Bu satırları Dêrsim’den yazıyorum. 8 Mart etkinlikleri çerçevesinde Dêrsim’e geldim. Her Dêrsim’e gelişimde içim biraz daha burkulur. Biz dışarıda yaşayanlar doğanın nasıl tahrip edildiğini her gelişimizde daha iyi gözlemleyebiliyoruz. O devasa Munzur’un her geçen gün küstüğünü, sularının azaldığını görmek ve "hadi gel barışalım ve yine eskisi gibi gürle" diyememenin verdiği çaresizlik…

Çok ilginç Dêrsim’de sürü sürü martılara rastladım. Bildiğim kadarıyla martılar kumsal ve liman çevrelerinde yaşarlar. Dêrsim’de ne kumsal var,ne de liman. Martıların bir özelliği de yırtıcı kuşlara saldırma eğilimi taşımalarıdır. Bunu bildiğimden çocukluğumun şahinlerini ve kartallarını aradı gözlerim. Burada yaşayan insanlara sorduğumda onların da dikkatini çekti ve "evet, artık şahin ve kartal göremiyoruz" dediler. Diğer kuşların yok oluşu, türlerinin zamanla tükenmesi martıların suçu muydu? 

Dêrsim’de yapılan barajları, orman kıyımlarını, ekolojik dengenin yerle bir olduğunu, doğa tahribatını görmek mümkün. 

Ya insanlar?

Çocukluğumda bana çok büyük bir şehir gibi görünen Dêrsim’in küçücük olduğunu fark etmem yeni değil. Şehre vardığınızda herkes tanıdık, ideolojik farklılıkları barındırsa da herkes yoldaş; çünkü burası eksiklikleri, açmazlıkları olsa da solcu bir şehir, bunu başka şehirlerde görme imkanınız hiç yok. Biçimsel de olsa hepimizin kendisini özgür hissettiği tek yer. 

Ondan olmalı ki Kobanê direnişinde hayatını kaybeden Dêrsimli Emre Aslan, Sibel Bulut’un acısı hala taze. Aynı zamanda Dêrsim'in gururu onlar. 

İnsan doğduğu, büyüdüğü coğrafyaya göre şekillenir. Bu insanları bir araya getiren en önemli etken ortak acılar. Dêrsim Soykırımı’nı anlatan resimler duvarlarda asılı. 12 Eylül vahşetini, 90’lı yılları burada yaşayan çocuk, genç, yaşlı hiçbiri unutmamış. Unutmak da ihanettir.

Fakat biz Dêrsimlilerin kendisini eleştirmesi gereken çok önemli bir mevzu var. 

Dêrsim Soykırımı’nın üzerinden neredeyse 80 yıl geçti, ancak büyük kırım Dêrsim açısından bitmiş değil. Dil ve kimlik üzerinden kültürel asimilasyon devam ediyor. Bunun önüne geçilmezse 15-20 yıl sonra ortada ne Dêrsim kalır, ne dil, ne kültür ne de kimlik. 

Eğitim, sosyal, ekonomi, sağlık ve kültürel hayatta Kirmanckî ve Kurmancî neredeyse hiç konuşulmuyor. Anladığım kadarıyla bu durumdan rahatsızlık da duyulmuyor. Dêrsim’in felaketinin de aslında bu olduğunu düşünüyorum. Bu mesele görüş ayrılıklarının üstündedir. Dil yoksa insan da yoktur, yaşam da...

Dêrsim’de ana topraklarda anadil konuşulmuyor ve bu durum normalleşmişse, bundan öncelikle biz Dêrsimliler sorumluyuz. Konuşmaya, akıl vermeye, beğenmemeye, başkasıyla dalga geçmeye gelince üstümüze kimse yok, ancak kendi sorunlarımızı çözmeye gelince, ortada kimse yok. 

Ne olursa olsun ana dil konusunda acil önlemlerin alınması, acil eylem planlarının hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu da okulların açılmasıyla, anadilde eğitimin başlamasıyla olur. "Anadilini konuş" kampanyası başlatılmalıdır. Dêrsim’in esnafı buna öncülük yapabilir. Etiketleri Kirmanckî yazarak bir başlangıç yapabilirler. Demokratik özerkliğin inşa edilmesi için belediye ile birlikte bütün toplum olarak çalışmalıyız. 

Kızılbaş Alevilik konusunda da durum aynı. Göz göre göre inancımız asimile ediliyor ve kendi öz değerlerinden uzaklaştırılıyor. Biz ise trajedimizin gönüllü izleyicisi olmuşuz. Umut Dêrsimli gençlerde. Bu vahşi insanlık dışı asimilasyonu durdurmak için Dêrsimli gençler öncülük yapmalı. Kadınlar! Dêrsimli kadınlar bugüne kadar Dêrsim’in onurunu yere düşürmedi. İş yine kadınlara düşüyor. Dêrsim ölmesin! 

Dêrsim Soykırımı’nda yitirdiğimiz 90 bin insanımızın neredeyse tamamı Kirmanckî ve Kurmancî dışında bir dil bilmiyordu. Onlar Kirmanckî konuştukları için katledildiler. Bize düşen katillerin inadına bu dili ve Kızılbaş Alevi inancını yaşatmaktır. Kültürel soykırımı durdurup, Dêrsim’i yeniden inşa etmek, tarihsel kimliğiyle buluşturmak pekala mümkün. 

Kewra, musahîb, pir, rayber, iman-itiqat ve rea heq’in ölümüne izin vermeyelim.