“Nedir taht? Kadifeyle kaplanmış yaldızlı bir parça tahta.
Devletim ben. Burada halkın temsilcisi yalnızca ben'im.
Hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz.
İnsanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar.
Fransa'nın bana olan ihtiyacı, benim Fransa'ya olan ihtiyacımdan daha fazla.”
Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” kitabının bir bölümü, Napolyon’un bu sözleriyle başlar. Üçüncü cümle bugünün kaosunu anlatıyor bize. “Kalabalıkta kabahati olanın tenhada özrü olmaz” derler ya hani, topluma karşı işlenen bir ayıbın/suçun, toplumun duyacağı şekilde dillendirilmesi gerekir. Selahattin Demirtaş’ın tek kalemde yaptığı üç kelimelik iş buydu işte. O, “seni başkan yaptırmayacağız” dediğinde, sarsılan sadece bir ego değildi; sınır tanımaz hırsının en can alıcı yerinden burulmasıydı aynı zamanda. Ve bu üç kelimelik sarsıntının karşısında ağız dolusu gülünmesi ve eğlenilmesiydi, burulan yerin acısını nefrete ve yok etmeye dönüştüren...
O günden beri görece “özgür” olduğumuz her alan kurutulmaya, yarattığımız yeşil alanlarımız yakılmaya, varlığımızı yakıştırdığımız her yan ve yön çoraklaştırılmaya başlandı. Her gün trajedi ve ölümler var ve tüm bunları gizleyen medya karşısında kesilmiş ama kanamayan bir kitle büyütülüyor.
Kendi fantezilerini gerçekleştirememe korkusuyla yaşamının risk altında olduğu sanrısına kapılan kişi, bundan kurtulabilmek için çoğunluğun yaşamını riskli hale getirdi. O günden beri daha fazla insanın “yaşamanın riskleri”ne işaret ettiğini görüyoruz. İnsanları seçim yapmaya zorladı ve bu seçimlerinin karşılığında havucu da sopayı da ihmal etmedi. Havuç yiyenler hep havuç yiyeceklerini sanıp bir kilo çay peşinde perişan oluncaya dek koşabiliyorlar. Ama sopa yiyenlerin çıkardığı neşeli gürültü henüz kesilebilmiş değil.
Gelecek korkusu yaşamıyorlar mı? Elbette yaşıyorlar. Ve hatta o korkulan geleceğin içinde yaşıyorlar. Neşelerini her şeye rağmen koruyabilmiş olmaları, kendi korkusunu bir canavara dönüştürüp toplumların üzerine salan kişinin çaresizce düştüğü durumdan. Daha önce de geleceğin “korku tüneli” olduğu zamanlar kurgulanmıştı, geçmişlerdi içinden beşer onar eksilerek...
İşte bu kadar “neşeli” bir organizasyonun güçlü mesajı olmalı. 31 Mart belki de bu mesajlar için belirleyici bir “son” tarih.
Evet bir seçim yapmamız gerekiyor.
“Açlığı öldürmek yerine açları öldüren”le, hazımsızlar arasında bir seçim.
Bir dili tüm kılcallarıyla tecrit altında tutanla, buna karşı bedenlerini kalkan yapan genç ömürler arasında bir seçim.
Haftalık acı istihkakını Cumartesilere işleyen annelerle, o annelerin acı ve umutlarının üzerine pervasızca saldıranlar arasında bir seçim. Nedenlerimizi çoğaltabiliriz, çoklar nasılsa. Sanki artık olmayan umut, yarına duyulan sevinç. Bunu diriltmek, azlığımızı çokluğa dönüştürmek zorundayız.
Aşılmış olması istenen zamanların hiç biri aşılmadı. Kötülükler ulu orta. Fenalık candan ötesine dadanmış. İnsan olmak bir şey, evet ama insan kalmak daha önemli bir halde.
Devlet “kirli çamaşırlarını evde yıkamak” arzusunda olabilir, hep alışılageldiği gibi. Ama biz o çamaşırları var gücümüzle dünyanın bahçesine sermeye, duyurmaya devam edeceğiz.
Bu seçimin kaderini, korkusunu sıyırıp atmış ve kirlenmemiş insanlığa sahip olanlar belirleyecek.
Eğer seçmekten vazgeçersek olacak olanı Galeano’dan aktarayım:
İki yüzyıl önce İspanyol sömürgecilerinden bağımsızlığın ilan edildiği gün Quito şehrinin duvarına şu yazı yazıldı:
Despotizmin son günü ve aynısının ilk günü!