden sıklıkla dayak yesem de asla bu kentin çamuruyla oynamaktan vazgeçmedim. Çünkü o zamanlar çamurla oynarken yapmak istediğim, bugünlerdeki hayallerimdi. Hayatımın en muhteşem anlarından biri de yaz aylarında dam üstünde gecelememizdi. Gökyüzü altında yıldızların hikayelerini dinlerdik. Çoban yıldızı, küçük ayı ve samanyolu hayallerimizde bir film gibi canlanırdı. Masallarıyla bizi mest eden halamız sayesinde rüyalarımızda yıldızlar diyarının birer kahramanı olurduk. Fakat uyanışlarımız bir türlü aynı tadı vermiyordu. Her sabah Kürt ve Kürdistan ulusal sorunları, bunun yarattığı savaş ve çelişkiler içerisinde gözlerimizi açardık güne. ‘Bu parti doğru diğerleri yanlış’ tartışması gittikçe kadınların sesini yükseltiyordu. 

Evet, kadın! Özgürlük hasretini ve özgür bir ülke özlemini Kürdistan’da herkesten çok kadın çekiyor. O yüzden tartışmalarda annem ve halam olduğu sürece benim için durum daha anlaşılır ve açık oluyordu. Ancak amcam, dedem ve babam da buna dahil olunca tartışmaların sonu gelmediği gibi, kavgaya dönüştüğü bile olurdu. Ben de tüm gerçekliğini gören ve doğrularını duyan bir ülkenin ve toplumun çocuğuydum. 


Ona ‘Hevala Saliha’ diyorduk

Henüz altı yaşındayken artık evimize bazı yabancı insanlar gelip gitmeye başlamıştı. Bunlara ilk önce genç erkekler katıldı. Onları genç kadınlar izledi ve evimizde gizli kalmaya başladılar. 

Annemin anlatımlarına göre okuyup eğitim görüyorlardı. Odalara çocukların girmesi yasak olduğu için ne yaptıkları hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Sadece daha annem uyurken erkenden kalkıp kahvaltı hazırlığı yapan, evimizi çekip çeviren o güzel kadını izleyebiliyordum. Ona ‘Hevala Saliha’ diyorduk. Daha sonra Bêrîvan ismiyle tanıyacaktım. Her sabah beni çağırır; yüzümü yıkar, saçlarımı tarardı. Her ne kadar birinin iç içe geçmiş kıvırcık saçlarıma dokunması bana ölüm gibi gelse de, onun parmakları arasında saçlarım yumuşacık olurdu. 

Çok geçmeden bu insanların isimleri ve ünleri Qamişlo’da, özellikle de mahallemiz Enteriyê’de yayıldı. En çok da melek soylu Bêrîvan’ın namı yayılmıştı. Bu kadın kısa sürede sade yaşam ahlakıyla etkisi altına aldığı çevresini fikirlerinden de mahrum bırakmıyordu. En çok da kadınlar etrafında toplaşıp tartışmalar yürütürdü. 


Rençber olmaya çağırıyordu

Qamişlo 1986 yılında Kürt özgürlük mücadelesini yakından tanıdı ve o günden bu yana etkili rolüyle PKK tarihinde yerini aldı. Yurtsuzluk Kürtlere çok ağır geliyordu. Ancak onlara göre okuyarak bilginliği elde edebilirler ve bu bilginliği vatanlarının hizmetinde kullanabilirlerdi. Özünde ise işgalcilerin bütün okulları bizi biraz daha tarihimizden uzaklaştırıp, gerçekliğimize yabancı kıldı. Türk, Arap ve Acem okullarında Kürde ve Kürdistan ismine dair hiçbir şey yoktu ve dünyada bunun tersi bir örnek bulunmuyordu. Ben de daha küçük yaşta iken Kürt Özgürlük Hareketi’nin bir aşığı olmuştum. “Bu yolda, bu yaşamda ben de varım” diyebilmem için beni deryasının dalgaları arasına çekiyor, eşitlik ve kayıp adalet arayışında rençber olmaya çağırıyordu. Artık gözlerimi o devrimci kadınlardan alamıyordum. Ne yaptıkları, ne istedikleri yaşam arayışım oluvermişti. Hayalim bir gün onlar gibi olabilmekti. 

Günlerden bir gün, ortaokulda iken öğretmenle aramızda çıkan bir kavga vesilesiyle okulda, bir diğer ifadeyle Suriye Baas Rejimi’nin askeri kamplarında zaman harcamaya son verdim. Oralarda oturup kalkmaktan tutalım eğitime kadar terbiye ve ahlak öğretisi askeri bir yaklaşımla veriliyordu. Daha o yaşlarda iken üç aşağı beş yukarı tüm ferdi silahları tanımış ve kullanım eğitimlerini okulda almıştım. O gün sırtımı sisteme dönmüş ve bir daha asla, bir dakikalığına dahi yüzümü dönmeyeceğim bir milat olmuştu. 


Onuru ve hakkı baskı altında tutulmuş bir ülkenin çocuklarıydık 

Özgürlük Mücadelesi maratonum ve egemen sistemi reddedişim onbeşimde dinamik bir şekilde başlamıştı. Toplum içinde çocuğundan tutalım gencine, kadınına kadar değişim ve dönüşümleri için yeni bir hayatın çalışmalarına başlamıştım. Bu amaç uğrunda Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde düşüş kalkışlarla kişiliğimi belli oranda eğittim. Gençlik enerjisinin bana yaptıramadığı bir şey yoktu. Onuru ve hakkı haddinden çok baskı altında tutulmuş bir ülkenin çocuklarıydık biz. Yüreğimiz yakılmış, tarihimiz unutturulmuş, inkar edilmişti. Ancak tüm zamanlardan daha çok farkındalığa erişmiştik. Bu yüzden düşmanla yüz yüze kalınması gereken anlar gelip çatmıştı. Bu yüzden 2000 Mayısı’nda yüzümü Kürdistan dağlarına çevirmiştim. Serxet’in (Kuzey Kürdistan) Mêrdîn’in’den Binxet’in (Batı Kürdistan) Qamişlo’suna göç eden dedelerim köy, bağ, bahçe özlemlerini Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanê, Feqiyê Teyran ve Cegerxwîn’in mısralarında ararlardı. Yazımsı ve kışımsı geceler Kürtlerin tecrübelerini anlatan bu şiir ve hikayelerle geçerdi. Küçük ve büyüklerden bu anlatımları saygıyla dinlemeleri istenirdi. Kürdistan dağları benim için ne kadar da benziyordu, o içinde Kürdistan’ın gül cemalinin övgülerle anlatıldığı kasidelere! Gerilla kahramanlığı da Kürtlerin isyan ve direniş zamanlarındaki yiğitlik ve çevikliğinin daha modern haliydi. Bu gerçeklikleri muhakkak sanatla montajlamak gerekiyordu. 


Onların sevda sözlüğünde yoldaşlık ölüm kalım mesajıdır

Kısa bir süreliğine de olsa edebiyatla ilgilendim. Şiir, yazı ve gerilla anılarını topluyordum. Bu sıralarda Kürdistan dağlarında, Kürt yönetmen Halil Dağ Kürtçe filmler çekiyordu. Her ne kadar Halil ile eskiye dayanan bir tanışıklığımız olsa da, resmi olarak dağ sineması çalışmalarına katılımım 2004’ün baharında oldu. O zamanlar Halil arkadaş ‘Bêrîtan’ filminin çekimi için kolları sıvamış, yola çıkmıştı.

Eğer bir dostun varsa asla yenilmezsin. Amacın varsa eğer, hiçbir yolda kaybolmazsın. Bir sanat öğrencisi olmayı başarırsan belki de hiç unutulmayacaksın. İnsan kavramlarını anlamlandırdığı ölçüde yaşamın dallarında tutunup yükselebilir. Dağlardaki dünyanın hakkını henüz hiçbir destan ve hikaye veremedi ve adlandıramadı. Bu ülkenin perilerinin gözbebeklerinde baharımsı çiğler görünüyor. Islaktı gözleri, güneş ışınları değdiğinde ışıldatıyordu, kendimi o gözlerin yansımalarında gördüğümde, resmimi seraplara bulanmış gökyüzlü bir denizin dalgaları içinde buluyordum. Mütevazılıktan yüreğim heyecanlı ve utangaçtı, dudaklarındaki söylenceler, meyve çiçeklerinin serpilmesi gibi narin ve güzel ezgilerdi. Onların sevda sözlüğünde yoldaşlık ölüm kalım mesajıdır. Ben de bu mesajı muska yapıp yüreğime astım. 


Hikayelerdeki o kahramanlar bu dağlarda toplanmıştı 

Gerilla Halil dağlardaki bu yolculuğuna önce yazarak, fotoğraf ve görüntü çekerek başladı. 2000 yılı sonrasında ise Kürtçe sineması için kolları sıvadı. O zamana kadar 4 film yapmıştı. Ancak bu seferki diğerlerine benzemiyordu onun için. Çünkü bu sefer efsanevi bir yaşamı olan tarihi bir kişiliğe çevirmişti kamerasının yönünü. Bêrîtan’a, yani Gülnaz Karataş’a odaklanmıştı. Çünkü Bêrîtan, Türk devletiyle el ele veren KDP ihaneti ve Osman Öcalan’ın teslimiyeti karşısındaki direniş destanıydı. Böylesi bir çalışmada, Halil Dağ’ın yanı başında ben de sinema serüvenime başlamıştım. ‘Bêrîtan’ filminin çalışmalarına daha güçlü başlamamız için Halil arkadaş kısa metrajlı ‘Akarsuyun Gözyaşları’ filminin senaryosunu yazdı. Bu filmde Halil arkadaşın önerisi ile başrolü üstlendim. 

Bêrîtan filmine başarı mührünü vuran Halil arkadaşın heyecanını biz ekip üyeleri de sevincimizle paylaşıyorduk. Çünkü o, yoldaşlık mührünü gerilla hayatımıza ve sanatımıza basmıştı. Bu yüzden bu değerli yoldaşlığın hatırı sayesinde, bugüne kadar onun sinema yapım hayallerine bağlıyım. Halil arkadaş sinema yönetmenim ve öğretmenim olmaktan çok yoldaşımdı. Dağlarda yürüme tarzından, gerilla ve doğaya olan hayranlığına kadar, çalışmalara olan aşkından amaçlara bağlılığına kadar, yaşamında ilmek ilmek yoldaşlığı örmüştü. Çılgın gençlik yıllarının en şanslı yönü, baş ucunda yaşamını anlamlı tecrübelerle dolduran bir öğretmenin olmasıdır. Bu yüzden gerilla Halil Dağ’a, “Dağların ve gerillanın dostu” denirdi. Dostum olduğu kadar yaşamımın da kahramanıydı. Bu yorulmadan koştuğum bir ilkti yaşamımda. Beklenti içinde olmadan anlamlı bir sevda sahibi olmuştum. Nine ve dedelerimizin hikayelerinde sözünü ettiği o kahramanlar bu dağlarda toplanmış ve ben de onların arasındaydım.


“Döndüğümde filminizi izlemek istiyorum” 

Yaşam ve ölüm dağlarda ikizdir. Biri diğeriyle anlam buluyor. Bu yüzden bu kadar korkusuzlaştık. Halil bildiği kadarıyla sonsuz bir serüvene başlamıştı. Dağ hisleri sadıktır, insan yüreğinin sayfalarında fısıldamaya başladıklarında. Buraya kadar gerilla Halil’in yaşamı kusursuz sürmüştü. Ancak gözünü arkada bırakacak olan gerilla filmlerinin devamlılığıydı. Bu yüzden bana son sözü şu olmuştu: “Döndüğümde filminizi izlemek istiyorum.” Bu son sözleri benim için Kürt sinemasının yapımı ve mücadelesinin yaşamımdaki vasiyetnamesi olmuştu.

Yalnızlığım ve acım, Halil’in kadrajından geçen her gerillanınki kadar yakıcıydı. Aniden bir başıma kalmıştım. Hesaplarımda böylesi çetin bir ayrılık yoktu. Yol göstericim olarak onun hep başucumda olacağını, hep elimden tutarak her zorluğun içinden çıkaracağını sanmıştım. Projeleri o yapacak, ben de projede yerimi alacaktım. Sınırlar ölçüsünde adım atacaktım. Halil arkadaşın şehadetiyle yaşamın acımasız yüzüyle tanıştım. Her ne kadar kameram elimden düşmese de, uzun yıllar “Kürt sinemasına el atabilecek miyim?” sorusu ile meşgul oldum. Düşüş ve kalkışlarımla gerçek gücümle de tanışmış oldum ve bu mutluluk yolunun yolcusu olmaya karar verdim. 


Düşmanının korktuğu kadınlara özel bir hayranlığım vardı

İlk çalışmam bir grup kadın arkadaşla Sakine Cansız’ın ‘Hep Kavgaydı Yaşamım’ belgeseliydi. Sakine arkadaşın yaşamını konu alan bu çalışmanın seçimi kolay bir karar olmamakla birlikte tesadüf de değildi. Çünkü düşmanının korktuğu kadınlara özel bir hayranlığım vardı. Onlar tek başlarına faşist bir orduyu dize getirebilirler. Ayrıca bu kadın halkı ve ülkesi için bu mücadelenin başlarında yapılması gerekenlere damgasını vurmuştu. Bu yüzden Sara arkadaşın serüveni sanatla yoğrulmuş bir film olmaya değerdi. Sanatın inceliği, erkek egemen zihniyetiyle gelişen faşist sistemin kirliliğinden öc alabilir. Biz bir grup kadın olarak sadece bir sanat eseri ortaya çıkarmadık, aynı zamanda tecrübelerini de tanıyarak, ardında bıraktığı küllerinin tohumlarından yeşerdik. Bu çalışma yaşam serüvenimizde yeni bir ufuk açtı. Hayallerime daha ince bir ruhla vücut verebileceğime dair kendime inanmamı sağladı. Sara’nın tecrübelerinden aldığım cesaretle yapacağım son filmin kararını verdim.


Son perde “Kızıl Sayfalar” 

Rojava Devrimi’nde toplum gerçekliğini ve YPG/YPJ savaşçılarının direnişini anlatan son filmimiz ‘Kızıl Sayfalar’ (Rûpelên Sor) yakın bir zamanda beyaz perdeye çıkacak. Bu filmle az da olsa tarihe kazınan Rojava Devrimi’nden bir kesit izletmeyi istedik. Devrim sürecinin hâlâ devam ettiği böylesi bir süreçte bir film yapımı, ben ve çalışma ekibindeki arkadaşlar açısından sanat devrimi sürecindeki en anlamlı basamaktı. Yapım sürecinde herşeyin yokuş sürdüğü bir sürü eksikliğe rağmen filmimizi çektik. Çektik çekmesine ama bu sırada gerçek olan birçok senaryoyu da beraber yaşadık. Yüreğimiz sayısız olaya tanıklık etti. Bir diğer ifade ile heyecanın yanında bir o kadar da tarifsiz acılar tattık. Filmde komutan rolünü üstlenen, kendisi zaten YPG komutanı olan Hîwa Sine, daha başladığımızın ilk haftasında ağır bir şekilde yaralandı. On gün bilinci kapalı vaziyette, şehadet ile yaşam arasında gidip geldi. Aylarca tedavi edildi ancak Kobanê’de DAİŞ ve Türk pususunda aldığı yaradan dolayı şehit oldu. Filmin yapım sürecinde bir oyuncumuz daha yaralandı ve onun da oynadığı sahneler yarıda kaldı. Sorunlar yakamızı montaj sürecinde de bırakmadı, montajla ilgilenen yoldaşımız, aynı zamanda filmde de rol almıştı, Şervan Xizna, Minbic’i kurtarma hamlesinde şehadete ulaştı. Ayrıca bu satıraları yazarken başrolde oynayan arkadaşımız Nûjiyan Erhan’ın, KDP ve Türk çetelerinin (3 Mart’ta) Şengal’e yaptığı saldırıda başından yaralandığı haberini aldım. Günlerdir gözyaşlarımı dindiremiyorum. Bu duygu seliyle boğulacak gibi hissederken, kendimi düşünce denizinde buluyorum. 


Devrimi yaşatanlar ilham kaynağımız

Kürt halkının yarısı sinemacı olmaya kalkışsa yine de bu ülkenin yaşanmışlıklarını beyaz perdeye aktarmaya gücü yetmeyecek. Zaten filmlere aktarmaya çalıştığımız soyut olaylar, asla gerçekte yaşadıklarımız kadar duygulu olamıyor. Kürdistan’da her ne kadar sinemamız amatör yapılsa da, tercihimiz devrim sinemasının devrime katkı sunan, bu uğurda savaşan ve acısını tadanlarla yapılması yönünde oluyor, ki bu bizce yaptıklarımızı daha da anlamlı kılıyor. Böylelikle çalışmalarımızın içeriğini besleyen ve tamamlayan eksik, göremediğimiz incelikleri keşfedebiliyoruz. Bundan dolayı devrimi yaşatanlar sanatın bedene bürünmesinde ilham kaynağımız oluyor.

Bir kadın, gerilla ve öğrenci olarak bu yaşamda bir dava sahibiyiz. Kürdistan halk devriminde bu davamızla faşist, eril zihniyetle hüküm süren sisteme karşı ‘öteki sinema’nın felsefik yardımıyla insanlık yaşamında kaybettiğimiz güzel özümüze biraz daha kendimizi yaklaştırabiliriz. Biz bu amacımızda ısrarlıyız. Çünkü korkup kendimizi geri çekebileceğimiz herhangi bir endişemiz kalmadı. Buna değen dünyamızın sanat gücüyle taçlanması gerekir.