• Avrupa'nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını sonlandırma politikası, Amerikan LNG'sine olan talebi artırdı. ABD'nin genişleyen sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat kapasitesi, Avrupa ülkelerine alternatif bir tedarik kaynağı sundu.
  • ABD'nin Avrupa enerji piyasasındaki rolünü büyütme arayışının yeni örneklerinden biri, Yunanistan üzerinden Orta ve Doğu Avrupa'ya doğal gaz ulaştırmayı amaçlayan Dikey Koridor projesidir. Ülkenin, enerji geçiş noktasına sahip olma potansiyeli var.

CAFER TAR

ABD'nin küresel süper güç haline gelmesinin yapı taşlarından biri de enerji politikalarıdır. ABD, sanayi devriminden itibaren enerjiyi ekonomik büyümenin temel dinamiklerinden biri olarak değerlendirdi; zaman içinde enerji üretimini, ticaretini ve uluslararası dolaşımını küresel güç mücadelesinin önemli araçlarından birine dönüştürdü. Bugün Avrupa'nın Rus doğal gazına bağımlılığını azaltma arayışı içinde ABD'nin LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) ihracatını artırması ve Yunanistan üzerinden yeni bir doğal gaz koridoru oluşturma girişimleri, bu tarihsel sürecin yeni bir aşamasını oluşturuyor.

ABD'nin enerji politikalarını anlayabilmek için önce doların İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisinde kazandığı konuma bakmak gerekiyor. Çünkü doların uluslararası gücünü anlamadan ABD ekonomisinin ve ordusunun küresel ölçekte nasıl finanse edildiğini anlamak mümkün değildir. Dolar uzun yıllar boyunca Amerikan ekonomik gücünün en önemli taşıyıcı kolonlarından biri oldu.

Avrupa çöktü, ABD’nin yıldızı parladı

İkinci Dünya Savaşı dünyanın büyük bir bölümünde ekonomik yıkıma neden olurken ABD açısından yeni bir küresel güç döneminin başlangıcını oluşturdu. Avrupa'nın sanayi altyapısı ağır hasar görmüş, dünya ülkelerinin üretim kapasitesi gerilemiş, uluslararası ticaretin yeniden işlerlik kazanması büyük bir sorun haline gelmişti. Buna karşılık ABD, genişlemiş sanayi kapasitesi, güçlü mali yapısı ve altın rezervleriyle savaş sonrasında dünyanın en büyük ekonomik gücü olarak öne çıktı.

Uluslararası ticaretin yeniden canlandırılması ve para sistemine duyulan güvenin tesis edilmesi amacıyla 1944 yılında 44 ülkenin temsilcileri Bretton Woods Konferansı'nda bir araya geldi. Oluşturulan sistemde diğer ülkelerin para birimleri dolar üzerinden tanımlanıyor, dolar ise ons başına 35 dolar fiyatından altına çevrilebiliyordu. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası da bu yeni ekonomik düzenin kurumları olarak ortaya çıktı.

Doların uluslararası rezerv para birimi haline gelmesinde ABD'nin ekonomik gücü ve altın rezervleri kadar, savaş sonrasında uluslararası ticareti finanse edebilecek derinliğe sahip piyasalarının bulunması da etkiliydi. Böylece dolar, yalnızca Amerikan ekonomisinin para birimi olmaktan çıkarak küresel ticaretin, finansmanın ve rezerv birikiminin temel para birimi haline geldi.

Bu gelişme ABD'ye önemli ekonomik avantajlar sağladı. Amerikan devleti ve şirketleri uluslararası piyasalarda kendi para birimleri üzerinden borçlanabilirken diğer ülkeler dış ticaretlerini ve rezervlerini yönetebilmek için dolara ihtiyaç duyuyordu. Ancak doların yükselişi yalnızca ABD'ye kazandırmadı. Savaş sonrasında yeniden büyümek isteyen Avrupa ekonomileri ve uluslararası ticaret yapan sermaye çevreleri de istikrarlı bir ödeme sisteminden yararlandı. Dolayısıyla doların yükselişi hem Amerikan gücünü büyüten hem de Emperyalist/Kapitalist dünya ekonomisinin yeniden bütünleşmesini kolaylaştıran bir süreç olarak gelişti.

Petro-dolar devri

1971 yılında ABD'nin doların altına çevrilebilirliğini sona erdirmesiyle Bretton Woods sisteminin temel mekanizması çöktü. Ancak buna rağmen doların uluslararası piyasalardaki belirleyici konumu ortadan kalkmadı. ABD'nin ekonomik ağırlığı, finansal piyasalarının gücü ve uluslararası ticaretteki güçlü konumu, doların merkezi para birimi olma konumunu korumasına yardımcı oldu.

1970'li yılların petrol krizleri, doların uluslararası konumunu enerji ticaretiyle daha da bütünleştirdi. ABD ile Suudi Arabistan arasındaki ekonomik ve mali iş birliği, petrol gelirlerinin dolar cinsinden değerlendirilmesi ve bu gelirlerin uluslararası finans sistemine yeniden aktarılması bakımından önemli bir rol oynadı.

Petro-dolar kavramı, petrol ticaretinde doların yaygın biçimde kullanılması ve petrol ihracatçılarının elde ettikleri dolar gelirlerini uluslararası piyasalarda değerlendirmesiyle oluşan düzeni anlatır. Fakat doların uluslararası üstünlüğü petro-dolar düzeninden çok önce başlamıştı; petrol ticaretinin dolar ağırlıklı olması ise zamanla bu üstünlüğü destekleyen önemli unsurlardan biri haline geldi.

Petrol ithal eden ülkelerin dolar bulundurma ihtiyacı, dolara olan talebi de destekledi. ABD'nin finansal sistemi bu süreçten önemli avantajlar sağladı. Böylece petro-dolar düzenini Amerikan gücünün önemli dinamiklerinden biri haline geldi.  Fakat Amerikan yönetimi, enerji üzerinden elde ettiği bu avantajı yalnızca parasal ilişkilerle sınırlı tutmadı. Zamanla kendi enerji üretimini de köklü biçimde dönüştürdü.

ABD'nin enerji politikasında son yirmi yılda daha önce teknolojik olarak neredeyse imkansız olan kaya gazı ve petrolünü çıkaracak bir düzeye ulaşmak çok önemli bir dönüşüme işaret eder. Bu dönüşüm bir anda gerçekleşmedi. ABD yönetimi 1970'li yıllardan itibaren geleneksel olmayan doğal gaz kaynaklarının üretimini mümkün kılabilecek araştırmaları destekledi. Yatay sondaj ve hidrolik çatlatma yöntemlerinin geliştirilmesinde kamu araştırmalarının yanı sıra özel şirketlerin yatırımları, saha deneyimleri ve mühendislik çalışmaları da belirleyici oldu. Mitchell Energy'nin Teksas'taki Barnett sahasında yürüttüğü çalışmalar, özellikle 1990'lı yıllarda kaya gazının ticari olarak üretilmesinde önemli bir aşama oluşturdu. 2000'li yılların ortalarından itibaren ise üretim çok daha hızlı büyüdü.

Düşük maliyet, etkili üretim yöntemleri

Bu teknolojik dönüşümün başarısını yalnızca yer altındaki kaynakların varlığıyla açıklamak mümkün değildir. ABD, yatay sondaj ve çok aşamalı hidrolik çatlatma tekniklerini sürekli geliştirirken sondaj ekipmanları, kuyu hizmetleri, boru hatları, gaz işleme tesisleri, depolama ve dağıtım ağlarından oluşan geniş bir altyapı kurdu. Çok sayıda kuyuda elde edilen deneyim, üretim yöntemlerinin iyileştirilmesine ve maliyetlerin düşürülmesine katkıda bulundu.

Çin, Kanada ve Arjantin gibi ülkeler de kaya gazı ve kaya petrolü üretiminde önemli kapasitelere sahip. Ancak teknolojiyi geliştirmekle onu geniş bir sahada, sürekli ve rekabetçi maliyetlerle uygulamak aynı şey değil. ABD'nin avantajı, teknolojiyle sermayeyi, uzman şirketleri, altyapıyı ve büyük bir iç pazarı aynı üretim sistemi içerisinde birleştirmiş olmasıdır. Bu sayede ABD, uzun yıllar boyunca enerji ithalatına bağımlı bir ülkeyken dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisi konumuna yükseldi.

ABD Enerji Bilgi İdaresinin verilerine göre, 2025 yılında Amerikan ham petrol üretimi günlük ortalama 13,6 milyon varile ulaştı. Aynı yıl kuru doğal gaz üretimi yaklaşık 39 trilyon fit küple yeni bir rekora çıktı. Bu rakam, yaklaşık 1,1 trilyon metreküpe karşılık geliyor. Böylece ABD, hem petrol hem de doğal gaz üretiminde küresel ölçekte belirleyici konuma gelmiş oluyordu. Bu başarı yalnızca rezervlerin büyüklüğünden kaynaklanmıyor, aksine daha önce ekonomik açıdan çıkarılması neredeyse imkansız olan kaynakların teknolojik gelişmeler sayesinde ticari olarak üretilebilir hale getirilmesinden kaynaklanıyor.

Enerji üretimindeki yükselişin avantajları

ABD'nin enerji üretimindeki yükselişi, ülkenin uluslararası ilişkilerdeki hareket alanını da değiştirdi. Enerji ithalatına bağımlılığın azalması, Amerikan ekonomisinin başka ülkelerde olan krizlere karşı duyarlılığını azalttı. Bununla birlikte ABD'nin Ortadoğu'yla ilişkileri sona ermedi; fakat öncesine göre daha fazla azaldı. Fakat buna rağmen öncesine göre daha az olmakla birlikte ABD‘nin bölgenin güvenliğine olan ilgisi devam ediyor. Fakat burada asıl değişim; ABD'nin artık yalnızca küresel enerji piyasalarının işleyişinden etkilenen bir tüketici değil, bu piyasaların arz tarafını da önemli ölçüde etkileyen bir üretici ve ihracatçı konumuna gelmesi ile yaşandı.

Rusya-Ukrayna savaşı bu değişimin sonuçlarını Avrupa'da daha görünür hale getirdi. Rusya'dan boru hatlarıyla gelen doğal gazın azalması ve Avrupa'nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını sonlandırma politikası, Amerikan LNG'sine olan talebi artırdı. ABD'nin genişleyen sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat kapasitesi, Avrupa ülkelerine alternatif bir tedarik kaynağı sundu.

Ancak burada bir çelişki ortaya çıkıyor. Avrupa, Rusya'ya olan enerji bağımlılığını azaltırken ABD'den gelen LNG'nin ağırlığı artıyor. Böylece bir tedarikçiye bağımlılığın yerini başka bir tedarikçiye daha fazla bağımlılığın riski doğuyor. Elbette Rusya ile ABD arasındaki siyasi ilişkiler, sözleşmelerin koşulları ve enerji piyasalarının işleyişi birbirinden farklıdır. Dolayısıyla iki ilişkiyi tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz. Bununla birlikte, enerji arzının sınırlı sayıda ülke ve altyapı üzerinden sağlanması Avrupa'nın stratejik seçeneklerini oldukça daraltıyor.

ABD'nin enerji ihracatının büyümesi, doların uluslararası konumuyla birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir anlam kazanıyor. Amerikan şirketleri yeni pazarlara ulaşırken ABD yönetimi de enerjiden aldığı gücü diplomatik ilişkilerinde önemli bir unsur olarak kullanmaya başladı. Bir süredir bu durum ABD'nin enerji politikasıyla dış politikasının birbiriyle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor.

Yunanistan yeni tedarik merkezi

ABD'nin Avrupa enerji piyasasındaki rolünü büyütme arayışının yeni örneklerinden biri, Yunanistan üzerinden Orta ve Doğu Avrupa'ya doğal gaz ulaştırmayı amaçlayan Dikey Koridor projesidir.

Bu proje, Yunanistan'daki LNG terminallerinden alınan doğal gazın Bulgaristan ve Romanya üzerinden daha kuzeydeki ülkelere ve Ukrayna'ya taşınmasını hedefleyen boru hatları ile bağlantıların oluşturduğu bir sistemdir. Buradaki amaç yalnızca bir boru hattı inşa etmek değil, Güneydoğu Avrupa'yı alternatif doğal gaz kaynaklarına bağlayan daha geniş bir altyapı kurmaktır.

Yunanistan'ın bu süreçte öne çıkması tesadüf değildir. Ülke, coğrafi konumu ve LNG terminalleri sayesinde Doğu Akdeniz ile Balkanlar arasında bir enerji geçiş noktası olma potansiyeline sahip. ABD açısından bu altyapı, Amerikan LNG'sinin Avrupa'nın daha geniş bir bölümüne ulaşmasını kolaylaştırabilir. Yunanistan açısından ise transit gelirleri, altyapı yatırımları ve bölgesel enerji merkezine dönüşme hedefi bakımından fırsatlar yaratabilir. Ancak asıl soru, bu altyapının ne ölçüde gerekli olduğu ve uzun vadede ekonomik olarak kendisini karşılayıp karşılayamayacağıdır.

Enerji, yalnızca üretim ve ticaret meselesi değildir. Petrol ve doğal gazın uluslararası pazarlara ulaştırılması, deniz yollarının güvenliği ve kritik geçiş noktalarının açık tutulması da uluslararası güç ilişkilerinin parçasıdır. Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı ve Süveyş Kanalı gibi geçiş noktaları, küresel ticaret ve enerji arzı açısından stratejik öneme sahiptir. ABD'nin deniz kuvvetleri, küresel askeri üsleri ve müttefiklik ilişkileri, uluslararası deniz ulaşımının güvenliğinde önemli bir rol oynuyor. Bu durumun da ABD‘ye diğer ülkeler üzerinde muazzam bir baskı kurma olanağı veriyor.

ABD, bir yandan kendi enerji arzını güçlendirirken diğer yandan dünya piyasalarına büyük miktarlarda petrol ve doğal gaz sağlayan bir ülkeye dönüştü. Bu konumu ABD‘ye ayrıca hem ekonomik hem de diplomatik hareket alanı kazandırıyor. ABD, teknolojik gelişmeler sayesinde enerji üretimini büyük ölçüde artırmış, enerji ithalatına olan ihtiyacını azaltmış ve uluslararası enerji piyasalarında güçlü bir ihracatçı konumuna yükseltti.  Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa'nın Amerikan LNG'sine yönelmesi de bu dönüşümün jeopolitik sonuçlarını görünür kıldı.

Yunanistan üzerinden geliştirilmek istenen Dikey Koridor, bu sürecin yalnızca bir altyapı projesi olmadığını gösteriyor. Proje, Avrupa'nın Rus gazından uzaklaşma hedefi ile ABD'nin LNG ihracatını genişletme arayışının kesiştiği bir noktada bulunuyor. Yunanistan bu süreçte bölgesel bir enerji merkezi olmayı hedeflerken ABD, Avrupa pazarındaki yerini güçlendirme imkanı elde ediyor.

Ancak Avrupa'nın stratejik bağımsızlığı açısından asıl soru, Rus gazının yerini hangi ülkenin gazının alacağıyla sınırlı değildir. Daha temel soru, Avrupa'nın enerji ihtiyacını dışarıdan gelen fosil yakıtlara ne ölçüde bağımlı kalmadan karşılayabileceğidir. Eğer Avrupa yalnızca tedarikçisini değiştirir, fakat enerji sisteminin yapısını dönüştürmezse bağımlılık ilişkilerinden bütünüyle kurtulamaz. Buna karşılık enerji verimliliğine, elektrifikasyona, yenilenebilir kaynaklara, depolama sistemlerine ve ülkeler arası elektrik bağlantılarına yatırım yaparak seçeneklerini çoğaltabilir.

ABD'nin enerji devrimi, teknolojik üstünlüğün nasıl ekonomik ve jeopolitik güce dönüştürülebileceğini gösteriyor. Dikey Koridor tartışması ise Avrupa'nın bu güç karşısında nasıl bir strateji geliştireceği sorusunu gündeme getiriyor.

Avrupa için mesele yalnızca Rus gazından kurtulmak değil, enerji alanında kendi kararlarını daha bağımsız biçimde alabileceği bir ekonomik ve teknolojik yapı kurmaktır.

***

Kaynaklar

1. Daniel Yergin

“Petrol: Para, Güç ve Çatışmanın Epik Öyküsü”

2. Federal Rezerve History

Creation of the Bretton Woods System | Federal Reserve History

3. Explore History

Bretton Woods and the Birth of the World Bank

4. Comptroller General Of The United States

ID-79-7 The U.S.-Saudi Arabian Joint Commission on Economic Cooperation

5. Euronews

Greece bets on LNG corridor to power Europe’s post-Russia energy future | Euronews

6. U.S Department of Energy

U.S. Department of Energy Brings Together Vertical Gas Corridor Countries to Strengthen Energy Coordination | Department of Energy

7. Tagesschau

Gespräche in Athen: Rubio umwirbt die Gas-Drehscheibe Griechenland | tagesschau.de