Türkiye’de politik olaylarda arada kalan kesimden biri de şarkıcılardır. Yorumcusu, bestecisi, solisti, sessiz sedasız sanat yaşamanı doldurup gider. Gelenekle uzlaşma baskısı, ekonomik öncelikler, mevki ve devlet korkusu, sanatsal aidiyetlerini hep gölgede bırakır. Cumhuriyetin batı değerlerini kendine uyarlama kurnazlığı, sanat aleminde de toplumsal refleksleri ölü bir sanatçılık karekteri geliştirdi. “Devletin sanatçısı” ve devletine sadık sanatçı figürü, iktidar anlayışına göre tarif edilirken, sanatın öncelikleri marka değeri olarak kaldı. Türkiye’de toplumun çabucak kritersiz siyasala angaje olmasının sebeplerinden biri de devletin sanat ve sanatçıya uyguladığı bu kontrollü sanat alışkanlığıdır. Kontrol dışına çıkanların akibeti hapishane, suikast, sürgün ve linç edilme olarak tasnif ediledursun, gerçeğin sanatçısı kimdir ve ne yaptı sorusu genelde cevapsız kalır.
Ancak Türkiye’de toplumun belini kıran ana karmaşa 1980 askeri darbesidir. Sözde mecburi bir askeri müdahele olarak başlayan dönem, zamanla faşist bir sisteme dönüşerek bütün hayat satıhlarını yok etti. Halklara, düşünceye, sanata maliyeti felaket oldu. Devlet 12 Eylül’le beraber toplumun gerçekle bağını kopardı. Batıda kısmen esnek ve sahtekar bir yaklaşım sergilerken, doğuda Kürtler özelinde direkt vahşetini geliştirdi. Ankara’dan sonrasını Kürtlere yabancı, Ankara’dan öncesini Türklere tehlikeli ve ilkel olarak pazarladı.
Bu pazarlama halinin en baskın olduğu alan sanat oldu. Doğudan gelen sanat ve sanatçılık türü önce Ankara sırtlarında soyduruldu, bölgeden kalma ne varsa temizlenerek Ankara’nın ötesine geçirtildi. Ankara’dan doğuya geçmek isteyenede şefkat misyoneri payesi verildi. O dönemlerde Kürt kökenli olup İstanbul’a akan Kürt sanatçıların tramvası bir kültür krizi olarak dururken, bu sanatçıların, kültür ve dil farklılıklarını gizleme gayreti yeteneklerini yarım bırakan trajik hesap olarak da mahşere kalırken, devlet nezdinde güvensiz görülmekte sanatçılıklarına bir türlü sınıf atlatamadı. ‘’Kürt kökenli’’ sanatçılar sosyal tabaka koridorlarında debelene dursun, Türk kökenli sanatçıların durumu “kaçak çalma” modundan öteye geçmedi. Sanat piyasası altan alta ‘’doğu kökenli’’ İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe. Nuri Sesigüzel, Hülya Süer, Burhan Çaçan, Mahmut Tuncer’lerle, batı kökenli Sezen Aksu, Nilüfer, Leman Sam, Kayahan, Emel Sayın, Zeki Müren ve Ajda Pekkan’ların gayri iradi temsil yarışına sahne oldu. Modern olanla olmayanın, merkezde olanla çevreden gelenin, devlete sadık olanla şüpheli kalanın çelişkisiyle arz talebe indirgenen apolitik bir sanat devri geldi geçti.
Doğuda devlet faşizmi, batıda bölücü sendorumu sanatın mayın tarlası olarak belirlenirken, sanatçılar devletle toplum arasında kalmanın çaresizliğini, ticari kaygılara ihale ederek toplumsal hassasiyetler ve özgürlüklerin yanında olma gereçeğini sanatın dışında saydılar.
2000’lı yıllara geldiğimizde küreselleşme; piyasasını, sanattan spora, kültürden siyasete, ekonomiden inanca dek genişletti. sınır ve kavramların yöntem değiştirdiği, devletlerin başka alanlara çekildiği ve toplumların iletişim özgürlüğüyle baş başa kaldığı yıllar oldu. İbrahim Tatlıses, 90’lı yıllarda birkaç uyarlama Kürtçe şarkı söylemeye çalışmış, Kürt ve sol değerlere vurgu yapan sanat grupları bakanların dış propoganda araçları arasına alınmışsa da, devlet ve toplum farklı söz ve aidiyetler konusunda inkar ve asimile şiddetinden zerrece vazgeçmedi. O kadar sert duvarlar örüldü ki toplumlar arasında Kürtler, tarihlerinin en çetin savaşını verirken, batı tarafında bu savaş haber konusu yapılmayacak kadar sansüre tabiydi. Bu sansür sisi arasında Sezen Aksu’nun devlet izniyle Amed Newrozu’na katılımı bile Türk kökenli sanatçıların Kürtlere ve Kürt hareketine dair ön yargısını değiştirmedi. Barışma sürecinde toplumun gözü Türk kökenli başka sanatçıların ne diyebileceğini aradı. Ama güzel şarkı sahipleri, semtlerinde devleti beklemeyi milli ve ulusal menfaatlerine uygun bularak seslerini kısık tutmayı özenle sürdürdü.
Kısacası bizim kuşağımız güzel şarkı söyleyen adam ve kadınları acımasız bir savaş sürerken tanıdı. O nedenle devlet sanatçılığı madalyonun diğer dinleyici tarafını oluşturur. Çok güzel besteler, ürünlere sahip olsalar da devlet sanatçısı olarak kalmayı tercih etmek diğer dinleyici kitlesine hitap etmeyi tercih etmektir…