Luke Kemp, Golyat'ın Laneti eseriyle “devletin” insanlığın siyasal olgunlaşmasının adı olmadığını anlatıyor.

  • 9.000 yıl önce Çatalhöyük’te devlet, kral veya ordu yokken bile hiyerarşi oluştu, eşitsizlik arttı ve toplum çöktü. Asıl sorun, insanların birbirini yönettiği tahakküm düzenidir. Luke Kemp'e göre devlet bu mantığın son safhasıdır fakat tahakkümün kendisi devletten çok önce de var olmuştur.
  • Pierre Clastres'ın "devlete karşı toplum" kavramı, bazı toplulukların devletsiz olmasını yetersizliklerle değil, iktidarın merkezileşmesini engelleyen siyasal kurum tasarımlarıyla açıklar. Bu perspektiften devletin ortaya çıkışı, siyasal örgütlenmenin tamamlanması değil, siyasal iktidarın toplumdan ayrılmasıdır.
  • Kemp, "Devletler neden çöküyor?" diye değil, "Bir sonraki Golyat'ı kurmadan büyük ölçekli işbirliğini nasıl sürdürebiliriz?" diye soruyor. İnsanlığın önündeki sorun artık küçük toplulukları nasıl örgütleyeceğimiz değil, ortak sorunların çözümüdür: iklim, pandemi, nükleer silahlar, yapay zekâ, enerji, gıda ve küresel eşitsizlik.

BAHAR AVJÎN

İnsanlık tarihini anlatmanın en yaygın yolu, devleti hikayenin kaçınılmaz kahramanı yapmaktır. Avcı-toplayıcı topluluklardan tarıma, köylerden kentlere, kentlerden devletlere ve imparatorluklara uzanan bir merdiven düşünürüz. Bu anlatıda devlet, karmaşıklığın doğal sonucudur: Nüfus artar, koordinasyon ihtiyacı doğar, kurumlar merkezileşir ve devlet ortaya çıkar. “Devlet” böylece insanlığın siyasal olgunlaşmasının adı olur.

Luke Kemp'in Golyat'ın Laneti (Goliath's Curse) çalışması bu anlatıyı tersine çevirir. Kemp'in "Golyat"ı yalnızca baskıcı bir iktidarın mecazı değil, devletleşmiş hiyerarşik siyasal düzenin alegorisidir: kaynakları, şiddet araçlarını ve karar alma gücünü merkezileştiren; toplumu yukarıdan örgütleyen siyasal form. İncil'deki Davut ile Golyat hikayesinden ödünç alınan bu isim, tek tek hükümdarlardan çok, belirli bir toplumsal örgütlenme biçimini anlatır.

Kemp'in temel sorusu yalnızca devletlerin neden çöktüğü değildir. Daha radikal bir soru sorar: Ya Golyat (devlet), uygarlığın kaçınılmaz zirvesi değil de insanlığın tekrar tekrar içine girdiği siyasal bir tuzaksa?

Luke Kemp

Devleti tarihin doğal sonucu olarak görmek

Devlet merkezli tarih anlatısının en güçlü yanı, geriye dönüp bakıldığında ikna edici görünmesidir. Bugün milyarlarca insanın yaşadığı karmaşık toplumlarda merkezi yönetim olmadan altyapıyı, vergilendirmeyi, hukuku ve savunmayı sürdürmenin nasıl mümkün olacağını düşünmek zordur. Bu yüzden geçmişe baktığımızda da benzer bir zorunluluk varsayarız: Tarım fazlalık üretir, fazlalık depolanır, depolanan fazlalık vergilendirilebilir, vergi merkezi otorite yaratır, merkezi otorite bürokrasi ve ordu kurar.

Ancak bu zincirin her halkası zorunlu değildir. Tarım devlet üretmek zorunda değildir. Yerleşiklik, büyük nüfus, ticaret ve hatta karmaşık toplumsal örgütlenme bile devlet üretmek zorunda değildir. Kemp'in "Golyat" kavramı tam burada önem kazanır: Golyat, belirli koşulların birleşmesiyle ortaya çıkan tahakküm edici hiyerarşik siyasal formdur.

Kemp bu koşulları üç başlıkta toplar:

• Yağmalanabilir kaynaklar: Kolayca görülebilen, ele geçirilebilen ve depolanabilen varlıklar. Tarımın ortaya çıkışı bu açıdan belirleyiciydi; tahıllar vergilendirilebiliyor ve depolanabiliyordu.

• Tekelleştirilebilir silahlar: Metalurjinin gelişmesiyle silahlar güçlü kişilerin elinde toplanabildi; tedarik zincirini kontrol edenler askeri üstünlük elde etti.

• Çevrelenmiş topraklar: İnsanların kaçıp gidebileceği seçeneklerin az olduğu bölgeler. Merkezi iktidar, baskıcı hiyerarşilerden kaçışı zorlaştıran engellere dayanır.

Bu üç unsur bir araya geldiğinde, ilk kez çok büyük miktarda insan ve kaynağın küçük bir elit tarafından kalıcı biçimde kontrol edilmesi mümkün hale gelir. Artık soru "İnsanlar neden daha karmaşık hale geldi?" değildir. Soru şudur: İnsanlar ne zaman birbirlerini yönetilebilir, vergilendirilebilir ve kontrol edilebilir kaynaklara dönüştürebilecekleri koşullara girdiler?

Hobbes'un gölgesi

Thomas Hobbes'un Leviathan'daki temel sezgisi modern siyasal düşüncenin en köklü kabullerinden biridir: Merkezi otorite olmadığında insanlar güvensizlik ve şiddet içinde yaşarlar, devlet bu kaosu bastırır. Bu düşüncenin tarih yazımındaki uzantısı açıktır: Devlet öncesi = güvensizlik ve şiddet; devlet = düzen ve güvenlik; daha güçlü devlet = daha fazla uygarlık.

Kemp bu denklemi ampirik verilerle çürütür. Haas ve Piscitelli'nin 2013 tarihli araştırması, Paleolitik dönemde gömülmüş yaklaşık 3.000 iskeleti inceledi. 400'den fazla yerleşim arasında yalnızca bir kitlesel çatışma örneği bulundu: Cebel Sahaba. Avcı-toplayıcı dönem, kırılgan da olsa görece barışçıl bir dönemdi. Çatışma ve kitlesel şiddet, hiyerarşik örgütlenmenin yan ürünü olarak ortaya çıktı.

Kemp'in vardığı sonuç şudur: İnsan toplumunun merkezi devlet olmadan yaşayamayacağı düşüncesinin tarihsel kanıtı yoktur. Bu, "devletsiz toplumlar barışçıldı" demek değildir; daha sınırlı ama daha güçlü bir iddiadır.

Devletin olmadığı toplumlar "eksik devletler" değildir

Bu tartışmadaki en önemli dönüşüm James C. Scott'ın çalışmalarında görülür. Scott'a göre devlet dışındaki topluluklar "henüz devletleşmemiş" ilkel toplumlar değildir. Bazen tam tersine, devletten kaçan toplumlardır. Bu küçük bir terminoloji değişikliği değildir; tarih anlayışını kökten değiştirir.

Bir topluluğu "devlet öncesi" olarak tanımladığımızda, devlet onun geleceğidir. "Devlet dışı" olarak tanımladığımızda ise devlet yalnızca olası siyasal biçimlerden biri haline gelir. Daha da ileri gidersek, bir topluluğun devletin dışında kalması bir başarısızlık değil, siyasal bir tercih olabilir.

Scott'ın Güneydoğu Asya'nın yüksek bölgelerine ilişkin çalışmaları bu açıdan çarpıcıdır. Dağlık toplulukların merkezi devletlerin ulaşabileceği tarımsal, demografik ve idari yapılardan uzak durmaları, uzun süre "medeniyetin kıyısında kalmışlık" olarak okunmuştu. Scott bunu tersine çevirir: Belki de kıyıda değillerdi; belki de, bilinçli olarak, devletten ve devletleşmekten kaçıyorlardı.

Pierre Clastres bu düşünceyi daha radikal bir noktaya taşımıştı. Clastres'ın "devlete karşı toplum" kavramı, bazı toplulukların devletsiz olmasının basitçe teknolojik veya ekonomik yetersizlikle açıklanamayacağını ileri sürer. Bu toplumlarda siyasal kurumlar, iktidarın merkezileşmesini engelleyecek şekilde tasarlanabilir. Şef vardır ama hükümdar değildir; lider konuşur ama emretmez; siyasal otorite vardır ama toplumun üzerinde bağımsız bir zor aygıtı yoktur. Bu perspektiften bakıldığında devletin ortaya çıkışı, siyasal örgütlenmenin tamamlanması değil, siyasal iktidarın toplumdan ayrılmasıdır.

David Graeber ve David Wengrow'un The Dawn of Everything çalışması bu tartışmayı başka bir yönden genişletti. Onların en önemli katkılarından biri, insanlık tarihini tek yönlü bir evrimsel merdiven olarak okumayı reddetmeleridir. İnsan topluluklarının geçmişinde çok daha fazla siyasal deney vardır: eşitlikçi toplumlar, hiyerarşik toplumlar, kent demokrasileri, krallıklar, mevsimsel olarak merkezileşen toplumlar, merkezi otoriteyi dönemsel olarak reddeden toplumlar. İnsanlar yalnızca "devlete doğru" ilerlememiştir; devlet/toplumsal organizasyon biçimleri arasında gidip gelmişlerdir.

Bu bulgu Kemp açısından son derece önemlidir. Çünkü Kemp'in çöküş modeli ancak devletin insanlığın tek mümkün siyasal formu olmadığı kabul edildiğinde radikal hale gelir. Eğer devlet insanlığın doğal son durağıysa, devletlerin çöküşü yalnızca geçici bir aksaklıktır. Ama devlet yalnızca seçeneklerden biriyse, çöküş, çöküş olmayabilir. Daha doğrusu, devletin çöküşü olan şey, aslında bir toplumun başka bir siyasal forma geri dönmesi olabilir.

Kemp'in sistematik yaklaşımı

Kemp'in Goliath's Curse çalışmasını bu literatür içinde ilginç kılan şey, onun sadece "devletler kötü" dememesi. Asıl iddia daha mekanik: Golyat'ı üreten belirli koşullar vardır. Bu koşullar bir araya geldiğinde merkezi iktidarın kurulması kolaylaşır. Merkezi iktidar kurulduğunda eşitsizlik artabilir. Eşitsizlik arttığında elitlerin çıkarları sistemin devamlılığına bağlanır. Sistem karmaşıklaştıkça onu ayakta tutmak için daha fazla kaynak gerekir. Ve sistem dış şoklara maruz kaldığında, kendi çıkarlarını korumaya kilitlenmiş elitler adaptasyon kapasitesini kaybedebilir. Böylece Golyat kendi başarısının kurbanına dönüşür.

Kemp'in "Moros veri seti" bu iddiayı tarihsel devletlerin yaşam süreleri üzerinden sınamaya çalışır. Son beş bin yılı kapsayan 300 devleti inceleyen bu veri seti, devletlerin yaşam sürelerine ilişkin en kapsamlı listedir. Verilerin ortaya koyduğu temel bulgular şunlardır:

Devletler ilk 200 yıllarında giderek daha kırılgan hale gelir; ardından yüksek bir ölüm riskiyle yaşamaya devam eder. Bu, tek bir uygarlığın hikayesi değil; farklı dönemlerden ve coğrafyalardan çok sayıda devletin ortak örüntüsüdür. Kemp'in asıl iddiası burada ortaya çıkar: Çöküş istisna değil, Golyat'ın yapısal özelliğidir.

Eşitsizlik: Çöküşün öncülü

Kemp'in anlatısında eşitsizlik yalnızca ahlaki bir sorun değil; sistemsel bir kırılganlık mekanizmasıdır. Çok eşitsiz toplumlarda elitler, sistemin maliyetlerini toplumun geri kalanına aktarabilir. Ama bu aynı zamanda elitlerin gerçekliği görme kapasitesini azaltabilir. Aşağıdan gelen bilgi filtrelenir. Kararlar dar bir çıkar grubunun perspektifinden alınır. Vergiler artabilir. Askeri harcamalar büyüyebilir. Çevresel kaynaklar aşırı kullanılabilir. Ve toplumun geniş kesimlerinin sisteme olan bağlılığı zayıflayabilir. Böylece dışarıdan gelen bir iklim şoku, savaş veya salgın, zaten içeriden kırılganlaşmış bir sistemi çökertebilir.

Çatalhöyük örneği bunu net biçimde gösteriyor. Yaklaşık 9.000 yıl önce Konya Ovası'nda kurulan bu yerleşimde, 1.000 yıl boyunca neredeyse tam bir eşitlik vardı. Evler aynı büyüklükteydi, kimsenin diğerinden üstün olduğuna dair bir iz yoktu. Arkeolog Ian Hodder bunu "saldırgan biçimde eşitlikçi" diye tanımlıyor: Eşitlik öylesine güçlüydü ki, farklılaşmaya izin vermiyordu.

Sonra, MÖ 7. binyılın ortalarında bu düzen çözülmeye başladı. Evler birbirinden farklılaştı: Bazıları büyük ve zengin, bazıları küçücük ve bakımsız. İnsanların birlikte yaptığı işler azaldı. İskeletlerde eklem aşınması (osteoartrit) izleri arttı; bu, insanların daha çok çalıştığını ve bedensel olarak daha çok yıprandığını gösteriyor. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini katsayısı üç yüzyıl içinde ikiye katlandı. Kemp bunu şöyle ifade ediyor: "Hollanda kadar eşit bir toplumdan Brezilya kadar eşitsiz bir topluma geçişten daha büyük bir sıçrama." Birkaç yüzyıl içinde yerleşim tamamen terk edildi.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Çatalhöyük'te henüz devlet yoktu. Ortada bir kral, ordu veya bürokrasi yoktu. Ama yine de hiyerarşi oluştu, eşitsizlik arttı ve toplum çöktü. Yani sorun sadece devlet değil. Daha derindeki sorun, insanların birbirini yönetmeye başladığı, bazılarının üstün bazılarının alt konuma düştüğü tahakküm düzeni. Kemp'in asıl hedefi bu: Devlet, bu tahakküm mantığının en gelişmiş hali; ama mantığın kendisi devletten çok önce de var olabiliyor.

Çöküş neyin sonu?

Devlet merkezli tarih anlatısının en şaşırtıcı varsayımlarından biri, devletin çöküşünün otomatik olarak toplumun çöküşü olduğudur. Bir imparatorluk yıkılır, vergi sistemi çöker, merkezi ordu dağılır, bürokrasi kaybolur, kentler küçülür. Tarih kitapları buna "karanlık çağ" der. Ama kimin açısından karanlık?

Kemp'in yaklaşımı burada arkeolojik veriyi tersinden okur. Roma'nın yükselişi ve genişlemesi sırasında nüfusun bazı biyolojik göstergeleri kötüleşir. İmparatorluk sistemi elitler ve devlet kapasitesi açısından büyürken sıradan insanların yaşam koşulları aynı ölçüde iyileşmeyebilir. Batı Roma'nın çöküşü bu nedenle yalnızca "medeniyetin düşüşü" değildir. Bazı insanlar için merkezi devletin ortadan kalkması, üzerlerindeki ekonomik ve siyasal yükün azalması anlamına gelebilir. Benzer şekilde Kara Ölüm korkunç bir demografik felaket olmasına rağmen, emek kıtlığı yaratmış, ücretleri yükseltmiş ve Avrupa'daki bazı statü ilişkilerini gevşetmiştir.

Burada Kemp'in tarih anlayışı tersine döner: Devletin başarısı ile toplumun refahı aynı şey değildir. Bir devlet daha zengin, daha büyük ve daha güçlü hale gelebilirken, vatandaşlarının önemli bir bölümü daha kötü yaşayabilir. Tersine, devletin zayıflaması veya çökmesi, elitler açısından felaketken toplumun bazı kesimleri için özgürleştirici olabilir.

Modern devlet: Golyat mı, çözüm mü?

Modern devlet önceki Golyat'lardan farklıdır. Demokratik kurumlar, evrensel vatandaşlık fikri, haklar, seçimler, refah devletleri ve bağımsız mahkemeler vardır, en azından bu idealler üzerine kurulu olduğu iddia edilir. Bu nedenle antik bir imparatorluk ile modern demokratik devlet arasında basit bir eşitleme yapmak mümkün değildir. Fakat Kemp'in sorusu yine de rahatsız edicidir: Modern kurumların üzerinde yükseldiği ekonomik ve teknolojik sistem, Golyat'ın eski mantığını ortadan kaldırdı mı, yoksa yalnızca daha sofistike hale mi getirdi?

Küresel Golyat'ın yağmalanabilir kaynakları arasında veri (data), fosil yakıtlar ve sentetik gübre gibi şeyler var. Bunların hepsi merkezi koordinasyonun ve merkezi gücün daha önce görülmemiş ölçekte büyümesine izin veriyor. İşte bu yüzden Kemp "Küresel Golyat" kavramını ortaya atıyor. Artık tek tek devletlerden söz etmiyoruz; küresel ekonominin, enerji sisteminin, teknolojik altyapının ve siyasal kurumların birbirine bağlandığı tek bir sistemden söz ediyoruz. Bu sistem önceki Golyat'lardan çok daha güçlü. Ama aynı nedenle çok daha kırılgan.

Antik Roma çöktüğünde dünya yok olmadı; Roma'nın dışında başka toplumlar vardı. Miken dünyası çöktüğünde insanlık sona ermedi. Bir bölgedeki devletin çöküşü, başka bir bölgede yeni bir toplumsal örgütlenmenin ortaya çıkmasına izin verebilirdi. Modern dünyada ise durum farklı. Nükleer savaş, iklim değişikliği, pandemiler, yapay zeka veya küresel finansal krizler birbirinden bağımsız sistemler değil, küresel ağlar onları birbirine bağlıyor. Bu nedenle modern Golyat'ın temel problemi yalnızca gücü değil, bağlantılılığı. Ne kadar karmaşık hale gelirse, başarısızlığının etkileri o kadar geniş bir alana yayılıyor. Kemp'in "basamaksız merdiven" metaforu burada anlam kazanıyor: İnsanlık hiç olmadığı kadar yükseğe çıkmış durumda ama aşağı düşmemizi engelleyecek ayrı bir zemin yaratmadı.

Silikon Golyat ve yeni tehlike

Bu tartışmanın güncel boyutu yapay zeka ile daha da keskinleşiyor. Kemp'in çizdiği olası geleceklerden biri "Silikon Golyat": teknolojik kapasitenin demokratik denetimden daha hızlı büyüdüğü, algoritmik sistemlerin davranışlarımızı izleyip yönlendirdiği ve gözetimin daha önce görülmemiş bir ölçeğe ulaştığı bir siyasal düzen. Burada eski Golyat mantığı yeni bir araç bulur: teknoloji. Eskiden devlet insanları nüfus sayımları, vergiler ve fiziksel zor yoluyla yönetirdi; şimdi bunu veriyle yapabiliyor. Eskiden tahakküm için insanların nerede olduğunu bilmek gerekiyordu; şimdi ne yaptıklarını, ne düşündüklerini ve ne yapabileceklerini tahmin etmek mümkün hale geliyor. Dolayısıyla teknoloji Golyat'ın (devletin) karşıtı olmak zorunda değil, Golyat'ın kapasitesini katlıyor.

Kemp'in önerisi: Müzakereci demokrasi

Bu nedenle Kemp'in çözümü - paradoksal da olsa - devleti ortadan kaldırmak değil. Kemp bir anarko-primitivist değil, avcı-toplayıcı geçmişe dönmeyi savunmuyor. Asıl önerisi siyasal iktidarın yeniden dağıtılması, özellikle müzakereci demokrasi. Rastgele seçilmiş yurttaşlardan oluşan meclisler, uzmanların bilgisine serbest-eşit erişim, tarafsız bilgi, uzun süreli müzakere ve kararın yalnızca en örgütlü çıkar grubunun veya en zengin elitin elinde olmaması.

Kemp, 1945'te Trinity atom bombası denemesinin yapılıp yapılmayacağına Savaş Bakanlığı yerine böyle bir jürinin karar verdiğini hayal edin diyor: "ABD vatandaşları arasından kurayla 100 kişi seçip 'Bombayı patlatalım mı?' diye sorsanız, neredeyse kesinlikle 'Hayır' derlerdi." Bu jüriler, en yüksek sesin kazandığı ortamlar değil, jüri üyelerinin uzman görüşleri ve tarafsız bilgilerle donatılmasını, ardından bunlar üzerinde müzakere etmesini gerektiren süreçler olacaktır.

Kemp ayrıca şirketlerin ve devletlerin yol açtıkları çevresel ve toplumsal zararların bedelini ödemesi gerektiğini ve kişi başına servetin en fazla 10 milyon dolarla sınırlandırılmasını öneriyor. Bu öneriler kulağa hayal ürünü gelebilir. Ama Kemp bunun "avcı-toplayıcı hayata dönüş" gibi bir hayal olmadığını açıkça söylüyor. Ona göre geçmişe dönmek zaten mümkün değil: Bugün 8 milyar insan var ve herkes avcı-toplayıcı gibi yaşasa birden fazla gezegene ihtiyaç duyulurdu. Yani çözüm geçmişe dönmek değil; mevcut sistemin içinde köklü bir değişim yapmak. Kemp'e göre içinde bulunduğumuz durum o kadar acil ki, yarım önlemlerle yetinmek lüks değil. Radikal bir kopuş ve zihniyet değişimi şart.

Bu açıdan Kemp'in önerisi devlet karşıtı değil, Golyat karşıtı bir proje. Sorun merkezi koordinasyonun varlığı değil, sorun merkezi koordinasyonun toplumdan kopmuş bir iktidara dönüşmesi.

Kemp'in asıl sorusu "Devletler neden çöküyor?" değil. Daha derindeki soru şu: İnsanlık neden tekrar tekrar Golyat kuruyor? Ve daha zor soru: Bir sonraki Golyat'ı kurmadan büyük ölçekli işbirliğini nasıl sürdürebiliriz?

Çünkü insanlığın önündeki sorun artık küçük toplulukları nasıl örgütleyeceğimiz değil. Milyarlarca insanın ortak sorunlarını çözmek zorundayız: iklim, pandemi, nükleer silahlar, yapay zekâ, enerji, gıda, küresel eşitsizlik. Bunların hiçbiri küçük ölçekli çözümlerle halledilemez. Ama şimdiye kadarki çözümümüz çoğunlukla aynı oldu: Daha büyük bir Golyat kurmak. Kemp’in uyarısı, bunun artık sürdürülebilir olmayabileceği.

Burada insan ister istemez Marx’a da dönüyor. Kemp komünizm veya devrim kavramlarını kullanmasa da devletin iktidarı merkezileştirdiğini, eşitsizliğin bu düzeni kırılganlaştırdığını, mevcut sistemin kendi krizlerini ürettiğini ve bugünkü düzenin kaçınılmaz olmadığını söylüyor. Yani Marksizm'in sorduğu sorulara yeniden dönüyor. Komünizm dememek için epey dolambaçlı bir yol!