Altı saatlik yorucu bir yolculuktan sonra araçlarımızdan inip ‘sınır’ın sıfır noktasına yakın dik bir patikaya tırmanıyoruz. Medya Savunma Alanları’nın herbir noktasında gerillalara rastlamak mümkün. Ben de zaten gerillalarla konuşmak için dağ dağ gezmeye çalışıyorum. Tırmanış bitip, biraz inişe geçince, biraz ileride kahkahaların kayalıklarda yankılandığını hissediyorum. İki kadın gerilla karşılıklı oturmuş patikadan aşağılara nasıl kaydığımı seyrediyorlar.

“Madein Avrupa. Heval hûn bixêr hatin” dediler. Nefes nefese yanlarına oturup soluklanıyorum. Nûdem ve Sarya’nın akıllara durgunluk veren mücadele geçmişlerini dinleyince tüylerim ürperiyor. Birazdan kalkıp görevlerine devam edecekler. Hal, hatır sormalardan sonra belirlediğim gündemime dönüyorum, “Siz kadınlar süreçten memnun musunuz?” Soruya cevap Sarya verdi: “Erkek egemenlikli bir dünyada köyde, şehirde, sokakta, dağda kısacası hayatın her alanında en ağır bedelleri biz kadınlar verdik. Biz tarafız. Kadın yoksa, özgürlük de yok. Bir barış olacaksa kadınlarla birlikte olacak. Ağır bedeller verdik, önemli bir mücadele sürecinde geçtik ve Kürt kadınının gücünü ortaya çıkardık. Bunu Önderliğimize borçluyuz. Dünyada kaç kadın gerilla ordusu var, kaç kadın örgütü gücünü böylesine muhteşem bir şekilde ortaya çıkardı. Kadın gerillalar olarak bir devrim gerçekleştirdik. Bizim için bunları korumak ve geliştirmek önemli” cevabını veriyorlar.
Nûdem, sürecin gidişatına göre pozisyon alacaklarını belirterek, “Elbette barışsa en çok bunu destekleyecek bizleriz. Bu süreci de sonuna kadar Önderliğimizin ve Partimizin perspektifleri doğrultusunda destekliyoruz. Süreç başarılı da olsa bizim duruşumuz değişmeyecektir. Mücadeleye devam edeceğiz. Çünkü, barış tek başına kadına özgürlük getirmiyor. Diyarbakır’da barış olunca kadının ezilmesi, itilmesi bitmeyecek. İzmir’de, İstanbul’da ya da Berlin’de, Zürih’te kadın yine bir meta olarak kullanılmayacak. PKK ve Önderliğimiz bize öyle bir ruh verdi ki, Kürt kadını kendi iradesini ve gücünü öyle güçlü bir şekilde ortaya çıkardı ki artık bizde geriye dünüş olmaz” diyor.
Ben yine “yani herşeye rağmen savaşa devam mı? sorusunu tekrarlıyorum. Gülerek cevaplıyor bu kez; “hangi kadın savaşı ister. Savaş en fazla kadınları ve çocuklarımızı vuruyor. Savaş bitse de bizim mücadele savaşımız bitmeyecek. Bugün buradaysak yarın silahlarımızı indirip Diyarbakır’da veya başka bir kentte mücadelemize devam ederiz. İran’da, Almanya’da belki kimimiz Şili’ye, Salvador’a gideriz. Yani nerede kadın varsa biz oradayız ve aynı ruhla Önderliğimizin çizgisini taşırız” cevabını veriyor. Nûdem, buralarda gördüğüm, tanıştığım kadın gerillanın ortak sesi gibi. Sarya, vedalaşmamıza ramak kala son sözlerini söylüyor: “Önemli olan yaratılan sistemin yürümesi ve gelişmesidir. Eğer başta kadınlar olmak üzere halkımız yaratılan demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmaya gerektiği gibi sahip çıkarsa, bu sistemi özümser ve içselleştirirse dünyanın en büyük ve en güçlü sivil gerilla ordusunu kurar demektir.”
Sarya patikaya tırmanmaya başlamamla birlikte yeniden kahkasını basıyor “Made in Avrupa Oxur be”...

‘Türkiyelileri de özgürleştireceğiz’

Gerilla alanlarına kitap yetiştirmekle meşgul bir mangadayım. Hummalı çalışma temposunun ardında verilen çay molası beni sevindiriyor. Kitap kurdu gerilla en yoğun ortamlarda bile okumayı bırakmamış. Ona ‘ayaklı kütüphane’ diyorum. ‘Adınız ne?’ soruma ‘gerilla’ cevabını veriyor. Ben “nasıl olur bir adınız yok mu” diyerek üsteliyorum. Bu kez “ne fark eder ki sonuçta gerillayız ve böylesi daha eşit” cevabını veriyor. Uzun yıllar Türkiye metropollerinde faaliyet yürütmüş. Üniversite yıllarını tamamen insan psikolojisine ayırmış. Yüzlerce gözlem yaparak notlar tutmuş.
Ve bu Gerilla başlıyor anlatmaya, “Devleti kutsal sanan insanların ülkesinde özgürlük olmaz. Gerek de yoktur özgürlüğe. Kutsallaştırdığınız devletinize inanır ve itaat ederseniz ‘kurtuluş’a erdiğinizi düşünürsünüz zaten. Devleti kutsadığınız da, devletin başındakini de dokunulmaz yaparsınız. Adeta ‘tanrısal’ bir güçle ve yanılmazlıkla yönetirler sizi. Artık tüm reaksiyonlarınız elinizden alınmıştır. Devletin sizin için kurguladığı yaşamın dışında düşünemez, konuşamaz, kendinizi ifade edemezsiniz. Abartısız Kürt, sol, sosyalist, Kemalist, humanist, yeşilci, inançlı, inançsız, sanatçı vs kesim ve yağınlara bu korku sinmiştir. PKK bu algıyı alt-üst etti” diyor.
Toplumların genetik haritasını ortaya çıkaran gerilla! Akıcı ve bilimsel anlatımlarına devam ediyor “devlete ne kadar güç atfederseniz devleti o kadar güçlü kılarsınız. Ve o güç hep size karşı kullanılır. Devlet fobisini yıkan PKK, bununla birlikte topumsal bir dönüşüm de gerçekleştirdi. Özellikle Kürt kadınını toplumun dinamikler merkezine koydu. Bu müthiş döngünün karşılığına ise özgürlük irade, insan, doğa, ekoloji, eşitlik gibi hedefleri koydu. 1300’lü yıllardan bu yana geleneksel bir toplumsal yapısı ve birikimi olan Türkiye’yi otuzbeş yıllık PKK değiştirip, dönüştürüyor.”
Önümüzdeki sürecin nereye doğru evrileceğine ilişkin soruma ise insan psikolojisinin iç dünyasına atıfta bulunarak “Algıları değiştirip, insanların sorular sormasını başarmışsanız hiç bir toplum geriye dönük yaşamaz. Sorular soran, sorgulayan, karşılaştıran, farkındanlığına ulaşan tüm toplumsal eğilimlerde siyasal süreçler ne olursa olsun, nereye giderse gitsin bu dinamikleri içinde taşıyacaktır. Siz vazgeçseniz bile soran ve sorgulayan dinamikler artık sizi sürekleyecektir” diyor. Saatlere yayılan sohbetimiz gerillaların içinde bulunduğu ruhsal dünyayla sonuçlanıyor: “Haberli, habersiz, farkında olarak ya da olmayarak tüm toplumsal devinimler bireyin saçtığı ışıkta kümelenir. Bizim ışık kümemiz Önder Apo’dur. Gerillanın ruhsal duruşu tamamen bu ölçü içindedir” sözleriyle günü kapıyorum.

‘Çevre bilincini geliştirmeliyiz’

Dağda çekilecek yeni bir filmin ayak sesleri içinde Arteş ve Ronî ile karşılaşıyorum. Rutin koşuşturmalardan arta kalan zamanlarını sanat ve kültür çalışmalarında yoğunlaştırıyorlar. Gerillanın çok yönlü ama hiç bir işinde parçalı durmadığını belirten Arteş ve Ronî, “modern kapitalist sistemden uzak yaşıyorsanız gücünüzü ortaya çıkarabilirsiniz ve çok yönlü olabilirsiniz” diye ekliyorlar. İnsan iradesinin sonsuz bir şekilde ortaya çıkmasını, kendini ifade etmesini, eğilimlerini doğru kullanmasını, yetenek ve birikimlerini pratikleştirmesini PKK sistemiyle ilişkilendiren Arteş, gerillanın dağ başında, bilimden, teknikten, medyadan ve insan ilişkilerinden kopuk yaşamadığını belirterek “kısıtlı da olsa dünyada kopuk, kendi kabuğu içinde yaşayan insanlar değiliz. Sadece yaşamın detaylarından, teknik düşüncelerden, bireyci yaşam tarzından, ekonomik döngülerden uzak yaşıyoruz” diyor.
Yaşanan sürece ilişkin söz alan Ronî, barışın ve diyalogun içselleşmesi gerektiğini vurgulayarak, “Kürtler Önder Apo 1993’teki ilk ateşkesle birlikte diyalog arayarak barışa hazır olduğunu açıkladı. Kürtlerin ezici bir çoğunluğu barışı içselleştirdi ve hazır olduğunu binlerce kez açıkladı. Fakat Türkiye halklarının önemli bir bölümü hala ‘terör’, ‘terörist’, ‘terör örgütü’ gibi argumanlara takılarak PKK ve Kürt gerçeğini kabul etmekte direniyor. Barış ve diyalog olacaksa bu karşılıklı olmalı. Her şeyden önce zihniyet değişmeli” dedi. Ronî’nin belirtiklerine çevredeki diğer gerillalar da katılmakla birlikte herşeye rağmen temkinli olacaklarını belirtiyorlar.
Tartışmalarımıza ilgi göstermeyen Haki, biraz ileride elindeki deftere bir şeyler yazmakla meşgul. Haki’nin doğaya ilgili olduğunu ve bazı araştırmalar yaptığını belirten Arteş ve Ronî’den izin isteyerek Haki’ye yöneliyorum. Haki ile diyalog geliştirmekte zorlanıyorum. Beni dinlerken başını yazdığı not defterinden kaldırmıyor. Israrla ne yazdığını soruyorum. Dayanamayıp, “Kürdistan’da binlerce bitki ve hayvan çeşidi kaybolmuş. Her yıl bunlara yenileri ekleniyor. Fırat Nehri yine her yıl binlerce hektarlık verimli toprağı kendisiyle birlikte sürükleyip doğayı erozyona uğratıyor. Ben de bunları yazıyorum. Notlar alıyorum. Hangi bitki ve canlı çeşidi yok olmuş, yok olmaya yüz tutmuş“ diyor. Şaşırıyorum.
Haki bu konuda ne yapabilirki? “çevre bilinci geliştirmeliyiz, yok olmaya yüz tutmuş canlı ve bitki çeşitlerini koruma altına almalıyız. Yurtserlik bu değil mi?” Umarsızca bastığım bu topraklarla ilgili o kadar çok bilgi alıyorum ki Haki’den, tekrar dönüp dağları, ağaçları bir kez daha inceliyorum. Çevre duyarlılığın bu kadar yüksek olduğu Haki’ye AKP ve politikalarını soruyorum. Umursamaz bir tavırla tekrar defterine dönerek cevaplıyor, “Heval biz AKP’ye değil Önderliğimize inanıyor ve güveniyoruz. Gerisi benim için lafı güzaf. Dêrsim ormanlıklarına Afrika’dan getirilen çekirgeleri atan bir hükümetten ben ne bekleyebilirim ki? Onun için bizim doğrultumuz Önder Apo’dur” cevabını veriyor. Gider ayak Haki bana “Kürt coğrafyasına ilişkin araştırmalar yapıp yayımlarsanız iyi olur. Çevre bilincini geliştirmeliyiz” diyor.

‘Nasıl o gürültüde yaşıyorsunuz?’

Yola çıktığımızda bana rehberlik yapan gerilla ‘az ileride’ bir terzihanenin olduğunu söylüyor. Israrlarıma dayanamayan yol arkadaşım terzihaneye yöneliyor. ‘Az ileride’ dediği alana ancak iki saatte ulaşıyoruz. Gerilla terzihanesinde görevli Jiyan bizi, çay ve Lolan suyunda taşınan iki bardak su ile karşılıyor. Tanışma faslından sonra fazla zamanımızın olmadığını belirtip müsaade istiyoruz. Jiyan, yerinde fırlayıp “yok öyle gazetecisiniz. Size sorularım olacak” diyor. Mahçubiyetimi gizleyerek tekrar oturuyorum yerime.
İlk kez bir gerilla bana sorular soracak. “Kürt basını bu süreci nasıl görüyor. Siz, dünya basınını da izliyorsunuz. Oradaki yansımalar nasıl, burada nasıl bir izlenim edindiniz?” arka arkaya gelen sorulara cevap yetiştirmeye çalışıyorum. Sözlerimin bir yerinde ‘sivil toplum’ cümlesi geçince ‘burada dur’ diyor ve kendisi eklemelerde bulunuyor, “1960’lı yıllarda Avrupa ve Amerika’da başlayan toplumsal hareketlilik biçimleri tarihsel süreçteki örneklerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Endüstrileşme sonrası zamanlarda varolan sınıf çatışması eksenli hareketler, yerini bireylerin toplum içindeki gündelik hayatlarına dair belirledikleri ortak talepler doğrultusunda yanyana gelmiş, merkezilikten uzak hareketlere bırakmıştır. 1960’lı yılların sonunda ABD’de Siyahların eşit vatandaşlık talepleri doğrultusunda ortaya çıkmış olan Black Panther hareketi, Vietnam ve Cezayir savaşlarının etkisi altında örgütlenmiş ve 1968 yılını tüm dünyanın hatırlayacağı bir tarihe çevirmiş savaş karşıtı hareketler ve en önemlisi ‘özel olan politiktir’ söylemini ortaya çıkartarak özel alan-kamusal alan ayrımları konusunda varolan ezberleri bozan feminist hareket yeni toplumsal hareketlerin ilklerindendir. Söz konusu hareketlerin öncelikle neden ‘yeni’ olduğu, sonrasında ise nasıl bu değişime uğradıkları sosyal bilimcilerin kafalarını halen meşgul etmektedir…”
Jiyan’ın sivil toplumlara ilişkin söyledikleri tüm bilgilerimi alt-üst ediyor. Sıra Kürdistan ve Türkiye’deki sivil toplum örgütlerin karakterist yapılarına gelince Jiyan, yine alışılmışın dışında belirlemelerde bulunuyor, “Devletin, otoritenin ya da yasaların ve kanunların ölçüleri içinde hareket eden, düşünen veya eylemler yapan gruplara sivil toplum örgütü diyemeyiz. Devletin, otoritenin yapamadığını, göremediğini veya görmek istemediğini gören, yapan veya dikkat çeken girişimlere ‘STÖ’ diyebilirim. Kürt hareketi bu konuda ön açıcı oldu ama hala kendisini aşamayan STÖ’ler var.”
“Yaşanan sürece ilişkin STÖ’lerin ne gibi rolü olabilir” soruma Jiyan, “35 yıllık savaşa, dağlar kadar ihlallere ses çıkaramayanlar işe otuzbeş yıl önce başlarlarsa tarihsel sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar” cevabını veriyor. Jiyan, bizi tekrar iki bardak soğuk suyla uğurlarken “şehirleri terk edin. Size yazık. Nasıl o gürültüde yaşıyorsunuz” diyerek dağlara olan hayranlığını gösteriyor.


‘Hikayemiz değişmeden…’

İsviçre yüz ölçümü kadar bir alanı kapsayan Medya Savunma Alanları’nda yürürken, uzun bir taşıt yolculuğunda, sarp dağ ve kayaların içinde, bazen bir uçurumun kıyısında bazen de derin bir vadinin kuytuluğunda her an karşınıza ya bir manga ya da göreve giden bir grup gerillayla karşılaşmanız mümkün. Hiç kimsenin keşfedeceğini düşünmediğim bir pınar başında yine bir grup kadın gerilla ile karşılaşıyorum. Sıcak savaş ortamlarında birçok kez pusuya düşmüş, yaralanmış, ölümle tanışmış ama buna rağmen “Önderliği görmeden ölmem” diyen Ronahî ile sohbet ediyoruz.
“Bizim hikayemiz” diye başlıyor Ronahî, “Bizim dağa çıkma hikayemiz değişmedikçe biz insek ne olur ki. Hem bu inme-çıkma çok basit kalıyor bizim hikayemizin özünde. Diyelim ki biz indik iyi de sorunu kökten çözmeden, dağa çıkış koşulları ortadan kalkmadıkça yarın ya da yirmi yıl sonra insanlar yine dağa çıkmayacak mı? Kürtler korku duvarını kırdı yani cin şişeden çıktı. Önemli olan Kürt’ün yaşadığı o dramatik hikayeyinin değişmesidir. Bizi dağa çeken asıl halkımızın o dramatik hikayesidir. Kürt’ü o derin uykusunda uyandırmak, başını dik tutmak ve ‘sen de bir insansın, senin de halkların var, sen de özgürlüğü hak ediyorsun. Korkma, kalk ve diren’ demek için dağa çıktık. Yani önce kendimiz için sonra o hikayemizde baş aktör olan kötü adamlara ‘artık bu hikayede yeriniz yok. Çıkın hayatımızdan’ demek için mücadele ettik” diyor.
Ronahî, “Bir halka yok öyle yok böyle yaz, şurası yanlış, eğri, buraya neden böyle yazdın, ben bu kahramanı kabul etmiyorum” diyerek artık kendi romanlarını yazdıklarını da söylüyor. Araya girip “İyi de bu tek taraflı olmaz ki. Beraber yaşamak iddiasında olduğunuz bir halk var. Onlar da benim hikayem diyecek. Ortak yol ve akıl için belirttikleriniz biraz uç değil mi?” diye soruyorum. Ronahî gülerek birazda öfkelenip, “Ya… demokrasi, özgürlük, kimlik sahibi olmak, insan gibi yaşamak ve eşit olmak nasıl oluyor da uç olur. Bana nasıl denilir ki ‘sen şöyle, böyle yaşayacaksın’, ‘senin hakkın budur yok bu değildir’. Olur mu böyle bir şey. Demokrasi, özgürlük ortak payda değil mi? Kardeşlik, eşitlik ve paylaşmak ortak payda değil mi? Kime inandığım, kimi kahraman gördüğüm neden başkasını rahatsız etsin ki? Ben bizim hikayemiz, bizim romanımız derken ‘hadi gelin duvarlar örelim, işgalci olalım, Kürt’ün dışında ne kadar halk varsa bu coğrafyada kovalım’ demiyorum ki. İnsanlığın ortak değerleri neyse, Kürdün kendi değerleri neyse o olsun istiyorum. Buna neden karşı çıkılsın ki. Halk Demokratik Özerklik istiyorsa birileri de çıkıp ‘yok kardeşim senin için en iyisi teknokrasidir’ deyince onu mu uygulayıp yaşayacağım” cevabını veriyor.
Tekrar pınar başına dönerek Ronahî ile vedalaşıyorum. “Su kadar aziz ol Ronahî” diyorum. Ronahî, yanındaki arkadaşların anlam veremediği bir cümleyi kullanarak gözde kayboluyor: “Yüreğimiz suları dokuyor.”

ALİ ONGAN