
Bugün neredeyse, devleti olumsuzlayan birilerini bulmak zordur. En devlet karşıtı yapılar bile -yakinen mercek altına alındıklarında- devletçi özellikler gösterirler. Devlet olmak, yönetim erkini ele geçirenler için büyük “fırsat” kapılarını aralamaktadır. Öyle ki yönetmek daha rahat hale gelmektedir. Yönetici konumunda olanlar ya da bulunanlar, işleri evirip çevirirken iradelerine karşı konulmamasını, iradelerinin karşı duruş olmadan pratikleşmesini isterler. Bunun da nedeni açıktır; işleri hızlı ve kendilerince pürüzsüz yürütme istemidir.
Dikkat edersek, insanlığın doğasında ortaklaşma esas olurken, bireyin bireycileşmesiyle birlikte esas olan ortaklaşma değil, bireyin söyledikleri ve istekleridir. Bu ise çok fazla kendini düşünmeyi, kendini esas almayı getirmiştir. İşte bir boyutuyla da bu bireycileşme üzerine kurulan devlet denilen yapı –özelde de kapitalist devlet- bu bireycileşmenin önünü korkunç bir şekilde açmıştır.
Devletin oluşumunun insanlık için hayır getirmediğini bu işin doğasıyla ilgili olan herkes biliyor. Çünkü devlet, özü itibariyle “artı değer” diye tabir edilen, toplumun ürettiklerine el koyma eylemidir. Bu süreç bir günde başlamamıştır. Önce yaşlı erkeklerin tecrübelerine dayanarak toplumun ürettiklerinin bir kısmını ele geçirmeleri, ardından da “ilahi güçleri” olduğunu topluma kabul ettiren rahip ve şamanların kutsallığı istismar etmeleri ve son olarak da toplumun savunmasını üstlenmiş olan genç, dinamik ve savaşkan komutanın bu ikiliye eklemlenmesi yeni bir oluşuma yol açmıştır. Ancak bu yeni oluşumun yöntem olarak zor-hile ve istismarı kullanarak ortaya çıkan değerlere adım adım el koyarak kendilerini örgütlediklerini de biliyoruz. Bu örgütlenme biçiminin önceleri patriyal yani ataerkil yapıya yol açtığını ve örgütleme düzeyleri geliştikçe de süreç içerisinde -şehirler başta olmak üzere –devletçi yapıların yani sömürünün, sınıflaşmanın ve iktidarın merkezi haline geldiklerini de ekleyelim.
Günümüze gelene kadar da çok sayıda devlet yapısı oluşmuştur. Oluşan devlet yapılarının isimleri değişik olsa bile, özleri birdir. Özleri; sömürüdür, iktidarın örgütlenmesidir, tekelciliktir yani ezmedir, baskılamadır, çalmadır; topluma ve tüm bireylere tek taraflı irade dayatmasında bulunarak hükmetmedir.
Toplumların doğası tek renkli değildir. Bir toprak parçası üzerinde tek bir etnik grup ya da ulus yaşamamaktadır. Devlet varsa, sömüren bir kesim vardır. Sömüren bir elit vardır. Devlet aynı düzeyde tüm bir ulusun olamayacağına göre, “ulusun devleti” kavramı sadece ve sadece büyük bir yalandır. Yalanın da ötesinde, topluluk ve toplumları kendi kirli emellerine alet etmek için sömürücüler tarafından uydurulmuş bir kavramdır.
Unutulmasın ki ulus-devlet zihniyeti, her ulusa bir devlet vaat ettiği için dıştalanmış ve sömürülmeye alınmış olan halklarda özgürlüklerini savunurlarken, onlar da kurtuluşlarının bir devlet oluşturmaktan geçtiğini savunmuşlardır. Bu yaklaşımın BM ve sosyalistlerce de –ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı (UKKYH) olarak- benimsendiğini ekleyelim.
Özetle; toplumlara karşı pratikleştirilen devlet yapısı, kapitalist çağda “tüm toplumlara” da mal edilerek ulus-devlet yapısı adı altında kendini tam meşrulaştırmıştır. Dile getirildiği gibi bu öyle bir meşrulaştırmadır ki, devlet karşıtı yapılar bile devletsiz edemediklerini sosyal demokrat, sosyalist ve ulusal kurtuluş pratiklerinde göstermişlerdir. Sosyal demokratlar iktidar yani devleti ele geçirdiklerinde devletin karakteri olan sömürücülüğü de devralmışlardır.
Demek istediğimiz şudur; devletin her türlüsü gaspçıdır, sizin ve bizim devletimiz olamaz. Toplumların devleti asla olamaz. Devletin ismi demokratik, federal, cumhuriyet veya krallıkta olsa devlet anti demokratiktir, iradeleri tanımazdır, baskıcıdır, sömürücüdür.
Hiç şüphe yok ki, bir devlet özel olarak sömürge altında bulundurduğu ya da tuttuğu bir halk varsa, o devlet daha fazla sömürücüdür, kan emicidir ve kirlidir.
Bugün Kürdistan'da olup bitenleri kan emiciliğin dışında hangi kavram izah edebilir ki?