Biraz ‘tuhaf’ ama ‘zeki’ bir bireysel karakter sergilediği düşünülen „Karadenizliler“in dilinde üretilmiş „Temel“ fıkralarının çoğunun böyle olduğu kabul görür. „Ağacın kurdu kendi içindendir“ diyen Kürt atasözü de kendi tarihiyle yüzleşerek tarihle hesaplaşmaktadır bir anlamda.
„Türkün aklı sonradan gelir“ ya da „Türk ya kaçarken ya sıçarken düşünür“ sözünde de bir ulus-kimlik saptaması vardır sanki. Geleceğe ya da güncel süreçlere müdahale yeteneği olmayan; gelecek projelerine dayanarak değil, zorlamalara endekslenmiş karar alma yeteneksizliğini anlatan sözlerdir bunlar.
***
Siyasetin toplumsal çatışmaları çözerken alacağı kararlar, siyasal iktidarların ideolojik yaklaşımlarının dışında olamaz. Sermaye yanlısı bir siyasal iktidarın emekçilerin hakkını savunması ya da milliyetçi bir partinin „halkların kardeşliği“ gibi önerilere sıcak bakması beklenemez elbette. ‘Farklı olduğunu düşünenlerin’ özgür koşullarda oluştur- dukları ‘birlikte yaşam’ iradesini insan haklarının olmazsa olmazı olarak kabul eden bir çağdaş politik perspektif ‘farklılıkların“ varlığını yürekten savunabilir. Yaşanmış tarihsel süreçlerin ürettiği sorunlar bir biçimde çözüm için kendilerini dayattığında, tarihle bütünlüklü olarak yüzleşmeyen, yüzleşemeyen ya da yüzleşmek istemeyenlerin çözüm önerebilmeleri ya da çözüm için gönüllü adım atmaları beklenemez. Çünkü böyle bir beklenti tam da sözün anlamına uygun olarak eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu tür „çözüm“ arayışları, mutluluğun temellerini adım adım örmek, (yani sorunları kaynağından tüketmek ve ortak gönüllü bir irade üretmek) yerine kerameti nikaha bağlayan zoraki evlilik anlayışlarında olduğu gibi, hayal kırıklığı ile noktalanan acılı süreçlere benzer. Sonu kanla, şiddetle ya da en iyimser olasılık olan boşanmalar ile biter.
„Açılımlar“ Türkiye’si gölge oyunlarıyla süslenmiş böylesi bir süreci yaşamaktadır. Tarihsel süreçlerle yüzleşerek geleceğe yönelik projeler oluşturmak yerine, çatışanın kendini dayatması sonrasında „mızrağı çuvala uydurmaya çalışmak“ yani gerçek çözüm süreçlerini kontrol altında tutabilmek için sürdürülen egemenlik kavgası bugün de resmi politikaların temelini oluşturuyor. Ermeni soykırımı ile yüzleşmeden Ermeni Açılımı önermek, Kürt halkının istemlerini görmezlikten gelerek Kürt Açılımı önermek, Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde Alevi Açılımı girişimini başlatmak zorda kalmış egemenin süreci kontrol altına alma çabasından öte bir anlam ifade edemez. Yeni süreçlere müdahale, kendini dönüştürme iradesinden yoksun olduğu sürece aynı kanlı oyunların sadece tekrarı olacaktır.
Ermeni soykırımı ile Kürt halkına yönelik en ağır katliamlarla sürdürülen beyaz asimilasyon; Süryanilerin kökünün kazınmasına yönelik çaba ile Alevi halklara yönelik eylemli düşmanlık; Rum, Laz, Gürcü ya da başka bir halkın varlığını hedefleyen resmi devlet politikası ile Hristiyan rahiplerin öldürülmesi girişimi aynı politikanın ortak ve zorunlu sonucudur.
Farklı kimliklerle birlikte yaşam, iradesi Sünni-Hanefi inanç, ırkçı-milliyetçi ideoloji ve tekçi bir egemenlik anlayışı içerisinden çözümlenemez. Çoğulcu bir demokrasi anlayışını ve bunu gerçekleştirecek birlikte yaşam modelini bir „kalkınma modeli“ olarak değil de, „insan haklarının olmazsa olmaz önkoşulu“ olarak benimseyemeyen bir politikanın çözüm üretebilmesi olanak- sızdır. Ve Türkiye’de yaşanan kimlik sorunlarının çözümsüzlüğünün temelinde sadece bu gerçek yatmaktadır.
Kimse kendisini kandırmasın, tarih her zaman aktardığımız düşünceyi bir kez daha doğrulamıştır: Direnen kazanır!
***
DUYURU: Bu hafta sonu, Pazar günü Darmstadt’da sevgili dostum Yener Orkunoğlu ile birlikte gerçekleştireceğimiz bir panel olacak. Darmstadt Halkevi (Luisen Str, 2.) tarafından (11 Aralık, saat 14:00) düzenlenen bu etkinliğin konusu „Kemalizm’in Dünü ve Bugünü.“