Gelişim tarihten bağımsız ele alınamaz. Bugünü dünden, yarını da bugünden ayrıştıramayız. Hepsi beraber vardır. Bir bütünsellik içerisinde bakıldı mı anlam kazanır. Ve ancak bu şekilde gelişimin anlamına ulaşılabilir. Oluş zamanla direkt bağlantılıdır. Zaman olmaksızın oluştan bahsedilemeyeceği gibi oluş olmadan bir zamanda olamaz.

Ancak uygarlığın çıkışıyla beraber oluşum ve tarih yaklaşımının da tepetaklak edildiği görülmektedir. Özellikle tarihi egemenlerin tarihiymiş gibi lanse eden yaklaşım toplumları, toplumsal gerçeklikleri tarihin dışına itmiştir. Çoğu gerçekliği yaşanmamış gibi göstererek ya da yaşanılanları kendisine göre bir süzgeçten geçirerek toplumlara dayatması sonucu her şeyin uygarlıkla-iktidarla anlaşılır kılınacağına inandırmıştır. Bunu da devleti tek formül olarak göstererek yürütmüştür. Yani toplumlara şu söylenmiştir; “siz ancak bir ‘devlet’ iseniz bizi ilgilendirirsiniz. Bunun dışında bizim için yoksunuz, en küçük varlık emarelerinizi de yok ederiz…” Oysa gerçeklik bu olmayıp devletin tarihi şunun şurasında birkaç bin yıldır. Peki devlet öncesi tarihi ne yapacağız? Gerçekten de yok sayılarak yok olacak mıdır? Milyon yıllarca süregelen toplum tarihinin yanı sıra milyarlarca yıldır var olan evren gerçekliği nasıl izah edilecek?
Literatürlere de ‘resmi’ ve ‘gizli’ tarih olarak bazı kavramlar yerleştirilmiştir. Resmi olan tarih egemenlerin tarihiyken, gizli ya da muhalif tarih ise egemenler karşısında mücadeleye girişmiş kesimlerin ya da egemenlerin hoşuna gitmeyen, çıkarlarını zedeleyen tarihi nitelemekteydi. Hangisinin doğru olduğunu analize tabi tutmaktan ziyade, tüm parçalamaların temelinde egemen güçlerin çıkarları olduğu bilinciyle, her gerçekliğin bütünsellik içerisinde ele alınması tarihe yaklaşımımızı daha iyi somutlaştıracaktır.
Uygarlık tarihi boyunca egemen güçler karşısında demokratik hareketler hep mücadele alanında olmuştur. Ancak dediğimiz üzere egemenlerin; tarihi, sadece egemenlerin ve iktidarın tarihi olarak sürekli lanse etmelerinden kaynaklı çıkan hareketler bir şekilde unutturulmuştur. Mücadeleleri görmezden gelinmiş ve yaşanmamış gibi sayılarak destanlara, masallara, öykülere hapsedilmiştir. Bugün demokratik uygarlık mücadelesi hala mücadelesini sürdürüyorsa bu halk destanları ve masalları sayesindedir. Ancak egemen güçlerin masal ve destanlara karşı saptırıcı ve özünden boşaltıcı yaklaşımları görüldüğünde uygarlığın ne derece toplum karşıtı olduğunu çok daha iyi anlamaktayız.
Kısacası tarih sadece egemenlerin, devletlerin ya da iktidarların tarihiyle açıklanamaz. Bu doğal tarihin saptırılmasından başka bir şey değildir ve her yönüyle toplumu kendi denetimine alma çabasıdır. Nitekim tarihi elinden alınmış, tarihine yabancılaştırılmış bir toplum-insan kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini bilmeyecek derece güçsüzleştirilmiş demektir. Bir toplum için en kötü durum tarihsizleştirilmesidir. Bir diğer anlamıyla geçmişsiz bırakılmasıdır. Geçmişten bağımsız kurulmaya çalışılan her yapının en kısa sürede yıkılması olası gerçekliktir. Yani tarihsiz bir toplum temelsiz bir eve benzer. Ne zaman yıkılacağı belli olmayan, ama her an yıkılma tehlikesiyle yüz yüze olan bir ev.  

Kürtlerin bir devleti olsaydı?

Uygarlık tarihi sonrasında Kürt toplumunun hangi dönemine bakılırsa bakılsın bir şekilde bir şeylerin eksik kaldığı ve açıklanamadığı görülecektir. Ulus-devletin Ortadoğu coğrafyasında kendisini yerleşik hale getirmesiyle beraber Kürtler için ve Kürtler dışında kalan diğer birçok topluluğun soykırım çemberinden geçmesi kaçınılmaz son olmuştur. Ortadoğu toplumlarının temel özelliği olan ama en çok da kendisini Kürt toplumunda somutlaştıran diğer halklar ve gruplarla birlikte, bir arada yaşama gerçekliği egemenlerin en çok saldırı gerçekleştirdikleri ve bertaraf ederek milliyetçiliği, tekçiliği geliştirdikleri özellik olmuştur. Bunu da toplumların ve grupların tarihlerini yok sayarak, çarşaf altı yaparak, yaşanmamış gibi sayarak yürütmektedir.
Egemen güçlerin, tarihi yok sayma, yaşanmamış gibi gösterme girişimlerine karşılık Kürt halkı da; nice ismi anılmayan birçok halk ve topluluk gibi tarihini destanlarıyla ve masallarıyla yaşamsal kılmıştır. Yani sözlü bir şekilde, birçok yönüyle tahribata uğramış olsa da, tarihini günümüze kadar getirebilmiştir. Ancak bazılarının dediği üzere bugüne kadar devletsiz olmalarından kaynaklı yazılı bir tarihleri olmadı, yazılı bir tarihlerinin olmamasından kaynaklı da hep yok sayıldılar yaklaşımını da doğrulamaz. Acaba şimdi Kürtlerin bir devleti olsaydı gerçekten de Kürt halkının mücadele tarihini ne derece objektif olarak yansıtabilirdi? Ne yazık ki var olan somut örneklerden de görüldüğü üzere bu mümkün olmayacaktı. Çünkü bugün devlet sahibi olan toplumların -aslında devlet onlara sahiptir- tarihinden ziyade, o toplumun egemenlerinin tarihinden başka bir şey değildir. Bundan kaynaklı öncelikli olarak şunu belirtmekte yarar vardır. Kürtlerin bir devletinin olmaması Kürtlere zarar vermemiş, aksine devletsiz olmaları nedeniyle doğal özlerini bugüne kadar sürdürebilmişlerdir.
Bunu bugün Güney Kürdistan’da, henüz ilan edilmiş değilse de devletleşmiş KDP ve Barzani gerçekliğinde çok net bir şekilde görmek mümkündür. Gerçekten de bugün Güney’de yaşanan ne derece Kürt halkını temsil etmektedir. Ya da bu egemenler eliyle yazılmış tarihte Kürt toplumu ne derece yer alıyor. Kürt halkı için mücadele yürüttüğünü belirten bu güçler aslında kendi aşiret çıkarlarını ve egemenliklerini daha fazla güçlendirme temelinde dış güçlerle hep bir işbirliği içerisinde var olan toplumsal değerleri de peşkeş çekerek kendilerini yaşamsal kılmaktadırlar. Bu gerçeklik günümüz güncel olaylarından da çok net bir şekilde görülmektedir. Batı Kürdistan’da Kürt halkının büyük bedellerle kazanımlar elde ettiği ve durmaksızın özgürlüğe adım attığı bu süreçte KDP’nin ve Barzani güçlerinin taraf olduğu yer Kürt halkı ya da Ortadoğu toplumlarının yaşamsal çıkarları değil, tamamıyla egemen güçlerin özelde Amerika ve Türk devletinin çıkarları olmaktadır.

Araç, amaç haline gelmiştir

Devletleşecek bir Kürt gerçekliğinin aslında KDP ve Barzani gerçekliğinden öteye bir role sahip olamayacağı çok açıktır. Bir kere devlet gerçekliği toplum karşıtı bir yapıdır. Tarihin birçok döneminde egemenler karşısında mücadeleye girişen birçok hareketin aşamadığı temel yanılgı bu olmaktadır. Sanki devlet yıkılıp onun yerine başka bir devlet kurulursa tüm sorunlar çözülecekmiş gibi yaklaşılmaktadır. Tarihsel örnekler de bize göstermiştir ki; gerçeklik bu değildir. Devlet hiçbir süreçte toplumların özgürlüğünü sağlama yolunda bir araç olmamıştır. Bırakalım toplumların refahını sağlayan, halkları var olan sorunlarından arındıran olsun, aksine toplumları ve halkları daha beter sorunlara ve bataklıklara itmiştir. Bir araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmiştir.
Bugün bunun somutunu Türk devletinde çok net görmekteyiz. Devletin çıkarları toplumun en doğal haklarının önüne konulmuştur. İnsanlar sürüleştirilmiş ve devlet ne isterse onu yapar hale getirilmiştir. Milli çıkar, toplumsal adalet, demokratik yaşam dedikleri her bir şey devleti daha fazla etkinleştirmek ve toplumu, toplumsal gücü bitirme eksenlidir. Yani devlet toplum için değil, toplum tamamıyla devlet için olmuştur. İktidar öyle bir illettir ki bir kere bulaşıldı mı iliklerine kadar sömürmeden ve nefessiz bırakıp bir köşeye atmadan rahat bırakmaz. Bu temelde ele alınacak olursa toplumların çıkarları devletle değil, ahlaki-politik yaşamsal kurallarıyla korunabilir. Yani Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da belirttiği üzere edinilen amaç doğrultusunda kullanılacak araçlar başarıyı belirlemektedir. Amaç ne kadar temiz olursa olsun, kullanılan amaç kirli oldu mu, uğruna mücadeleye girişilen amaç da kirlenir ve başarı toplumların değil egemenlerin olur. Devlet kirli bir araçtır ve iktidarın kendisini toplumların kılcal damarlarına kadar yerleştirip, toplumları sömürdüğü bir gerçekliktir.
Bunun aksine Kürtler Demokratik Uygarlık geleneğini en çok yaşayan ve yaşatan toplum konumundadır. Bunun temel nedeni ise Kürt halkının devlete bulaşmamış olmasından kaynağını almaktadır. Evet, Kürt halkı son iki yüz yıldır paramparça edilmiştir. Coğrafyası darmaduman edilip, zenginlikleri tarumar edilmiştir. Ama bugün eğer hala Kürt halkı PKK ile özgür yaşam mücadelesini sürdürüyorsa ve olabildiğine özgür yaşama yaklaşmışsa Kürt halkının bu devlete-iktidara bulaşmamış özünden kaynağını almaktadır.

KDP’ye verilen misyon...

Uygarlık bir şekilde kendisini sürdürme çabasındadır. Nasıl olursa olsun, ismi ne olursa olsun. Tarihin birçok döneminde farklı isim ve şekillerle karşımıza çıkan uygarlık her seferinde kendisini toplumların mücadeleleri ve elde ettiği kazanımları üzerinden yaşamsal kılmaktadır. Uygarlık tarihinin yanında süregelen demokratik mücadele tarihi uygarlıktan çok önce var olmuş ve var olacaktır da. Ancak neden başarı elde edilmiyor sorusuna verilecek cevap şu olabilir. Her mücadele topluma dayatılan baskılardan ve bundan kaynaklı açığa çıkan sorunlardan kaynaklı mücadele etme ihtiyacı duymaktadır. Çıkan her hareketin öncelikli yanlışlığı sorunu var olan egemenlerin düşürülmesi olarak görmesidir. Uygarlığı ya da iktidarı sistemsel ele alış yoktur. Bundan kaynaklı da düşürülen egemenlerin yerine konulacak bir alternatifleri olmamaktadır. Bu da ‘kral öldü, yaşasın yeni kral’ gerçekliğinin kendisini süreklileştirmesine neden olmaktadır. Bu şekilde uygarlık-iktidar kendisini süreklileştirmektedir. Bu da toplumu, toplumsal gücü tüketmekten öteye gitmeyen bir gerçeklik olmaktadır. Felsefik, dini ve daha birçok toplumsal hareketin eninde sonunda düştüğü tuzak bu olmaktadır.
Bugün Kürt toplumu gerçek ve özlü tarihine PKK şahsında ulaşmaktadır. Ancak PKK karşısına dikilen egemen güçlere baktığımızda PKK eliyle kazanılan bunca değere el uzatılmakta, Kürt halkını ve onun şahsında Ortadoğu halkları yine bataklığa çekilmek istenmektedir. Çünkü PKK tarihte birçok hareketin içine girmiş olduğu yanlışlıklardan ders çıkarmış ve sorunu bir devlet sorunu olarak ele almayıp sistemsel bir sorun olarak yaklaşmaktadır. PKK’nin bu yaklaşımı egemenleri olabildiğine kızdırmaktadır. Bin yıllardır kurdukları saltanatı temellerinden sarsmakta ve her geçen gün bu temellerde çatlaklıklara neden olmaktadır.
Bilinçlenen, bilinçlendikçe kendini bulan ve bu temelde toplumsal mücadele alanına katılan Kürt halkı egemenlerin gözünde dizginlenmesi, kontrol altına alınması gereken bir gerçeklik olmaktadır. Bunu da birçok yöntemi devreye koyarak gerçekleştirmek istemektedirler. En çok da Kürt toplumuna bir lanet olarak yapışmış işbirlikçilik ve teslimiyetle yapılmaktadır. Bugün KDP’ye verilen misyon tamamıyla bu temeldedir. KDP Kürt halkını bölgede kontrol altında tutma aracı olarak egemenler tarafından her an bir koz olarak tutulmaktadır. KDP ve Barzani de kendisini buna tamamıyla yatırmışa benziyor. Çünkü egemenlerin Kürtlerin kazanım ve toplumsal değerlerine yönelik geliştirdiği saldırılarda destek güç olma pozisyonunu hala bozmuş değildir.

‘Ya benim, ya yok olacaksın’

Başta Kuzey Kürdistan olmak üzere, diğer parçaların hepsinde Kürt halkının bir örgütlülüğe kavuşmasını ve özgürlük mücadelesini yürütmesini engellemek ve kontrol altında tutmak için KDP dış güçlerin desteğiyle geliştirdiği komplolarla kendisini büyütme çabasındadır. PKK’nin ilk çıkışından bu yana hangi döneme bakarsak bakalım KDP’nin komplolarını göreceğiz. PKK öncesi dönemde de yine girişimlerde bulunan hareketleri komplolarla bertaraf etmiştir. Buna en somut örnek Dr. Şıvan’ın bir komployla katledilmesi verilebilir. Dr. Şıvan’ın özgürlükçü eğilimlerini fark eden egemenler hemen sesinin kesilmesi kararını vermiştir. Bu temelde çok geçmeden Dr. Şıvan ve arkadaşları tasfiye edilmiş ve Kuzey Kürdistan’da olabilecek bir tehlikeyi bertaraf etmişlerdir. Ancak dış güçlerin ve KDP’nin hesaba katamadığı şey; oluşumun sürekli olarak devam ettiği gerçekliğiydi. Ve Kürt halkı da akışkan yapısıyla her an kendisini oluşturuyordu. PKK bunun en somut örneğidir.
Bugün PKK’ye karşı egemenlerin başta Türk ve Amerikan destekçisi KDP’nin geliştirdiği saldırılar PKK’ye olmayıp, Kürt halkına, Kürt halkının elde ettiği kazanımlara olmaktadır. Bu saldırılar PKK şahsında Kürtlerin oluşturduğu özgür tarihlerini yerle bir edip, Kürtleri sisteme entegre etme saldırılarıdır. ‘Ya benim gibi olacaksın ya da yok olacaksın’ dayatmasında bulunularak Kürt halkı sindirilmeye çalışılmaktadır. Her seferinde egemen sistemin KDP’yi ve Barzani’yi doğru adresmiş gibi göstermesi bundandır. Ancak Kürt halkı buna net bir şekilde cevap vermiştir. Tavrını özgür yaşamdan yana koymuştur. Ve KDP’nin içinde bulunduğu bu lanetli durumdan bir an önce kurtulması için çağrı yapmıştır. Yoksa tarihte de yaşandığı üzere işbirlikçi ve teslimiyetçi güçler tarihin tozlu ve karanlık raflarında yer edinmekten kurtulamayacaktır.
Öz itibariyle bugün Kürtler kültürel soykırım başta olmak üzere birçok vahşi saldırıya maruz kalıyorsa devlet olmak istediği için değil, istemediği içindir. Egemenler şimdi Kürtlere devleti yaftalamak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ama Kürt halkı her şeyi göze alarak; ne devleti, ne egemenlerin boyunduruğu altında yaşamayı ne de KDP gibi kötü bir tarihe sahip olmak istemiyor. Kürt halkı inadına özgür yaşam diyor. Her şeyi göze alarak, en kötüsü ölüm iken, celladının üzerine yürüyor. Kürt halkı kararlıdır. Kürt halkı kendi topraklarında özgürce yaşamada ısrarlıdır.
Son söz olarak: bu yazıyı okuyup da ‘nasıl olurda Kürt halkının adına böyle belirlemelere gidersiniz, sizin hakkınız yok’ diyecek olanlara da kısa bir sözümüz var. Biz bunu kendimizde hak olarak görüyoruz. Çünkü PKK Kürt halkının özgür yaşam çığlıdır. PKK, Kürt halkını beton yığınlarının altından tırnaklarıyla çıkarmış ve gün yüzüyle buluşturmuştur. Bugün verilen mücadeleye bakalım sadece. Kürt olduğunu iddia edip de Kürt halkının değerlerini koruma amaçlı, PKK dışında, kim mücadele ediyor? Bunu iddia edenler de PKK’nin verdiği mücadele sonucunda oluşan gerçeklikten kaynağını almaktadır.


DÎREN ZERÎN