
AKP, seçim hükümeti kurulana kadar meşruiyeti olmayan bir hükümetle hali hazırda yürürlükte olan bütün anayasal hak ve hukuku çiğneyerek Kürt halkı üzerinde katliamlar yapıyor. Seçim hükümeti kurulduktan sonra da 2 HDP’li bakan ile katliamlarına meşruiyet zemini kazandırmaya çalıştı. Ne var ki, HDP’nin iki bakanının da içinde yer aldığı heyetin Cizre yürüyüşü AKP’nin savaş ve imha politikalarını dünya çapında teşhir etti ve kendi bakanlarını tartaklatan bir devleti dünya kamuoyu tanımış oldu. Aynı zamanda Cizre yürüyüşü, kimin “savaş”, kimin “barış“, kimin halkların inkarı, kimin halkların eşit koşullarda kardeşçe yaşaması isteminde samimiyeti olduğunu kanıtlarken, “savaş” ve “barış” isteyenlerin nasıl bir yol ayrımında olduğunu da göstermiş oldu.
AKP, seçimde oy kaybettiği illerde başlamak üzere 9 gün boyunca Cizre’de sıkıyönetim ilan ederek tank, panzer, keskin nişancılar ve daha birçok gelişmiş silahla sivil katliamlar gerçekleştirmenin altına imzasını atmıştır. Sokak ortasında çocuklar, kucağında bebeğiyle anneler, çöpte ekmek arayan yaşlı adam, evinde oturan kadınlar katledildi. İnsanlar ölülerini hastane morglarına götüremeyip evlerde buzluklarına koymak zorunda bırakıldılar. Oradaki halkın yaşamını hiçbir hukuksal temeli olmayan yöntemlerle felç ettiler. Sonrasında hiçbir şey yaşanmamış gibi “sıkıyönetim kalkmıştır” denildi. Bu insanlık için bir utançtır ve Kürt halkı bu utancı asla unutmamalıdır.
Cizrelilerin sokağa çıkma yasağı sonrası evlerinden çıktıklarında karşılaştıkları manzara; bombalanmış ve harabeye dönmüş evler, kurşunlanmış arabalar, sokakta 75 yaşında ekmek almaya giden yaşlı adamın katledilmiş bedeni, özel harekatçı polislerin bıraktığı bombalı tuzağın sonucu eli kopan yaralı çocuk ve yağmalanmış işyerleriyle karşılaştılar. Bunca vahşetten sonra halka verilen mesaj; “haydi sokaklara ‘serbestçe’ çıkabilirsiniz, nasıl olsa çıktığınızda görecekleriniz yaşadıklarınızda farklı değil!” oldu.
Öte yandan bunca zulüm ardından bir de belediye başkanını “halkı suça teşfik etti” yalanlarıyla görevinden al, Cizre’nin yaralarını sarmaya giden HDP heyetine saldır, davalar aç… Bunlar da yetmiyormuş gibi utanmadan ekranların karşısında, “Cizre’de hiçbir sivil kayıp yoktur” de.
Bizler ne yapıyoruz tüm bu vahşetin ve yaşananların karşısında? “Barış” diyoruz. İyi güzel de kiminle barış istiyoruz?
Yıllarca bizi inkar eden, yaşama hakkı tanımayan, bütün haklarımızı elimizden alan, yaşadığımız coğrafyayı kan gölüne çeviren ve 35 günlük bebeklerimizi dahi katledip terörist muamelesi yapan bu iktidar ve devletle mi? Sokağa çıkardığı ırkçı holiganlarla mı?
Kürtler 90 yıldır bu ülkede barış söylemleriyle ve müzakere süreçleriyle kandırılmış ve oyalanmıştır. Dolayısıyla, asimilasyonun çeşitli biçimleriyle yaşama geçirilmeye çalışılan oyalama ve kandırma politikalarının tuzağına düşmeden bundan sonraki süreçler için derinlikli bir tecrübeyle hareket etmek gerekiyor.
Bu devlet Kürt sorunu başta olmak üzere toplumun hiçbir yapısal sorununu çözmek istememiştir. “Çözüme” gidebildiği en uç nokta, “çözüyormuş” gibi yapmak olmuştur. AKP, bu politikayı en iyi uygulayan siyasi çizginin temsilcisidir.
Sahi biz, kiminle ve neyin barışını yapacağız?
Dağda istenmiyoruz, sokakta istenmiyoruz, mecliste istenmiyoruz, yaşadığımız topraklarda da rahat bırakılmıyoruz...
Kürt hareketinin barış istemi doğrudur ama inkar, asimilasyon ve tasfiye politikalarında ısrar edenlerle birlikte barış söylemini dillendirmek Kürt hareketine bir şey kazandırmayacağı gibi Kürt halkında da bilinç bulanıklığı yaratır. Gerçek manada “barış” algısı ve bilincinin oluşmasının yolu, doğru politikalardan ve bu doğru politikaların pratikte yaşam bulmasından geçer.
Kürtler devamlı bu ülkede “terörist” muamelesi görmüş ve tam da bu anlamda Türk halkının önemli bir kesimi şovenleştirilmiştir.
Bugün, PKK’yi “terörist” bir örgüt ve Kürt halkının yaşadığı tüm sorunların kaynağı olarak görenler, PKK’nin hangi şartlar altında ve hangi talepler ekseninde silahlı politik arenaya çıktığının nedenlerini dönüp kendilerine sormaları gerekiyor. PKK’nin ortaya çıkışı bir “neden” değil, tekçi egemen sistemin sonucuyla alakalıdır. Yıllardır katledilen, dışlanan, asimile edilen, dili ve kültürü hiçe sayılan bu halkın çocuklarının sistemin belirlediği bu tekçi zihniyetten başka kendilerini var etme koşulları kaldı mı? Ya da soruyu şöyle sorabiliriz: İnkarcı devlet politikaları ve bunların askeri uygulamalarıyla yok edilmeye çalışılan bir halk bu inkarcı ve imhacı devlete karşı nasıl mücadele edecekti?
“Türk devletinin sömürgecilik politikası Kürdistan gençliğini Kürt Özgürlük Hareketi’ni kurmaya zorunlu bıraktı” dersek, tarihe ve toplumsal sosyolojiye aykırı bir yaklaşım mı sergilemiş oluruz?
Kürt hareketi Kürdistan ve Ortadoğu’da önemli bir güç haline geldikten sonra Türkiye halklarıyla ortak mücadele yürüterek “barış” projesinin içine Türkiye’nin tüm demokrasi güçleri ve halklarını da katma yönünde iradesini göstermedi mi?
Hatırlayalım, HDP büyük bir kitlesel harekete dönüşerek meclise 80 milletvekiliyle girmedi mi? Bu vekiller TBMM’ne seçildikten sonra ne oldu?
AKP ve devlet vekillere terörist dedi, eşbaşkanlarına tutuklama davaları açtı ve açıkçası “Size bu ülkede siyaset yaptırmayacağız” demiş oldu. Demek oluyor ki; Kürtlerin birlikte yaşam projesi Türk egemen aklına fazlaca büyük geliyor. Diğer bir ifadeyle söyleyecek olursak; Türk egemen aklı Kürt sorununu “tek dil, tek bayrak, tek devlet, tek millet” konsepti içine hapsederek küçücük kırıntılar düzeyine indirgeyip “çözmüş” gibi yapmaya devam edecek. Kürt sorunun kendi içsel yapısı ve de bugünün Ortadoğu gerçekliği ile Türkiye devletinin Kürt sorununa bakış açısı ve bu sorunun Ortadoğu’da kapsadığı yeri anlayabilecek politik, ekonomik ve stratejik eksene sahip olmaması, bu sorunun tam hak eşitliğine dayalı çözümünün önündeki en önemli engeldir.
Kürt hareketi bu engeli aşmak için ya Türk devletinin küçük ayak oyunlarıyla uğraşarak zaman kaybedecek ya da Kürtlerin egemen Türk ulusu sorunundan kurtulması için gerçekçi bir politik ve stratejik bir çerçeve belirleyecek. İşte bu iki seçenekten biri doğrultusunda karar verecek olmak, Kürdistan halklarının geleceğini de belirlemede tayin edici olacaktır.